Makale

HAKİKAT YOLCULUĞUNDA: Efendimizin Yolunda Bir Yağmur Damlası Olmak

HAKİKAT YOLCULUĞUNDA:
Efendimizin Yolunda Bir Yağmur Damlası Olmak

Sonbaharın hüznü, ayazlı kışların üretken zamanlarına, soba sıcaklığının rehavetine, sıcak çayların buğusuna, uzun kış gecelerinin samimi sohbetlerine taşırken geliyor ve geçiyor mübarek aylar ve zamanlar… Yeniden baharı kuşanmış gibi akıyor üzerimize zaman, aydınlık bir günün ışıkları gibi dökülüyor yapraklar sonbaharı kuşanmış ve bizler Efendimizi anıyoruz.

Yorgun ırmakların durgunluğunda, suskun ve kederli dertler odağında onun her daim saran, kuşatan, onaran sözlerini, hâlini, insanlığa bıraktığı eşsiz mirası anlama telaşındayız. Tutunacak bir dal, sığınılacak sessiz güvenli bir liman arar gibiyiz. Gözlerimiz yollarda, gözlerimiz gelecek olan, muştu olan, kurtuluş olan, bahar olan temiz haberlerde. İşte o beyaz haberlerin, o temiz haberlerin sahibini andığımız günlerdeyiz. Sonbaharın sararttığı ağaçların yapraklarında, hazan kuşanmış mevsimlerde, ölümle dirilişin an an birlikte soluduğu zamanlardan geçerek Efendimizi anlamaya doğru bir yolculuğa çıkma zamanlarındayız.

Köpük köpük bulutlar başımızı döndürürken, masmavi bir gökyüzü şiirsel bir durgunlukla öylece akarken, kırmızı bir gülün duruşuna ram oluyoruz. Asırlar öncesinden gelen seslenişlere yükleyip nice umudu ve duayı, bitmez tükenmez yolculuklara düşme zamanlarındayız. Bir damla olup hakikate akma telaşındayız. Bir damla, küçücük, sırlı, aşikâr tüm zamanları yüklenmiş, yolculuğa revan olmuş bir damla olarak buradayız işte…

Eşyanın, “modern mabetler”in, ayartan tüm durakların, ahir zaman tiyatrosunun tam ortasındayız. Resulü anma günlerini dağınık ve tarumar zamanlarımıza, yaralı ve kırılgan günlerimize taşıma telaşındayız.

Her şeyin fazla olduğu zamanlarda, kendinden uzaklaşarak nereye varabilirsin, nereye gidebilirsin diye sorman gerekiyor ey yolcu. Önce kendinle yüzleşme gerekiyor… Uyanmanın bedeli vardır elbet. Ama uyanık olmanın da bedeli vardır elbet. Uyumak ve uyanmak bedel ister.

“Ben kardeşlerimi özlüyorum ve onlara kavuşmayı canıgönülden arzuluyorum.” diye buyururken, “Bizler senin kardeşlerin değil miyiz?” diye soran ashabına: Evet sizler benim arkadaşımsınız. Ama beni görmeden bana inanan ve beni seven ahir zaman ümmetim, onlara kavuşmayı çok arzuluyorum.” diyerek asırlar öncesinden bizlere seslenen Efendimiz… Böyle seslenişler gelir mi kulağımıza, uyuşmuş dimağlarımıza, Efendimizin asırlar öncesinden bize doğru akan bu eşsiz samimiyetteki seslenişi gelir mi kulaklara ve dahi yüreklere.

Mekke’nin yanan kavrulan sokaklarından, ayazlı gecelerinden hakikat yolculuğuna ram olmak için seferlere çıkmış Efendimiz, yüreğine doğru önce bir sefer başlatmış, sonra kendini dağlara vururcasına Nur Dağı’nın zirvelerine tırmanmış soluksuz, yalın ayak belki de… Mübarek ayaklarını yakan kavuran sahralarından, yalandan, riyadan, kirden, fitneden, fesattan yüreğini beri etmek için kendini Hira’ya vuran Efendimiz…

Şimdi Efendimiz, yüreğimiz yangın yeri… Senin uzaklaştığın her bir kötülüğün kat kat fazlası ahir zaman ümmetini sarmalamış durumda. Senin rahmetine öylesine muhtacız, savunmasız ve aciz olduğumuz günlerde nasıl da susamışız senin öğütlerine, mihmandarlığına, liderliğine, önderliğine.

Çocuklarımıza örneklik teşkil edecek şahsiyetlerin hasreti
kavururken yüreklerimizi, senin affetmelerini, senin sevmelerini, senin Rabbe sevdanı anlatma telaşındayız.

Günler akıp geçerken, rüyalarımız kirleniyor, cinayet ve cinnet haberleriyle gözlerimizi açarken ağır yükler biniyor zayıf omuzlarımıza. Anlıyoruz imtihanlar zor ve çileli zorlu ve o denli de meşakkatli yollarda bizi bekliyor.

Utanıyoruz sonra, senden bir anı dökülürken geniş müreffeh evlerimize, bol rızıklı sofralarımıza utanıyor ve eziliyoruz. Hani Hendek Savaşı günleriydi. Sen yoruluncaya kadar çalışırdın, sıcağın, yakan kavuran güneşin tam ortasında. Terler, mübarek çehreni yalayıp geçtiğinde, susuzluk gül çehreni okşar gibi soldurduğunda ashab-ı kiram: “Ya Resulallah! Bizim çalışmamız sana yeter. Sen çalışma otur.” dediklerinde senin billur gibi sesin dökülecekti yüreklere: “Ben sizin ecrinize ortak olmak istiyorum.” diyecek ve çalışmaya devam edecektin. O zaman yakıcı güneşin altında günlerdir açlıktan yüzleri solmuş ashap açlıklarını bastırmak için karınlarına taş bağlamışlar sen ise iki taş bağlamıştın.

Böylesine ne çok acılı hatıran var sayfalar dolusu, gözyaşlarıyla yâd ettiğimiz. Ama yüreklerimizden yaşantılarımıza inmeyen ne çok sünnetin, anlaşılmayı ve anlatılmayı bekleyen hâllerin var…

Şair sesleniyordu ya:

“Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi

Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu

Kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde

Bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin

Tütmesi gereken ocak nerde?”

Kardeşliğin, dostluğun, akrabalığın, önderliğin, liderliğin, dostluğun ve erdemler kuşanmış hâllerinle gönüllerimize akmanı beklediğimiz, seni anlatma telaşına düştüğümüz şu günlerde Ey Nebi, seni anlamayı nasip etsin bize Rabbimiz. Yüreğimize içirmeye çalıştığımız sevgin kuşatsın sarsın bizleri… Bu sevgiyle arınmanın, soylu ve erdemli bir hayatın temiz günlerine açalım gözlerimizi… Örnek ve öncü yaşantınla yaşadığımız buhranlı günlerimizin kurtuluşu olduğunu biliriz Ey Nebi. Senin aziz kılınmış temiz yaşantın, gençliğimize bir nefestir, diriliştir, umuttur, cennettir biliriz.

Seni anlatma telaşına düştüğümüz zamanlarda seni gerçekten tanımayı, örnek almayı ve bizlere anlatmaya çalıştığın tüm hakikatleri, dünyaya örneklik teşkil eden üstün yaşantını anlamayı bizlere nasip eylesin Rabb’imiz…