Makale

DAVASINI İHTİŞAMLI HAYATINA TERCİH EDEN GENÇ: MUS‘AB B. UMEYR

DAVASINI İHTİŞAMLI HAYATINA TERCİH EDEN GENÇ:
MUS‘AB B. UMEYR
Doç. Dr. Yaşar Akaslan
Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Mekke’de zenginlik ve refah içinde yaşayan, ailesinin gözbebeği bir delikanlı vardı. Aristokrat ailesi tarafından kendisine konforlu bir hayat imkânı sunulan ve el üstünde tutulan bu genç için Mekke dışından, sadece onun giyeceği kıyafetler diktirilmek üzere en kaliteli ipek kumaşlar temin edilir, Yemen’in en ünlü kunduracılarına ona özel ayakkabılar imal ettirilirdi. Yine parfümleriyle şöhret bulan Yemen’den ona mahsus kokular getirtilirdi. Sürdüğü parfümü Mekke’de ondan başkası kullanmadığından kokusunun bıraktığı hoş tesir sebebiyle yürüdüğü yollardan bu gencin geçtiği hemen fark edilirdi. Hakkında, Resulüllah’ın “Mekke’de, ondan daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen bir başkasını görmedim.” (İbn Sa‘d, Tabakât, 3:108.) dediği bu delikanlıya bir kez bakanlar, gördükleri güzellik karşısında tekrar bakma ihtiyacı hissederler, fasih ve beliğ konuşması sebebiyle onun yaptığı sohbetler bitmesin isterlerdi. Gerek fiziki görüntüsü gerekse kendine özgü kokusuyla dikkatleri hemen üzerine çeken Mekke’nin en zarif ve yakışıklı delikanlısı, Mekke sokaklarında dolaştığında genç kızlar onun geçeceği yol üzerinde bekleyip dikkatini çekmeye çalışırlardı. Dışarı çıkamayanlar ise bu delikanlıya saatler öncesinden hazırlanıp bekledikleri pencerelerinden hayran hayran bakarlar, bu yakışıklı genç için aralanan perdelerden mendil sallarlardı.

Mekke’de İslam’ın gizlice yayılmaya başladığı ilk zamanlardı. Gündüzleri Mekke’nin düzlüklerinde at yarışı yapan, geceleri ise şehrin yüksek tepelerinde dostlarıyla vakit geçiren bu genç, bir gece Hacun Dağı eteğinde arkadaşlarıyla eğlenirken içlerinden birisi Resulüllah’ın İslami davetinden bahsetti. Delikanlının gönlünde derin izler bırakan bu sözler, âdeta uzun zamandır içinde hissettiği boşluğu dolduracak cevaplar barındırıyordu. Sabaha kadar gözünü kırpmadı. Gün ağardığında, sık sık dertleştiği demirci ustası olan Habbâb b. Eret’in dükkânının önünde buldu kendini. Kafası karmakarışıktı. Daha öncesinde imanla şereflenen Habbâb durumu fark etti ve dostuna İslâm’ı anlatma fırsatını kaçırmadı. O gün öğle vaktinde ikisi, gizlice Dâru’l-Erkam’da buluşmak üzere sözleştiler. Dâru’l-Erkam’ın kapısını ona dostu Habbâb açtı. Hakikatleri ise Resulüllah anlattı. Böylece, zaten hep bir arayış içinde olan delikanlı tereddüt etmeden İslam’la şereflendi. Delikanlının ailesini çok iyi tanıyan Hz. Peygamber onu: “Sakın Müslüman olduğunu ailene belli etme!” diye tembihledi. Genç, bu tavsiyeye uymaya çalışsa da ister istemez tavırlarındaki değişim aile fertlerinin dikkatlerinden kaçmadı. Artık geceleri eğlenceye gitmiyor, evde kaldığı süre içinde odasından dışarı çıkmıyordu. Heyecanlı gencin Dâru’l-Erkam’a gidip gelmeleri de sıklaşmıştı. Bir gün amcasının oğlu, gizlice namaz kılarken gördüğü delikanlıyı ailesine şikâyet etti. Bu haberle birlikte delikanlının hayatı birdenbire değişti. İslam’ı kabul etmeden önce Mekke’nin en sevilen gençlerinden biriyken Müslüman olduktan sonra türlü baskı ve sıkıntılara maruz bırakıldı. Annesi başta olmak üzere çevresi, bu genci elbirliğiyle psikolojik baskıyla ikna etmeye, dininden caydırmaya çalıştılar. Sonunda tehdit, şiddet ve eziyet yoluna başvurdular. Annesi, dininden vazgeçmemesi üzerine kıymetlisi, izlemeye doyamadığı biricik oğlunu bir mahzene kapatarak aç-susuz bıraktı (İbn Abdilberr, el-İstî‘âb, 1474). Sırf dininden dönsün diye öz evladını kırbaçlattırmak için kölelerini dahi kullandı. Zamanla bu eziyetlerin işe yaramadığını görünce de oğluna ya ailesini ve servetini tercih etmesi veya dininde kalıp ailesi tarafından reddedilmesi teklifini sundu. 25 yaşına kadar bir dediği iki edilmeyen ve konfor içinde yaşayan bu kararlı genç tercihini imandan yana kullandı. Elinin tersiyle dünya servetinden, evinden, ailesinden bir çırpıda vazgeçti. Dâru’l-Erkam’da kalmaya başladı. Resulüllah bir defasında onun için şu ifadeleri kullanmıştı: “Dünyayı bütün ahalisiyle değiştirebilen Allah’a hamdolsun! Şu delikanlıyı görüyor musunuz? İşte o, önceden anne ve babasının en sevdiği varlıklarıydı. Allah ve Resul’ünün sevgisi, anne ve babasının sevgisine üstün geldi. O da Allah’ı ve Resul’ünü anne ve babasına tercih etti.” (İbn Sa‘d, Tabakât, 3:109.)

