Makale

YENİ NESİL BÜYÜCÜLÜK VE BOZULAN GERÇEKLİK ALGIMIZ

YENİ NESİL BÜYÜCÜLÜK
VE BOZULAN GERÇEKLİK ALGIMIZ
Halil İbrahim ZENGİN

Tarih boyunca Allah (c.c.), insanoğlunun sürekli bozulan gerçeklik algısını düzeltmek için peygamberler göndermiştir. İlk yaşadığımız gerçeklik algısı bizi cennetten uzaklaştırmıştır. Şeytan, yalan söyleyerek olmayan bir durumu varmış gibi göstererek aslında gerçek bu diyerek Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın gerçeklik algılarını bozmuş, gerçeği görmelerine engel olmuş ve cennetten çıkarılmalarına sebebiyet vermiştir.

Bir diğer örnek, Firavun’dur. Firavun ilah olduğunu iddia etti. Etrafına topladığı büyücüler ve onların yaptığı büyülerle insanların gerçeklik algısını bozarak kendisine inanmalarını ve itaat etmelerini sağladı. Büyü ile yaptığı şey şeytanın Hz. Âdem’e (a.s.) yaptığı gibi gerçeği saptırmak, olmayan şeyleri varmış gibi göstermekti. Sadece yöntem (büyü ve büyücülük) farklılaşmıştı. İnsanların gerçeklik algısı bozuldu ve sapkınlığa düştüler. Allah (c.c.) gerçeği göstermek ve insanoğlunun bozulan algısını düzeltmek için Hz. Musa’yı (a.s.) peygamber olarak gönderdi. Hz. Musa’ya (a.s.) bahşedilen mucizeler sayesinde Firavun’un büyücülerinin büyüleri yok oldu ve insanların, hatta büyücülerin bile gerçeklik algıları yeniden düzeldi. Nihayet, kız çocuklarını kendi elleriyle diri diri toprağa gömerek öldüren babaların bozulmuş olan gerçeklik algılarını düzeltmek ve kendisinden sonra kıyamete kadar gelecek bütün insanların da bilinçlerini korumak için Allah Azze ve
Celle, Efendimiz Muhammed Mustafa’yı (s.a.s.) bizlere gönderdi. Bununla birlikte gerçekliğe yapılan saldırılar, bir çeşit hak-batıl mücadelesi şeklinde kıyamete kadar sürecektir.

Gerçeküstü gerçekliğin keşfi

İnsanoğlu yaklaşık iki yüzyıl önce, 1800’lü yılların başında, makineler yardımı ile görülebilir gerçekliği belirli levhalar üzerine kaydetmeye başladı. O zamana kadar insan için gerçek görüntü denilen şey, yaratılışının kendisine bahşettiği gözleriyle ancak içerisinde bulunduğu ortamda görebildiği şeylerdi. Fakat 1878 yılında, insanlar tarafından merak konusu olan ve çok tartışılan “Bir at dörtnala koşarken dört ayağı birden aynı anda yerden kesilir mi?” sorusunun cevabı için Eadweard Muybridge adlı bir fotoğrafçı birçok fotoğraf makinesinden oluşan bir düzenek kurdu ve atın dört ayağının aynı anda havalanabildiğinin de görüldüğü bir dizi fotoğraf elde etti. Böylece insanın yaratılışından gelen özellikleriyle görüp algılayamadığı bir olay, araçlar kullanılarak kaydedilmiş yani tarihte ilk kez daha önce hiçbir insanın net bir şekilde görüp algılayamadığı bir görüntü görülüp algılanabilir olmuştur. Bu, insanoğlunun “gerçeküstü gerçeklik” boyutuna attığı ilk adım olacaktır. Bundan sonra gelişen teknolojiyle birlikte daha önce hiçbir insanın görmesinin ve belki de hayal etmesinin mümkün olmadığı bir gerçeklik boyutu günümüz insanının rutini hâline gelmeye başladı.

Bizim “gerçek” dediğimiz, insanoğlunun yaratılmış olduğu hâliyle, herhangi bir araç kullanmadan görüp algıladığı dünyayı ifade eder. “Gerçeküstü gerçeklik” ise ifade edilmeye çalışıldığı üzere insanoğlunun çeşitli araçlarla deneyimleyip görebileceği ve algılayabileceği bir boyuttur. Gerçeküstü gerçeklik ekranlardan görülebilen gerçekliktir. Örneğin, daha önce hiçbir insan ateşlendikten sonra namludan çıkan bir mermiyi çıplak gözle görme imkânına sahip olmamıştır. Bir sinek kuşunun kanat çırpışını görmemiş, bir sineğin gözlerine şimdi bakabildiğimiz yakınlıkta hiç bakmamıştır.

