Makale

BABÜRLÜ DEVLETİ BAŞKENTLERİNDEN AGRA ve TAC MAHAL

BABÜRLÜ DEVLETİ BAŞKENTLERİNDEN
AGRA ve TAC MAHAL
F. Hilâl FERŞATOĞLU
İstanbul Kadıköy Vaizi

Sakinleri milattan önce yedinci bin yılda yerleşik hayata geçen Hindistan Yarımadası, dokuz bin yıl boyunca farklı ırk ve milletlerden insan toplulukları için ilgi odağı olmuş, İskender, Cengiz Han gibi büyük imparatorların hayallerini süslemiştir. Hint Alt Kıtası da denilen bölge, tarihinde sadece Asya halklarına değil Avrupa’dan, Arap Yarımadası’ndan gelenlere de ev sahipliği etmiştir. Bugün ten, dil, din çeşitliliğiyle rengârenk olan yarımadada, 400 farklı dil ve lehçe konuşulmaktadır.

İlk kez Hz. Ömer döneminde İslam’la tanışan bölgenin tamamına yakını Emeviler zamanında İslam toprağı olmuştur (714). Gazneliler (963-1186), Hint Yarımadası’nda uzun soluklu varlık gösteren ilk Türk-İslam devletidir. Sonraki üç asır bölgede İslam hâkimiyeti Gurlular ve Delhi Sultanlığı ile devam eder. Harikulade mimari eserlerle kalıcı izler bırakan Babürlüler zamanında ise Hint Alt Kıtası’nın tamamı Türk yurdu olur.

Babürlü Devleti (1526-1858)

Çağatay Türkleri’nden Babür Şah, Kuzey Hindistan’da, Delhi Sultanlığı’na son vererek Babürlü Devleti’ni kurar (1526). Babür Şah, atası Timur gibi unutulmaz Türk hükümdarlarındandır. Cengâver bir kumandan, kurucu devlet adamı, zevkiselim sahibi bir sanat ve fikir erbabı oluşundan başka Babürname adlı eseri ile dönem edebiyatının kuvvetli bir temsilcisi, Ali Şir Nevâi’nin rakibi olacak kadar etkin bir ismidir.

Hint Alt Kıtası’nda üç asırdan fazla hüküm sürer Babürlüler. Babür Şah’ın torunu Ekber Şah (1556-1605), uzun hükümranlık döneminde askerî, siyasi ve sosyal alanlarda olduğu kadar, hukuk ve eğitim alanında da aktif bir politika güder. Hindistan’ın büyük kısmını hâkimiyeti altına alır. Alt Kıta’nın millet ve din ayırımı gözetmeksizin yaşayan herkes için yurt olacağına dair cihanşümul bir anlayış geliştirir. İngilizler bu dönemde denizaşırı ticaret yapmak üzere Doğu Hindistan’da İngiliz Doğu Hint Şirketi’ni (East Indian Company) kurarlar. Mimariye ve güzel sanatlara önem veren Ekber Şah Agra, Lahor, Delhi gibi şehirleri şahane eserlerle donatır. Şah’ın dinleri sentezleyerek oluşturduğu esnek din anlayışı ise toplum içinde tepkiye neden olur, aynı dönemde yaşayan İmam Rabbani bu konuda Ekber Şah’la mücadele eder.

Ekber Şah’ın oğlu Cihangîr Şah (1605-1627), babasının aksine Müslüman toplum lehine bazı kararlar alarak ordu ve devlet idaresi içinde oluşan yabancı etkisini kıracak, Sünni ulemayı destekleyecektir. Şah Cihan, hükümranlığı döneminde (1628-1657) ülkesinin topraklarını daha da genişletir. Safevilere karşı planladığı Sünni ittifakı çerçevesinde Osmanlı ile iyi ilişkiler kurar. Farklı şehirlerde yaptırdığı eserler Babürlü mimarisinin zirveye ulaştığının göstergesidir. Delhi’de Şahcihanabad adıyla kurduğu yeni yerleşim merkezinde yaptırdığı Lâl Kale ve Delhi Cuma Camii muhteşem eserlerdendir. Şah Cihan’ın namını dünyaya duyuran ise genç yaşta kaybettiği eşi için Agra’da inşa ettirdiği Tac Mahal’dir.