Göz kamaştırıcı hayatını, vazgeçilmesi zor zevklerini, ipekten elbiselerini ve ailesini sırf dini uğruna terk eden bu gencin adı Mus‘ab b. Umeyr’dir. Asıl adı Ebû Abdullah Mus‘ab b. Umeyr el-Abderî olup 585 yılında Mekke’de dünyaya gözlerini açtı.

Mus‘ab, Habeşistan’a hicret eden ilk 15 muhacir arasında yer aldı. Hz. Peygamber’in işaret ettiği bu ülkede üç ay kaldıktan sonra Mekke’nin ileri gelenlerinin Müslüman olduğu asılsız haberine dayanarak diğer muhacirler gibi Mekke’ye dönmek üzere yola çıktı. Yeniden çileli bir hayat kendisini bekliyordu.

Resulüllah, Birinci Akabe Biatı’nda Medine’den gelip Müslüman olanlara Kur’an’ı ve İslam’ı öğretecek muallim olarak çok güvendiği Mus‘ab’ı gönderdi. Kendisine yine hicret yolu görünen Mus‘ab böylece Medine’ye ilk hicret eden sahabi oldu. Burada Hazrec kabilesinin önde gelen isimlerinden Es‘ad b. Zürâre’nin evinde kaldı ve onun desteğiyle Medineli Müslümanlara İslam’ı anlattı.

Bir yıl sonra Mus‘ab, olağanüstü gayreti neticesinde 75 Müslümanla Medine’den kalkıp Akabe’de Resulüllah’la buluşmak üzere yola düştü. Tek kişi olarak çıktığı bu İslami davet yolculuğunda, kullandığı tebliğ yöntemleri ve samimiyetiyle Medine’de İslam’ı tanıtmadığı hane kalmamıştı. Resulüllah, gördüğü bu tablodan çok hoşnut kaldı ve bir yıl içinde gerçekleştirdiği tebliğ faaliyetlerini tek tek anlatan Mus‘ab’a “Desene Mus‘ab, Allah senin elinle Medine’ye hayrı ulaştırdı.” diyerek onu “Mus‘abu’l-Hayr” olarak tavsif etti (İbn Sa‘d, Tabakât, 3:107).

