Makale

FETHİN SEMBOLÜ AYASOFYA

FETHİN SEMBOLÜ AYASOFYA

Prof. Dr. Fahameddin BAŞAR

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Rektör Yardımcısı

İlk İslami dönemden itibaren i’lâ-yi kelimetullah için Müslümanlar, birçok fetih gerçekleştirmiş, son semavi din olan İslamiyet’i dünyaya yayıp çok geniş bir coğrafyayı hâkimiyet altına almışlardır. Mekke’nin fethi, Kudüs’ün fethi, İran’ın fethi, Suriye’nin fethi, Mısır ve Kuzey Afrika’nın fethi, Kıbrıs ve Rodos adasının fethi, Endülüs’ün fethi, Anadolu’nun fethi asırlara yayılan İslam fütûhâtının önemli dönüm noktalarıdır.

Şüphesiz İslam fetihlerinin en önemlilerinden birisi de İstanbul’un fethidir. Bu fethi gerçekleştiren Sultan II. Mehmet, Hz. Peygamberin (s.a.s.) müjdesine nail olduğu gibi haklı olarak “Ebu’l-Feth” ve “Fatih” unvanını almıştı. Fatih Sultan Mehmet, fethin sembolü olarak şehrin en büyük kilisesini camiye dönüştürmüş ve “tanrının hikmeti” anlamındaki Ayasofya’nın adını dahi değiştirmeden Ayasofya-i Kebir Camii ismiyle vakfetmişti.

Devletlerin, milletlerin ve şehirlerin sembol değerleri vardır. Bizans İstanbulunun merkezî yerinde, saray ve hipodromun yanında bulunan Ayasofya şehrin en büyük mabedi idi. İstanbul’un fethiyle birlikte Fatih Sultan Mehmet ve askerlerinin “kılıç hakkı” olarak camiye dönüştürülmüş ve İslam dünyasının sembolü olmuştu. Aynı zamanda şehrin ulu camisi ve fetih camisi olarak daha fethin ilk günü cami hâline getirilmiş ve fetihten 3 gün sonraki ilk cuma namazı burada kılınmıştı. İslam hukukuna göre bir belde barışla teslim alınamayıp savaşarak elde edilmişse o şehirdeki bütün ibadethane ve binalar padişahın mülkü olur ve şehrin en büyük mabedi camiye dönüştürülürdü. Fatih Sultan Mehmet de 54 gün süren kuşatma muharebesi sonunda fethettiği İstanbul’u İslam’a açtığı için şehrin bu en büyük kilisesini camiye dönüştürmüş ve Ayasofya Camii o günden sonra İstanbul’un fethinin sembolü, şehrin ulu camisi ve fetih camisi sıfatıyla asırlarca müminlere hizmet etmiştir.

Fethin ve Fatih Sultan Mehmet’in hatırası olan Ayasofya Camii, aynı zamanda İstanbul’un en eski ve en büyük mabedi idi. Mimarlık tarihi bakımdan da dünyanın önde gelen eserlerinden biri olan bu mabedin tarihi İstanbul’un tarihi kadar eskidir. İstanbul’da ilk yerleşme izlerinin Yenikapı metrosu inşaatı çalışmaları sırasında yapılan arkeolojik kazılar sonucunda sekiz bin beş yüz yıl önce başlamış olduğu tespit edilmiş olsa da şehrin milattan önce VII. yüzyıl ortalarında bugünkü Sarayburnu ile Sultanahmet Meydanı arasında, yani şehrin birinci tepesinde kurulmuş olduğu ve ilk adının kurucusu Byzas’dan dolayı Byzantion olduğu bilinmektedir. Başlangıçta bir koloni şehri olan Byzantion, Roma İmparatorluğu hâkimiyeti altına alındıktan sonra imparatorluk toprakları doğuya doğru genişlediğinden, milattan sonra 324 yılında Roma İmparatoru I. Konstantinos (306-337) tarafından imparatorluğun yeni başkenti seçilmiş ve 7 yıl süren hazırlıklar sonunda 11 Mayıs 330 tarihinde törenle açılmıştı. Roma İmparatorluğu’nun bu yeni başkentini Roma’ya benzetmek isteyen İmparator Konstantinos şehirde bir saray, senato binası, hipodrom ve kiliseler yaptırıp anıtlar diktirmişti. İmparator, şehri âdeta yeniden inşa ettirdiği için bu tarihten sonra şehrin adı Yeni Roma yanında Konstantin’in şehri anlamında Konstantinopolis olarak anılmaya başlanmıştı. (Işın Demirkent, “Bizans”, DİA, Cilt 6, İstanbul 1992, s. 230; aynı müellif, “İstanbul: Tarih”, DİA, Cilt 23, İstanbul 2001, s. 206.) Şehrin adı Hz. Peygamberin (s.a.s.) İstanbul’un fethini hedef gösteren hadis-i şeriflerinde Kostantiniyye olarak geçmekte, Müslüman tarih ve coğrafya yazarları da bu şehre Arapça olarak el-Kustantîniyye demekte idiler.