Şah Cihan’dan sonra oğlu Evrengzîb Şah hükümdar olur (1658-1706). O da babası gibi güçlü bir padişahtır. Hindu nüfusu dengelemek adına Türkistan’dan çok sayıda Müslüman-Türk getirerek iskân ettirmesi ve onlara ordusunda görev vermesi, en mühim faaliyetlerindendir. Seçkin bir ilmî heyete Hanefi fıkhının kıymetli fetva kitaplarından biri olan el-Fetâvâ’l-Hindiyye’yi hazırlatır. Lahor’da, avlusunda Muhammed İkbal’in kabrinin de bulunduğu Padişah Mescidi onun döneminin önemli mimari eserlerindendir.

Evrengzîb’in ölümünden sonra gerçekleşen taht kavgaları ve dış kaynaklı iç karışıklıklar Babürlü Devleti’nin istikrarını bozar. 1739’da İran’da hüküm süren Nadir Şah ve ardından Afgan Sultanı Ahmed Şah Dürrani’nin saldırıları sonrasında Babür Devleti orta ve kuzey Hindistan’da dar bir alana hapsolur. Ülke toprakları Afganlılar, Sindliler, Pencaplılar, Keşmirliler, Bengalliler ve Güney Hint racaları arasında paylaşılır. Bu tarihten itibaren tüm Alt Kıta’ya yayılacak İngiliz sömürgeciliği başlar.

Babürlü Devleti son yüzyılını Büyük Britanya Krallığı’nın gölgesinde geçirir. 1826 yılında İngilizlere karşı başlatılan silahlı direniş hareketleri sonuç vermez. 1857’de Hindu ve Müslümanların İngilizlere karşı birlikte giriştikleri bağımsızlık mücadelesi de İngiliz ordusunun kanlı galibiyetiyle sonuçlanır. Son sultan II. Bahadır Şah’ın infazıyla Babür Devleti tarih sahnesinden silinir (1858).

XVIII. yüzyıl ortalarında Hint Alt Kıtası’nda yirmiye yakın eyaletiyle en geniş sınırlarına ulaşan Babürlü Devleti’nin, İngilizlerin yürüttüğü gizli faaliyetlerle içi oyulmuş, dengeler bölgeye yedi asırdır hâkim olan Müslümanlar aleyhine değişmiştir. 1947’de ikiye bölünen Alt Kıta’da insanlar bugün Hindistan, Pakistan ve Bengladeş’te üç ayrı çatı altında yaşamaktadırlar.

Agra

Yamuna nehrinin iki yakasında kurulan Agra, Hindistan Yarımadası’nda üç asır hüküm süren Delhi Sultanlığı’na bir süre başkentlik ettikten sonra Babür Şah’ın onlara son vermesiyle Babürlü Devleti’nin başkenti olur (1526).

Babürlüler döneminde gelişip büyüyen Agra hem yönetim merkezi hem de kalabalık bir ticaret ve sanat merkezi olarak önemini korur. Babürlü Devleti’nin kültür ve medeniyet seviyesi diğer Babürlü başşehirleri olan Lahor, Fetihpur Sikri ve Delhi’de olduğu gibi Agra’da da zamana meydan okuyan cami, türbe, kale, saray, bahçe, köprü gibi eserler üzerinden okunabilir.

Agra’da Babürlü mimarisinin en orijinal başyapıtları olan türbeler ön plandadır: Babür Şah Türbesi, Ekber Şah Türbesi, İtimadüddevle Mirza Gıyas Bey Türbesi, Nurcihan Hatun Türbesi ve Tac Mahal. Bunlar içinde en meşhuru şüphesiz eşsiz bir sanat eseri olan ve Agra’yla bütünleşen Tac Mahal’dir.

Ekber Şah’ın Agra’da inşa ettirdiği Lâl Kale, yerel malzeme olan kırmızı kum taşından yapıldığı için bu adı almıştır. Kale içinde Cihangîrî Mahal isimli saray çokgen sütunları, dilimli kemerleri, geometrik ve bitkisel motifli süslemeleri ile dikkat çeker.

Ekber Şah’ın Agra’ya 35 kilometre mesafede kurduğu ve devlete on iki sene başkentlik yapan Fetihpur Sikri şehri bugün iyi korunmuş bir açık hava müzesi gibidir. Mescid-i Haram’dan sonra dünyanın en büyük camisi olması hedeflenen devasa büyüklükteki Fetihpur Sikri Ulu Camii ve zafer takı gibi duran heybetli ana giriş kapısı muhteşemdir.