Uhud günü İslam sancağını taşıyan ve Hz. Peygamber’i canını dişine takarak koruyan Mus‘ab, Resulüllah’ı öldürmeye Mekke’de yemin eden dört kişiden biri olan İbn Kamîe isimli süvari bir müşrik tarafından saldırıya uğradı. Resulüllah’a benzerliğiyle bilinen Mus‘ab’ın, o gün kuşandığı zırh da Hz. Peygamber’in zırhının aynısıydı. Hedefi, Allah’ın elçisini öldürmek olan bahtsız müşrik, bu benzerlikten dolayı Mus‘ab’ı Resulüllah zannetti. Atıyla sinsice yanına yaklaştı ve İslam sancağını taşıyan bu kahraman sahabinin sağ elini kuvvetli bir kılıç darbesiyle kopardı. Mus‘ab, sancağı sol eline aldığında ise sol eli de aynı akıbete uğradı. İki eli de kesilen Mus‘ab, kanlarının boşaldığı güçsüz kollarıyla sancağı göğsüne sıkıca bastırdı ve sancağı yere düşürmedi. Nihayet Mus‘ab, gözünü kan bürüyen İbn Kamîe’nin son bir mızrak darbesiyle şehadet şerbetini içti. Rivayetlere göre şehit olduğu sırada, onun suretine giren bir melek sancağın yere düşmesine fırsat vermemiş, Mus‘ab’ın kılığında görünerek savaşa devam etmiştir. Bir ara ona “İlerle ey Mus‘ab!” diye seslenen Hz. Peygamber, “Ben Mus‘ab değilim, yâ Resulüllah!” sözünü duyduğunda Mus‘ab’ın şehadet şerbetini içtiğini hüzünlenerek anlamış oldu (İbn Sa‘d, Tabakât, 3:112).

Mus‘ab, az sonra şehit olacağı toprağa düştüğünde, Uhud meydanında İbn Kamîe’nin “Muhammed’i öldürdüm!” narasının yankısını duydu. Tüm derdi Resulüllah’ın hayatta kalması olan ve toprağa yüzüstü düşen Mus‘ab, bu ses üzerine yüzünü toprağa bastırdıkça bastırdı. İbn Kamîe’nin hedefi Hz. Peygamber’i ortadan kaldırmaktı. Mus‘ab’ı da Resulüllah zannıyla şehit etmişti. Mus‘ab da bu yanlış haberin öylece kalması, hedefe kilitlenen müşriklerin Resulüllah’ın peşini bırakmaları için yüzünü gizlemişti. Uhud şehitlerinin defin işlemleri için savaş meydanında dolaşan Resulüllah, Mus‘ab’ı yüzüstü bir vaziyette ve başını toprağa bastırmış hâlde buldu. Her zaman olduğu gibi Allah Resulü’nün kılına zarar gelmesini istemeyen Mus‘ab, son demlerinde bile onu korumaya çalışmıştı.

Mus‘ab Uhud’da şehit edildiğinde, vücudunu örtecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Resulüllah, üzerinde eski bir hırka bulunan, saçları dağılmış, vücudu kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış Mus‘ab’ın kanlı bedeninin yanı başına geldiğinde hıçkırıklarla kurduğu şu cümleleri zor bitirebildi: “Ey Mus‘ab! Seni, Mekke’de üzerinde paha biçilmez kıyafetler içinde görmüştüm… Orada senden daha güzel giyinen, daha yakışıklı bir kimse yoktu. Oysa şimdi… Saçların dağınık bir vaziyette ve sana kefen olarak sarılmış bir elbisenin içerisindesin.” (İbn Sa‘d, Tabakât, 3:113.) Sahabenin hatırından hiç çıkmayan Mus‘ab için Habbâb b. Eret, şehadetinden 30 sene sonra şu ifadelerde bulunur: “O Uhud günü şehit edildiğinde, arkasından kefen olarak kullandığımız bir elbiseden başka bir şey bırakmamıştı. Bu, öyle bir elbiseydi ki onunla Mus‘ab’ın başını örttüğümüzde ayakları; ayaklarını örttüğümüzde başı açıkta kalıyordu. Resulüllah gözyaşlarıyla, onunla Mus‘ab’ın başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de “izhir” denilen kokulu bir ottan koymamızı bize emretti.” (Buhârî, “Cenâiz”, 27.)

Karşılığını sadece Allah’tan beklediği için dünya namına neyi varsa İslam uğruna terk eden, en güzel çağında pek çok insanın reddedemeyeceği görkemli hayatından bir çırpıda vazgeçen Mus‘ab, henüz 40’lı yaşların başında Uhud’da şehadet şerbetini içti. İmanı en güzel şekilde temsil eden ve hayatı boyunca hicret etmesi itibarıyle “daimî muhacir” olarak nitelendirilen bu yiğit, Resulûllah’ın “Şehitler düştükleri yerde gömülür.” sözüne istinaden Uhud meydanına, bir kefeni bile olmadan defnedildi.