İmparator Konstantinos’un Byzantion’u yeniden imar ettiği ve Hristiyanlığı da ülkesinde serbest bıraktığı bu sırada şehrin merkezî yerinde, Hagia Sophia adıyla ahşap çatılı bazilika biçiminde ilk kilisenin yapıldığı sanılmaktadır. Ancak, bu ilk Ayasofya’nın İmparator Konstantinos zamanında inşa edildiği ileri sürülmüşse de yapı ancak oğlu zamanında bitirilmiş ve 360 yılında açılmıştı. Bu ilk yapı 404 yılında, Patrik İoannes’in sürgün edilmesi üzerine çıkan ayaklanma sırasında yanınca, İmparator II. Theodosios (408-450) yeniden yaptırmış ve 10 Ekim 415’te tekrar açılmıştı. Ancak bu ikinci Ayasofya da yaklaşık bir asır sonra, 532 yılında İmparator I. İustinianos (527-565) ve eşi aleyhine çıkan Nika ayaklanmasında sarayın bir kısmı ile birlikte yanınca, aynı yıl imparator önceki yapılardan çok daha büyük bir şekilde yeni bir kilise inşasını başlatmış ve 5 yıl sonra tamamlanmış olan bugünkü yapı 27 Aralık 537 tarihinde büyük bir törenle açılmıştı. (Semavi Eyice, “Ayasofya”, DİA, 1991, s. 206-207.)

Böylece 537 yılında ibadete açılmış olan bu üçüncü Ayasofya (Hagia Sophia), Hristiyanlığın Doğu’daki en büyük mabedi olarak İstanbul’un merkezî yerinde asırlarca ibadethane olma özelliğini korumuştu. Ayasofya’nın inşasından bir asır kadar sonra ilk İslam fetihleri başlayınca Müslümanların fethetmek istedikleri ülkelerden birisi de Bizans toprakları olmuş ve Suriye, Mısır ve İran’ın fethinden sonra Anadolu fütuhatı başlamıştı. Bizans İmparatoru Heraklios’a (610-641) İslam’a davet mektubu göndermiş olan Hz. Peygamber, “Kostantiniyye mutlaka fethedilecektir, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onun askerleri ne güzel askerlerdir.” mealindeki hadis-i şerifleriyle de Müslümanlara bu fethi hedef olarak göstermişti. (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, IV, 335.)

Peygamberimizin bu müjdesine nail olmak isteyen İslam hükümdar ve kumandanları Emeviler döneminden itibaren İstanbul’a yönelik akınlara başlamış, bu amaçla şehri birçok defa kuşatarak fethetmek istemişlerdi. Müslüman Araplar Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’a dört askerî sefer düzenlemişlerdi. Bunlardan üçü Emeviler zamanında (669, 674-680 ve 717), dördüncüsü Abbasiler’in ilk yıllarında (781-782) gerçekleşmiş ancak bu sonuncusunda Müslüman orduları Üsküdar’a geldiklerinde Bizans’tan gelen barış teklifini kabul ederek geri dönmüşlerdi. (Casim Avcı, “Müslüman Araplar Tarafından Bizans Başkenti İstanbul’a Düzenlenen Askerî Seferler”, Byzantion’dan Constantinopolis’e İstanbul Kuşatmaları, ed. M. Arslan, T. Kaçar, İstanbul 2017, s. 243-261.)

