Makale

RENK KÖRLÜĞÜ NASIL OLUŞUR?

MERAK EDİYORUM

RENK KÖRLÜĞÜ
NASIL OLUŞUR?

Herhangi bir ışık kaynağından çıkan ışınlar, bir nesneyle etkileştiğinde bazı dalga boyundaki ışınlar soğurulurken bazıları yansıtılabilir. Yansıyan ışınlar, göz merceği tarafından gözün arkasındaki retinaya odaklanır. Retinada, ışığa duyarlı, çubuk ve koni olarak isimlendirilen iki tür sinir hücresi (fotoreseptör) bulunur. Bu hücreler, ışığı soğurduğunda yapısında kimyasal değişimler olan pigmentler içerir. Bu değişim, bir elektrik sinyalinin oluşmasına neden olur. Sinyaller beyne ulaştığında renkler algılanır. Koni hücrelerindeki pigmentler; kırmızı, yeşil ve mavi ışınlara karşı duyarlıdır. Farklı dalga boylarındaki ışık, koni hücrelerini farklı derecelerde uyarır. Beyin, bu hücrelerden gelen sinyalleri birleştirerek farklı renklerin algılanmasını sağlar. Çubuk hücreleri ise sadece ışığı algılar ve düşük yoğunluktaki ışınlara karşı bile duyarlıdırlar. Renk körlüğü, fotoreseptör hücrelerdeki pigment eksikliği ve bu hücrelerin işlevlerini düzgün şekilde yerine getirmemesi nedeniyle ortaya çıkabilir. Kırmızı ve yeşil renkle ilgili renk körlüğünde kırmızı, turuncu ve sarı renkler yeşil tonlarda algılanır ve renkler parlak değildir. Düzgün çalışan kırmızı koni hücrelerinin bulunmaması durumunda kırmızı renk algılanmaz; turuncu, sarı ve yeşil renkler ise sarı olarak görünür. Yeşil koni hücrelerinin düzgün çalışmaması durumunda ise sarı ve yeşil renkler kırmızı tonlarda algılanır. Yeşil koni hücrelerinin bulunmaması durumunda ise kırmızı tonlardaki renkler kahverengi-sarı, yeşil ise bej renklerde görülür. Mavi koni hücrelerinden kaynaklanan renk körlüğü, diğerlerine oranla daha nadir görülür. Bu durumda mavi renkler yeşil tonlarda algılanır. Her üç koni hücresinde de bir sorun olması durumunda ise sadece siyah, beyaz ve gri renkler görülür.

BİR ACAYİP KELİME

Mizantropi

Kelime olarak pek tanıdık gelmese de mizantropi, kişinin insanlığın doğasına veya eylemlerine karşı nefret beslemesi olarak tanımlanıyor. Bu duyguyu benimseyenler de mizantropist olarak adlandırılıyor. İnsanın doğası itibarıyla kötü olduğunu düşünen mizantropistler, istemsiz bir şekilde kötülük yapma, yaptırma ve buna göz yummanın insanın bir parçası olduğunu öne sürüyor. Kökeni, Yunanca “misos/nefret” kelimesinden gelen mizantropi, hâkim olduğu kişilerde insanları sevmeme ve güvensizlik eğilimi olarak kendini gösteriyor. Mizantropi örneklerine edebî eserlerde de bol miktarda rastlanıyor. Örneğin William Shakespeare’in Othello oyununda, etrafındakileri büyük bir hırsla maniple ederek bundan zevk almaya başlayan Iago karakteri bir mizantropist örneğidir. Yine Jonathan Swift’in, Şair Alexander Pope’ye yazdığı mektupta söyledikleri bu noktada dikkat çekicidir. “…insan denen bu hayvandan nefret ediyorum ve korkuyorum.”

TAKVİM YAPRAĞI

II. Dünya Savaşı başladı. (1 Eylül 1939)

Türkiye’de telgraf haberleşmesi başladı. (10 Eylül 1855)

Barometre icat edildi. (13 Eylül 1647)

İslam İşbirliği Teşkilatı kuruldu. (25 Eylül 1969)

KISA KISA

Santimetrekarede 10 Bin Tat Algılayıcı!

Bebekler, belli sayıda tat algılayıcı ile doğarlar ve bu sayı genetik olarak belirlenir. Bazı bebeklerde 1 santimetrekarede birkaç yüz tane tat algılayıcı varken bazılarında bu sayı 10 bine kadar çıkabilir. Tat algılayıcılar, dilin üzerinde bulunur.

Yumurta Neden Yıkanmaz?

Yumurta kabuğunda yaklaşık 10 bin adet gözenek vardır. Por adı verilen bu gözenekler, yumurta kabuğunun içi ve dışı arasında gaz alışverişini sağlar. Kabuğun en dışındaki tabaka ise yumurtayı mikroorganizmalardan ve tozlardan korur. Bu nedenle satın aldığımız yumurtaları yıkadığımızda bu gözenekler açılır ve yumurta daha kolay bozulur.

TAVAN ARASI

İnfak Kültürünün Zarif Abidesi: Sadaka Taşı

Mermer ve benzeri taşlardan yapılan, boyları bir buçuk, iki metre civarında olan sadaka taşları, Osmanlı döneminde yardımlaşmak amacıyla kullanılırdı. Yardımlaşmanın en zarif yönlerinden birini teşkil eden bu taşlar, çeşitli bölgelerde zekât taşı, zekât kuyusu, fukara taşı, hayrat deliği gibi isimlerle anılır; genellikle cami, tekke, medrese avluları, çeşme başları, sokaklar ve mahallelerin birleştiği yerlere konurdu. Sadaka taşlarına para bırakmak için akşam ve gece saatleri tercih edilirdi. Fakirler, sadece ihtiyaç duydukları miktarı alır; gerisini başka ihtiyaç sahiplerine bırakırlardı. Sadaka taşlarının diğer yardımlaşma yöntemlerinden farkı ise yardımlaşmanın sadece zengin-fakir arasında değil, aynı mahallede yaşayan, aynı sosyal statüye sahip insanlar arasında da kullanılmasıdır. Günümüzde kullanılmamakla birlikte Osmanlı döneminden kalma bazı camilerde varlığını devam ettiren sadaka taşları bulunmaktadır.