Makale

HAYME ANA’NIN EVLATLARI ULU HAKAN’I NASIL KORUDU?

HAYME ANA’NIN EVLATLARI
ULU HAKAN’I NASIL KORUDU?

Nermin TAYLAN

Bilindiği gibi Selçuklu sultanının kendilerine yer göstermesinin akabinde 2 bin çadırlık obasıyla Ahlat’tan yola çıkan Kayı aşireti Reisi Gündüzalp yolda hayatını kaybetmiş ve bunun neticesinde ise aşiret küçük bir dağılma sürecine girmiştir. Aşiret içerisindeki karışıklıkları fark eden Hayme Hatun, oğlu Ertuğrul’un henüz küçük olmasından mütevellit hiç vakit kaybetmeden aşiretin başına geçerek obasını Söğüt/Domaniç’e ulaştırmayı başarmıştır.

Hayme mana itibari ile çadır demektir ve bir diğer manası ise suyun kaynağı/suyun toplandığı yer anlamına gelmektedir. Başsız kalan bir aşireti Söğüt’te âdeta yoktan var etmeye çalışan Hayme Ana, obasına isminin de manası misali çadır olmuş, onları her türlü zilletten korumayı başarmış, bir arada tutmaya çalışarak suyun kaynağı manası itibarıyla aşiretinin bireylerine sanki birer abıhayat misali can vermiştir.

Abası olmayana aba örmüş, aşı olmayana aşından katmış, dünyaya doğana ebe, dünyadan göçenin son suyunu yedinden vermiştir. Vakti gelip beylik nişanını oğluna vereceği hengâmda ise Ertuğrul Gazi’yi karşısına alarak şöyle demiştir: “Oğul, ana yurttan ayrılalı yıllar geçti. Deli rüzgârlar önünde oradan oraya savrulduk. Beylik otağını kurduğumuz şu yaylalar artık son durağımız son konağımız olsun. Oğuz’un yurtlarına diktiğimiz ağaçların kökleri kara yerin derinliklerinde, dalları gökyüzünün yüceliklerinde uzansın. Ak-boz atlara binip yağı üstüne yel gibi vardıkta kadir tanrı gözü pek yiğitlerimizi korusun. Göğsü kaba yerli kara dağlar gibi duran erlerimiz ile kır çiçekleri gibi saf ve temiz, ak yüzlü, ala gözlü kızlarımız kutlu Kayı boyumuza gürbüz evlatlar versinler. Altın başlı otağlarımız Çarşamba yaylasını bürüsün...”

Ertuğrul Gazi anasından aldığı öğüdü tutar. Toprağını yurt bilir, sofrasını bereket. Temelini attığı bu devlet yedi iklimi aşar, üç kıtaya otağ kurar, milletlere huzur götürür. İşte bu sebeple diyebiliriz ki; Hayme Ana’nın bu öğüdü “asırları aşmış, Osmanlı’yı karmış”tır.

Ve gün gelmiş, Osman Gazi’nin doğumunu gören Hayme Ana’nın vazifesi dolmuş ebedî âleme intikal etmişir. Cefakâr, vefakâr Kayı boyunun lideri, Türk milletinin anası Hayme Ana bu dünyadan göçtüğünde kendi otağının yer aldığı Çarşamba köyünde gömülür. Burada ilginç bir detay vardır. Kayı aşireti mensubu, Karakeçili Hayme Ana kendi öldüğü yerde gömülüyor. Çünkü 3 bin 500 kilometrelik bir yoldan gelmiş, savaşmak gerektiğinde savaşmış, annelik gerektiğinde annelik ve başlık gerektiğinde ise başlık yapmış. İşte bu sebeple Kayı aşiretinin lideri hükmünde olan Hayme Ana da öldüğü yere defnedilmiştir.

Hayme Ana çadırının içerisinde defnedildikten uzunca bir süre sonra mezar yeri kaybolmuş fakat mevcut olan bir mezar yerinin Hayme Ana’ya ait olduğu dilden dile dolaşmış ve nihayetinde Söğüt’te bulunan akrabalarınca bir mezar yeri belirlenmiştir. Muhtelif rivayetlerden dolayı emin olunamayan bu yerin Hayme Ana’nın gerçek mezarı mı yoksa makamı mı olduğu bir türlü netlik kazanmamıştır.