İstanbul XI. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının bayraktarlığını üstlenmiş olan Müslüman Türklerin de hedefi olmuştu. Birbiri ardınca gelen Haçlı ordularına rağmen baştan başa Anadolu’yu fetheden Selçuklular zamanında fiilî kuşatma olmasa da XI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İstanbul Boğazı’na, Üsküdar’a kadar ulaşan Türkler tarafından şehre yönelik baskılar artmış, aynı yıllarda İzmir Türk beyi Çaka Bey Marmara üzerinden, Peçenekler de Trakya’dan ilerleyerek İstanbul’un fethine yönelik planlar yapmışlardı. Nihayet Osmanlılar zamanında Yıldırım Bayezid döneminde (1391-1402) iki defa, onun oğlu Musa Çelebi tarafından Fetret Devri’ndeki siyasi karışıklığa rağmen 1411’de ve Sultan Fatih’in babası II. Murad 1422 yılında olmak üzere şehir kuşatılmış ancak karadan yapılan hücumlarla müstahkem şehir surlarının aşılamaması sonucunda muvaffak olamamışlardı. (Fahameddin Başar, Osmanlılar’ın Fetihten Önceki İstanbul Kuşatmaları, Byzantion’dan Constantinopolis’e İstanbul Kuşatmaları, s. 383-401.)

İstanbul Müslüman Araplar ve Türklerden başka İslamiyet’i kabul etmeden önceki Türkler tarafından da kuşatılmış, bilhassa Trakya’dan gelen Avarlar 629 yılında Sasaniler’le de ittifak yaparak İstanbul’a korkulu anlar yaşatmışlardı. Ayrıca şehir, uzun tarihi boyunca Ruslar, Bulgarlar ve Macarlar tarafından da kuşatılmıştı. Ancak bu kuşatmaların hepsi, İstanbul’un müstahkem surlara sahip oluşu ve Bizanslıların suda da yanabilen ve Grek Ateşi (Sıvı Ateş) denilen etkili bir savunma silahına sahip olması sebebiyle yıllar sürmesine rağmen başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Şehrin fethi ise Osmanlı Devleti’nin yedinci hükümdarı olan II. Mehmet ve onun kutlu askerlerine nasip olmuştur.

Sultan II. Mehmet (1444-1446, 1451-1481), babasının vefatından sonra 28 Şubat 1451 tarihinde 19 yaşında ikinci defa tahta çıkar çıkmaz ilk iş olarak İstanbul’un fethine yönelik hazırlıklar yapmaya başlamıştı. Osmanlı tarihinde bir ilk olarak daha babasının sağlığında, 12 yaşında tahta çıkmış olan II. Mehmet, iki yıl kadar süren bu ilk hükümdarlığı döneminden itibaren İstanbul’un fethini planlamış, stratejisini buna göre yapmıştı. Çünkü Bizans İmparatorluğu’nun başkenti olan bu şehir, Anadolu ve Rumeli’de toprakları bulunan Osmanlı Devleti’nin bekası için büyük bir tehdit oluşturduğu gibi o sırada Osmanlı hanedanından bir şehzade de Bizans sarayında bulunuyor ve imparatorlar, Şehzade Orhan’ı taht iddiacısı olarak destekleyerek serbest bırakmakla tehdit ediyorlardı. Ayrıca, II. Murad döneminin tecrübeli devlet adamı sadrazam Çandarlı Halil Paşa II. Mehmet’e ilk hükümdarlığından itibaren muhalefet ediyor, özellikle padişahın İstanbul’u fethi fikrine genç ve tecrübesiz olduğunu düşünerek karşı çıkıyordu. Bu sebeple Sultan II. Mehmet 1451’de ikinci defa tahta çıktığında hem kendi iktidarının hem devletinin bekası için İstanbul’un fethini mutlak hedef olarak görüyordu. (Halil İnalcık, “Mehmed II”, DİA, Cilt 28, Ankara 2003, s. 395-407.)