Şah Cihan, Agra Kalesi’ni tadil ettirerek tezyinatlarıyla birer estetik harikası olan Dîvân-ı Âm ve Dîvân-ı Hâs isimli iki divanhane ve bir saray camii (Mûtî Mescid) inşa ettirir. Cihanârâ Begüm Camii ve Nagina Camii de Agra’nın ayakta kalabilen güzel eserlerindendir.

Bugün 1,5 milyon nüfuslu bir şehir olan Agra’da, Hindular yüzde 80’lik çoğunluğu teşkil eder. Müslüman nüfus yüzde 15 kadardır. Hindistan’ın genelinde görülen ekonomik dengesizlik Agra’da da dikkat çeker. Bir tarafta ihtişamlı sanat eserleri bir tarafta çoğunluğun sefalet içinde yaşadığı gecekondular insan zihninde ibretlik bir tezat oluşturmaktadır.

Tac Mahal (1632-1654)

Bir kadına duyulan aşkın hatırasının ebedileştiği bu şaheserin hikâyesi onun eşsiz güzelliğini taçlandırır niteliktedir: Ercümend Bânû Begüm, Cihangîr’in vezirlerinden İtimâdüddevle’nin torunu, Asaf Han’ın kızıdır. Şah Cihan ile şehzadeyken evlenir, Şah Cihan hükümdar olduktan sonra Mümtaz Mahal adını alır. Şah’a canı içinden 14 can verir, on dördüncüsünü dünyaya getirirken 38 yaşında hayatını kaybeder. Ölüm şekli şehadetini, ölmezliğini müjdelerken Şah Cihan eşi için asırlardır insanlığı büyüleyen muazzam bir dünya makamı yaptırır.

Türbe, Yamuna nehri kenarında etrafı kırmızı kum taşından duvarlarla çevrili bir külliye şeklindedir. Güney yönündeki büyük taç kapıdan girildiğinde İran bahçe mimarisi tarzında düzenlenmiş devasa yeşil alanın tam karşısında gelin gibi süzülmektedir Tac Mahal. Ana türbe binasından ayrı olarak bahçenin sağ ve sol tarafına simetrik bir şekilde yerleştirilen, üçer kubbeli yan binalardan biri kabul salonu ve misafirhane, diğeri mescittir.

Bembeyaz mermerden inşa edilen, sedef bir mücevher kutusu görünümündeki türbe, köşelerinde dört minare bulunan kare bir kaide üzerine oturur. Sekizgen şeklindeki yapının dört ana yönünde yer alan yüksek ve geniş eyvanlar iç mekâna açılsa da güney girişi hariç diğer eyvanlar cam mozaik tezyinatlı paravanlarla kapatılmıştır. Mermer sandukaların yer aldığı yüksek iç kubbeyle örtülü orta alana, cam mozaiklerden yansıyan ışığın ahengi baş döndürür. Soğan biçimli dış kubbe çok uzaklardan görüldüğünde bile insanı büyüleyecek evsaftadır. Ana kubbe etrafına yerleştirilen dört küçük kubbe heybeti zarafetle tamamlar.

Tac Mahal’in ihtişamı kubbeler, eyvanlar, kemerler gibi zengin mimari unsurlarla sağlanırken kemer araları kitabelerle; duvarlar ve sandukalar mermer içine taş kakma tekniğiyle, altın, zümrüt, yakut, pırlanta, inci ve firuze gibi değerli taşlarla bezenmiş çiçek motifleriyle tezyin edilmiştir. Dış cephede dört kapının üç tarafını saran mermer kuşağa bir Osmanlı hattatı tarafından Yasin suresinin tamamı hakkedilmiştir.

Hindistan Yarımadası’nda yedi asır hüküm süren Türk-İslam medeniyetinin Babürlüler tarafından vurulmuş mührüdür Tac Mahal. Onun güneşle bir anlaşması var gibidir. İnce mavi damarlı beyaz mermer libası, güneşten ödünç aldığı ışıkla sabahları tatlı bir pembe, öğlende süt beyazı, gün batımında parıltılar saçan altın rengini alır, seyredenlerin ruhunu tarifsiz hazlarla doyurur. Son yüzyılda İngiliz yağmasına maruz kalan şaheserin iç tezyinatında kullanılan değerli taşlar sökülüp alınır bağrından. Acıdır ama şaşırtıcı değildir. Bırakılan her iz sahibine aittir.