Ve nihayet tarih 1890’lı yıllara ulaştığında Sultan II. Abdulhamid Han’ın gönlüne Hayme Ana düşer. Yıldız Sarayı’ndan bir yaverini Çarşamba köyüne gönderir ve Hayme Ana’nın mezarının kesin ve kati surette bulunmasını ister. Çünkü Sultan Kayı boyundan ve Karakeçili aşiretindendir. Hayme Ana ise Söğüt’te bulunan Karakeçili akrabalarının ve kendisinin büyük büyük atası, devleti kendine emanet kılandır. Yaver, birkaç adamıyla beraber Çarşamba köyüne gider, yapılan araştırmalar sonrasında İstanbul’a gelir ve padişaha rapor sunar. Raporu alan II. Abdülhamid Han yine kendi isteğiyle oraya bir türbe ve bir misafirhane, misafirhanenin hemen yanı başına da bir medrese yapılmasını emreder.

Sultan II. Abdülhamid’in Hayme Ana türbesini yenilemesinden sonra her yıl Eylül ayının ilk Pazar günü Hayme Ana’nın ve yörüklerin yazlıktan kışlağa göç vakitlerinde orada şenlikler düzenlenir. Hayme Ana’nın ve Ertuğrul Gazi’nin türbeleri ziyaret edilir. Kurbanlar kesilip mevlitler okunur. Kayı boyunun Karakeçili Aşireti mensupları da bu şenliklere öncü olmakta ve Osmanlı’nın bu en kutlu vatanında yaşamaktalar.

Sultan II. Adülhamid, Yıldız Sarayı duvarlarının çevresinde Orhaniye ve Ertuğrul kışlaları yaptırarak bu kışlalara Arnavut, Boşnak ve Araplardan oluşan 15 bin asker yerleştiriyor ve bu muhafız alayının içerisine de Osmanlı hanedanının mensup olduğu, tamamını Karakeçili aşiretinden Türklerin oluşturduğu Söğüt Alayı’nın kurulmasını istiyor.

Süvari 200 kişiden oluşacak Söğüt Alayı’na alınacak olanlar sakallı veya sakalsız olabilecekleri gibi bizzat sultanın emriyle şöyle tarif ediliyordu. “Atam Ertuğrul Gazi ile Söğüt’e gelmiş ailelere mensup, çok iyi ata binen, yakışıklı, güzel ahlaklı, beş vakit namazını kılan, kendi işi ile uğraşan, mazbut, cengâver ve boylu poslu kimseler olsun. Ana yurdu yurt bilip vatan için canından geçsin.”

Söğüt Alayı’na alınacak olanlar sultanın sürekli muhafızlığını yapacak olmalarından dolayı memleketleri ile ilişkileri kesilecekti. Bu sebeple alaya katılacaklar tamamıyla kendi arzu ve istekleriyle katılmalıydı. Nitekim öyle de oldu. Sultan II. Abdülhamid bu iş için başkâtibi Tahsin Paşa’yı görevlendirdi. Yıldız Saray’ında hazırlığını yapıp yola revan olan Tahsin Paşa birkaç adamıyla birlikte Söğüt’e ulaştığında Karakeçili aşiretinden pek çok kimse bu alayın bir ferdi olmak için âdeta birbiriyle yarıştı.

Söğüt Alayı için evvela tamamı Kayı boyu/Karakeçili Aşireti’nden olan 425 kişi seçildi. Sonrasındaki birkaç eleme ile sayı 200’e indirildi.

Sultanın tariflerine göre alaya kabul edilen kişilere görevleri tevcih edildi ve Ertuğrul Gazi türbesine götürüldü. Muhafızlar diz çöküp emirlere son nefeslerine kadar mutlak itaat edip padişaha sadakatte kusur etmeyeceklerine dair yemin edip ant içtiler. Yeminden hemen sonra ayağa kalkan nefere ay yıldızlı bayrağa sarılı üniformaları veriliyor ve artık hedef payitaht ve dahi Yıldız Sarayı oluyordu.

Sultan II. Abdülhamid’in yıllarca başkâtipliğini yapan Tahsin Paşa, Söğüt Alayı mensuplarını hatıratında şöyle anlatır: Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun.”

Sultan II. Abdülhamid ata yurdundan, ana bağrından kendisi için kopup gelen Karakeçililer’den daima sitayişle bahseder, onlara çok güvenir ve kendilerini “öz hemşerilerim” diye nitelendirirdi. Yabancı ülke elçileri geldiği vakit, geçit töreni hengâmında Söğüt Alayı geçerken sultan elçiye dönerek “Bunlar benim akrabalarım.” der ve alayı bu şekilde tanıtırdı.