Çeşitli araçlar vasıtasıyla görebildiği bu dünya, insan için hiç alışık olmadığı bir dünyanın kapılarını aralamıştır. Daha önce deneyimlediklerine göre bütün bunlar hem ilgi çekici hem heyecan verici hem de büyüleyiciydi. Böylece görebilmenin sınırlarını ekranları izleyerek aşan insanın, ekranlarla olan bağı her geçen gün artmış, ekranların içine doğan yeni neslin ekranların olmadığı bir dünyayı hayal etmesi neredeyse imkânsız hâle gelmiştir.

“Mış gibi” gerçeklik boyutu

Gerçeküstü gerçekliğin görüntülenmesi ve izlenmesi aşamalarında kullanılan aynı araçlarla; üretilebilir, kurgulanabilir, yönlendirilip yönetilebilir, manipüle edilebilir bir başka sahte gerçeklik boyutu daha insanların önüne konuldu; “mış gibi gerçeklik!” Bu öyle bir dünya ki gerçek ve gerçeküstü gerçeklik bu dünyanın yanında devede kulak kalır. Öyle ki ekranlardan izlenenlerin hangisinin sahte hangisinin gerçek olduğu bile ayırt edilemez hâle gelmiştir. İnsanoğlu bu ölçekte bir aldatmaca, sahtelik, yalan ve büyücülükle daha önce karşılaşmış mıdır bilinmez. Ekranlardan izlenen neredeyse her şey üretilmiş, kurgulanmış, “mış gibi gerçeklik” boyutu kazandırılarak servis edilir. “Gerçeküstü gerçeklik” ile “mış gibi gerçeklik” artık birbirinden ayrılamamaktadır. Haberler, belgeseller, bilimsel verilerin görselleşmesi, spor, magazin, kadın programları, dizi, film, oyun sektörü, sosyal medya ve ekranla ilişkisi olan daha pek çok şey aslında üretilmiş sahteliğin alanında ortaya çıkmaktadır. Bu sahte gerçeklik boyutu insanları öyle büyülemiştir ki artık ekranlar yeterli olmamakta, “sanal gerçeklik”, “artırılmış gerçeklik”, “karma gerçeklik” gibi görüntü boyutları, çeşitli gözlükler devreye sokulmaktadır. Hatta imkân bulunsa sahte gerçeklikler bir bütün olarak insan beyninde yaşatılmaya çalışılacaktır.

Sosyal medya akışlarında yaşanılan duygu yoğunluğu ve bunlara gösterilen duygusal tepkiler, aynı zamanda anlık duygusal tatminler yaşanmasına da sebep olmaktadır. Bu tatmin alanında bitmeyen
olaylara verilmesi gereken duygusal tepkiler bireyleri yormakta, bu tepkiler bireyler tarafından eylem olarak görülmekte ve bireyleri yapılması gereken gerçek eylemlerden uzaklaştırmaktadır. Aslında şu bir gerçektir ki bireyin yaşadığı bunca duygusal etkiye gerçek tepkiler verecek ne vakti ne de enerjisi vardır. Bireyler her şeyle ilgilenmekte, sanki büyülenmiş gibi her şeye büyük bir ilgiyle bakmaya devam etmektedir. Bunun sonucunda zihinsel ve duygusal olarak yorgun düşmekte ve eylem bilincini kaybetmektedir. Sanal dünya ve ekranlar eylemleri de sanallaştırmakta; görüntülerin, seslerin ve videoların paylaşımı “eylem” olarak adlandırılmakta ve algılanmaktadır. Aslında izlemek zaten edilgen ve pasif bir eylemdir. Dakikalar ve saatler boyunca ekranla girilen ilişkide birey fiziki olarak pasif ve hareketsizdir. Bu hareketsizlik alışkanlık hâline gelmekte, gerçek eylemlerde bulunma konusunda bireyi zayıflatmaktadır.