Nitekim bu genç sultan, ikinci defa ve artık tahtın yegâne sahibi olarak hükümdar olur olmaz İstanbul’un fethine yönelik hazırlıklar yapmaya başladı. Önce Anadolu’dan gelebilecek Karamanoğlu tehlikesine karşı bu beylik üzerine sefere çıkarak barışı sağladı. Edirne’ye döndükten sonra bir yandan kara ve deniz kuvvetlerini hazırlarken diğer taraftan, Sadrazam Halil Paşa’ya İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakasında, dedesi Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Güzelcehisar’ın (Anadoluhisarı) karşısına yeni bir hisar (Boğazkesen, Rumelihisarı) yaptırmasını emretti. Kararlı padişah, hisarın 1452 yazında tamamlanmasından sonra Bizans İmparatoru’na elçi göndererek şehrin barış yolu ile teslim edilmesini istedi ancak teklifi kabul edilmeyince Bizans’a karşı savaş ilan etti. 1453 yılı Nisan ayı başında surlar önüne gelen Sultan II. Mehmet, 6 Nisan günü top atışlarıyla kuşatmayı başlattı. Şehrin bu son kuşatması, 54 gün süren yoğun muharebeler sonunda 29 Mayıs 1453 Salı günü sabahı fetihle sonuçlandı. Müslümanların asırlardır elde etmek istedikleri İstanbul fethedilmiş, fetihle birlikte dünyanın en uzun ömürlü devleti olan Bizans İmparatorluğu da son bulmuş; böylece Bizans’ın Konstantinopolis’i Türk İstanbul’u olmuştu. (Mahmut Ak, Fahameddin Başar, İstanbul’un Fetih Günlüğü, 4. Baskı: İstanbul 2018.)

Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği bu sırada halk, korku içinde kentin merkezindeki Ayasofya’ya sığınmış, kurtuluş için dua ediyordu. Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya önüne gelince atından inerek yere eğilmiş ve aldığı bir avuç toprağı kavuğunun üzerine serpmiş, bu hareketiyle Allah’a sığındığını göstermişti. (Erhan Afyoncu, Bir Cihan Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, İstanbul 2018, s. 44.) Padişah daha sonra mabede girmiş, Ayasofya’nın ihtişamını görünce bir süre sessiz kalarak ne büyük bir fethi gerçekleştirdiğini bir kez daha anlamış ve Allah’a şükretmişti. Daha sonra da korku içinde Ayasofya’ya sığınmış olan halka korkmamalarını, can ve mallarının koruması altında olduğunu söyleyerek serbestçe ve hiçbir korkuya mahal kalmadan evlerine ve işlerine dönebileceklerini ilan ederek Rumlara dinî hürriyet tanımış, mal, can ve ırz güvenliği vermişti. Bu hareketiyle Türk adalet ve hoşgörüsünün en güzel örneğini göstermiş olan Sultan Mehmet, o sırada etrafında bulunan ulemadan birisinin ezan okumasını istemiş, ardından mabedin uygun bir yerinde şükür namazı kılarak adet olduğu üzere şehrin bu en büyük kilisesini camiye dönüştürmüştü.

Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul’u bir İslam şehri hâline getirmek olmuştu. Nitekim Fatih Vakfiyesi’nin mukaddimesinde şöyle denir: “Sultan Mehmet Kostantiniyye’yi Allah’ın yardımıyla fethetti, orası bir putlar şehri idi… Sultan şehrin güzel süslemeli kiliselerini medrese ve cami hâline getirdi.” Halil İnalcık’ın ifadesiyle “Sultan fethin ikinci günü St. Sophia (Ayasofya) kilisesine gitti, kiliseyi camiye çevirdi ve orada, şehri bir İslam şehri hâline getirme arzusunu yansıtan ‘İslam-bol’ adını verdi.” Artık İstanbul bir İslam şehri olmuş, Sultan Mehmet şehrin adına “İslam-bol” diyerek burasını payitaht olarak ilan etmişti. (Halil İnalcık, İstanbul: “Bir İslam Şehri”, çev. İbrahim Kalın, İstanbul Armağanı: Fetih ve Fatih, I, yay. haz. Mustafa Armağan, İstanbul 1995, s. 73.) Bu fetihle birlikte haklı olarak “Ebu’l-Feth” ve “Fatih” unvanını alan Sultan Mehmet, fetihten 3 gün sonraki ilk cuma namazının burada kılınacağını, derhal hazırlık yapılmasını emretmişti. Böylece Ayasofya, şehrin fatihi Sultan II. Mehmet’in “kılıç hakkı” olarak fetih günü camiye tahvil olunmuş ve İstanbul’da 1 Haziran 1453 tarihindeki ilk cuma namazı burada kılınmıştı. Namazı Fatih Sultan Mehmet’in hocası ve aynı zamanda kuşatma sırasında da padişahın en büyük destekçisi olan Molla Akşemseddin kıldırmış ve Ayasofya o tarihten itibaren 1934 yılına kadar 481 yıl İstanbul’un ve İslam dünyasının en büyük camilerinden biri olarak hizmet etmiştir. Fatih Sultan Mehmet, vakfettiği Ayasofya Camii’nin bakım, onarım ve hizmetinin devamı için akarlar tahsis etmiş, fethin sembolü olan bu mabet, fetihten hemen sonra başlayan tamirat ve sonraki padişahlar dönemindeki onarım ve ilavelerle koruma altına alındığı gibi vakıf medeniyetimiz sayesinde büyük bir külliyeye dönüşerek asırlarca ayakta kalmayı başarmıştır. Zaman içinde birçok deprem görmüş ve pek çok hasara uğramış olan Ayasofya Camii, Osmanlılar zamanında pek çok defa onarım görmüş, Mimar Sinan ve sonraki dönemlerde daha başka mimarların yaptığı güçlendirme çalışmaları ile günümüze ulaşmıştır. (Fırat Diker, Ayasofya ve Onarımları, FSM Vakıf Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2016.)

