Makale

KRALLARIN OYUNU, OYUNLARIN KRALI: SATRANÇ

KRALLARIN OYUNU, OYUNLARIN KRALI:
SATRANÇ

Süreyya Meriç

Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa öleceğini bilir. Afrika’da her sabah bir aslan uyanır, en yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa aç kalacağını bilir. Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yoktur. Yeter ki güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğunuzu bilin.

Doğada av ile avcı arasındaki mücadelede kazananı belirleyen, içgüdüler ve büyük oranda da bedensel güçtür. Sadece Afrika’da değil bütün dünyada nam salmış bu atasözü, tam da bu ayrıntının altını çizer. Peki, bedensel farklılıkları bir kenara bırakıp kas gücünü dışta tutarak mücadelelerini bir masada verselerdi kim kazanırdı dersiniz, aslan mı yoksa ceylan mı? MÖ. 11. yüzyılda Mısır’da bir papirüse resmedilen karşılıklı satranç oynayan hayvanlar, zaferlerin sadece beden gücüyle değil zekâ ve stratejik hamlelerle elde edildiğini vurgular nitelikte.

Satranç, eskilerin dehasını yansıtan ve zihinde farklı organizasyon yöntemleri geliştiren bir strateji oyunu. Tarihine baktığımızda satrancın icadını mitolojik bir şahsiyet olan Hermes’e kadar götürenler var. Çin, İran hatta Roma bu oyunu sahiplense de kaynaklar satrancın menşeinin Hindistan olduğunu gösteriyor. Firdevsî, Şeyhname’sinde satrancı Hint kökenli bir oyun olarak kabul eder. Satrancın tarihî yolculuğunda hem şekil hem de içerik bakımından birtakım değişikliklere uğradığını da belirtelim. Hint prensleri saraylarının balkonundan avluda siyah beyaz mermerler üzerinde gerçek insanlardan müteşekkil takımlarla satranç oynarlardı. Çin’de hanedanlıkların temsil edildiği satranç takımları mevcuttu. Altmış dört karenin her biri gizem okullarını remzediyordu.

Santranç, Hint yarımadasında hem doğu hem de batıya doğru yayılmış, önce İran, ardından Arabistan’a geçmiş ve ardından Avrupa ile buluşmuştur. Satrancın tarihî yolculuğunda İslamiyet’le tanışması bir dönüm noktasıdır. Zira oyunun kurallarının belirlenip Batı’ya intikali bu şekilde gerçekleşir. Müslüman âlimler satranca önem vermiş, zihni kuvvetlendirdiği, mücadeleyi öğrettiği, karakteri geliştirdiği gibi gerekçelerle hakkında pek çok kitap, risale kaleme almıştır. “Edebü’ş-şatranc” adıyla müstakil eserler yazılmıştır. Cahız’ın iyi bir nedimin özellikleri arasında okçuluk ve avcılık gibi meziyetlerin yanında satranç ustalığını da zikretmesi manidardır.

Avrupa’nın satranca karşı tavrı ilk etapta olumsuzdur. Kilise, satrancı İslam kültürünün bir parçası saydığı için satranç oynayanlar aforoz edilince satranç takımları bir şekil değişikliğine uğrar. Şahın yerini kral, fillerin yerini papaz, atın yerini şövalyeler alır. Böylelikle satranç girdiği her kültürde yeniden şekillenir.

Satranç, ortaya çıkışı itibarıyla savaş tekniklerini geliştiren bir strateji oyunu hüviyetinde olsa da oyundaki her bir taşın sembolik anlamları dikkat çekici. Beyaz ve siyah, iyiliği ve kötülüğü temsil ederken her bir taş insanın doğasındaki bir duyguya tekabül eder. Vezirler aklı simgeler. İnsan kavrayışının çok yönlülüğü, vezirin hareketlerine yansır ve vezir, satranç tahtasında her yöne ilerleyebilme kabiliyetinde yegâne taştır. Çapraşık duygular filde mücessemleşir, filin çapraz gitmesinin hikmeti buna bağlanır. Troyalıların ilham aldığı at, kurnazlığı ve beklenmedik hareketleri işaret eder. Kale istikametin, doğruluğun anahtarıdır, bu yüzden hep düz ilerler. Beyaz şah ile büyük taşlar “benlik”i ve araçlarını simgeler, Siyah şah ile büyük taşlar ise sahte egoyu. Bu bağlamda hakikat ile hakikatin sahte gölgesi satranç tahtasında mücadele hâlinde resmedilir. Ve şah… Onun temsil ettiği şey ruhtur, bu nedenledir ki ruhu kıstırabilir, hareket edemeyecek hâle getirebilir ama asla teslim alamazsınız.

Günümüzde eğitim sisteminin bir parçasına dönüşen ve bütün kültürleri aşarak üst bir kimlik kazana satranç popüler zekâ oyunları arasında ipi göğüsler.

Satrancın ilkel hâli “çaturanga” oyunu, 6. yüzyılda Hindistan‘da olgunluğa erişmiş. “Çatur” Sanskritçe’de “dört”, “anga” ise “kol, bölüm” anlamına geliyor. Burada “dört kol” ile kastedilen, Hint ordusundaki piyade, süvari, fil ve savaş arabası birlikleri. Çağdaş satrançta bu kollar sırasıyla “piyon”, “at”, “fil” ve “kale”ye dönüşmüş. Çaturanga da şatranç ve satranç telaffuzlarıyla Arap Yarımadası’na geçmiş.

Eseri günümüze ulaşmamış olsa da satrançla ilgili ilk telifi Halîl b. Ahmed’in (ö. 175/791) yaptığı bilinmektedir. Teknik anlamda ilk satranç monografisi ise yaklaşık 240’lı (854) yıllarda Kitâbü’ş-Şatranc adıyla Ebü’l-Abbas Ahmed el-Adlî tarafından yazılmıştır. Onu “Şatrancî” diye tanınan Râzî takip eder.

İslam kaynaklarında geçen bir hikâyeye göre taht için savaşan iki kardeşten biri mükemmel bir savaş taktiğiyle diğerini kuşatarak onu çaresizlik içinde bırakır ve kardeşi üzüntüsünden vefat eder. Daha sonra büyük acı çeken annesine kardeşinin ölümünü izah edebilmek amacıyla olayın nasıl gerçekleştiğini, iki ordunun durumunu sembolize eden bir kurguyla anlatır, böylece satrancı da icat etmiş olur.

Oyun stiliyle Müslüman coğrafyada halifelerin ve satranç bilen herkesin hayranlığını kazanmış olan ünlü satranç ustası Ebu Bekir es-Sûlî’dir.