Gerçeküstü gerçeklik bile olsa, kaydedilmiş her görüntünün izlenme süresi gerçek zamanın kaybedilmesi anlamına gelmektedir. Aynı zamanda oyun, dizi, sinema, eğlence programları, haberler, belgesel gibi programların izlenme süreleri, gerçek hayatı tüketmektedir. Yani harcanıp giden zaman gerçek zamandır. Ekranlar ve onları izleme yoluyla yaşanan gerçek zaman kaybı, bireyin kendi gerçekliğinde yapması gereken eylemleri yapmasına engel olmakta; örneğin kendi gerçekliğine, ailesine, çoluk çocuğuna, yakınlarına ve etrafına ayırması gereken ilgi ve alakayı azaltmaktadır.

Modern zaman büyücüleri

Uzun saatler, günler boyunca sürekli başkalarının hayatını gözlemleyen bireyler kendi benliklerine odaklanamamakta ve kendi eylemleriyle kendi kimliklerini inşa edememektedirler. Neredeyse bütün bilgi ve tecrübesini ekranlardan edinen bir birey ne kadar gerçektir? İzleyerek öğrendiği hayat, planlanmış ve kurgulanmış olarak kendisine sunulmakta, ekranlardaki hayat kendisine özendirilmektedir. Benlik inşasında dinî, ailevi, kültürel etkileri kaybeden birey, popüler kültürün ekranlardan kendisine yavaş yavaş sunduğu benliğe dönüşmektedir. Genç nesille yaşanan kuşak çatışması, bir açıdan da ekranların inşa ettiği benlikle yaşanan çatışmadır. Aileler çocuklarıyla iletişim kuramıyorsa, kendi çocuklarıyla ortak bir dil geliştiremiyorsa artık bunun birinci sebebi çocukların maruz kaldığı gerçeklik kaybıdır.

Peki, çağlar boyunca Allah’ın peygamberleri aracılığı ile gönderdiği İslam bizi hangi gerçekliğe davet ediyordu? Bu zamanda bu sorunun cevabı daha anlamlı hâle gelmiş oluyor. Müslümanın gerçeklik algısı nedir, ne olmalıdır? Aslında bu gayet açıktır çünkü 1400 yıl önce açıklanmıştır: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmektir. Müslümanlar için gerçeklik budur. Bu gerçekliğin davetine uymalı, buna aykırı olandan sabırla, vakarla, şuurla kaçınmalıyız. Asıl mesele, inançlarımızın zayıflaması ve dünya ile kurduğumuz ilişkinin batılın dünyayla kurduğu ilişkiye benzemesidir. Oysa dünya ve dünya hayatı ile olan ilişkimizi belirlemesi bakımından sadece Allah’a ve Resulüne itaat etmeliyiz. Hz. İsa (a.s.) ile Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) arası yaklaşık altı yüz yıldır. Gerçeklik algısını düzeltmesi için gönderilen son peygamber, Efendimizden (s.a.s.) bu yana ise yaklaşık bin beş yüz yıl geçti. Ahir zaman peygamberi olan Efendimizin (s.a.s.) yaklaştığını söylediği ve Müslümanları uyardığı ahir zamanı ve fitnelerini çok uzakta aramamalıyız. Ahir zaman fitnelerinin neler olabileceği hakkında düşünmeli, gerçeklik algımızı bozan, bizi yapmamız gerekenlerden alıkoyan, vaktimizi boşa geçirmemize sebep olan, bizi Allah’a ve ahiret gününe değil sanal bir gerçekliğe yönlendiren her şeyi bu bağlamda yeniden değerlendirmeliyiz. Zaten kendisiyle imtihan edildiğimiz, bizlere oyun ve eğlence olduğu bildirilen bir gerçekliğin içerisinde yaşıyoruz. Ekranla üretilen “gerçeküstü gerçeklik” ve “mış gibi gerçeklik” bizi hakikatten fersah fersah uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Firavun’un büyücülerinin toplumun gerçeklik algısını bozması bugün kendini tekrar etmektedir. Ekranlar büyüleyerek gerçeklik algımızı bozmakta, insanı hakikatten, gerçek gündeminden uzaklaştırmaktadır. Platon’un mağara alegorisinde olduğu gibi kendimizi kendi irademizle zincirlemeye, yönümüzü ekranlara dönmeye, oradan yansıyan sahte gerçeklik algısına kapılmaya bir son vermeliyiz. Rabbimizin ipine sımsıkı sarılmalı, Resulüllahın (s.a.s.) bize öğrettiği ve gösterdiği gibi yaşayarak ahiretimize hazırlanmalıyız. Rabbimiz hepimize iman uyanıklığı nasip etsin.