Osmanlı bu esere gözü gibi bakmıştı. Oysa İstanbul ve Ayasofya, Bizans döneminde birçok defa tahribata uğramış, özellikle XIII. yüzyıl başındaki Latin işgali sırasında çok fazla zarar görmüştü. Latinlerin İstanbul’u ele geçirdikleri sırada buradan kaçmayı başarabilen Bizanslılar İznik’e çekilerek Latinlerle mücadeleye girişmişler ve ancak 57 yıl sonra, 1261’de eski başkentlerine yeniden sahip olmuşlardı. Ancak Latin hâkimiyeti dönemi İstanbul’un tahrip olmasına sebep olmuş, Latinler şehirden ayrılmak zorunda kaldıklarında şehri yeniden tahrip ederek taşıyabildiklerini Avrupa’ya götürmüşler, taşıyamadıklarını ise ateşe vermişlerdi. İstanbul, Bizans’ın son hanedanı olan Palaiologoslar döneminde bir daha eski ihtişamına kavuşamamış, son Bizans imparatorları şehri imar etmek istemişlerse de Türk kuşatması altında yalnızca surlar içinden ibaret bir şehir devleti hâline düşmüş olan Bizans’ın mali durumu da müsait olmadığından Latin tahribatının yaraları sarılamamıştı. Bunun yanında Bizans’ta Ortodoks ve Katolik mezhebi arasında devam eden dinî tartışmalar sebebiyle 1451’den beri patrik de atanamamış, patriklik makamı dahi boş kalmıştı.

Görüldüğü gibi Latinlerin 1204 ve sonrasında İstanbul’a ve Ayasofya’ya yaptıklarına bakıldığında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethi şehir için bir kurtuluş vesilesi olmuş, fetih günü fethin sembolü olarak Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi yıkılmaya yüz tutmuş olan bu mabedin de ihyasını sağlamıştı. Zira Fatih Sultan Mehmet, kurmak istediği cihan devletinin başkenti yapmak istediği bu şehrin tahrip olmasını istememiş; şehir savaşarak alındığı için İslam hukukuna göre askerin üç günlük ganimet alma hakkına da engel olmuş ve fetihten hemen sonra şehrin imarını başlatmıştı. Çağdaş kaynakların ifadesine göre fetih günü bir yeniçeri Ayasofya’nın mermerlerini sökmek istemiş ve Sultan Mehmet, bu yeniçeriyi azarlayarak mabede dokunulmayacağını söylemişti. Yine çağdaş tarihçi Tursun Bey’in ifadesine göre Fatih Sultan Mehmet fetih günü Ayasofya’nın çatısına çıkarak şehri incelemiş, Ayasofya’nın ve çevresindeki binaların harap durumda olduğunu görünce çok üzülmüş ve meşhur Farsça beytini bu sırada söylemişti: “Perde-dârî mî-küned der tâk-ı kisrâ ankebût, Bûm nevbet mî-zened der kal’a-i Efrâsiyâb” (Örümcek Kisra’nın penceresinde perdedarlık yapıyor, Baykuş Efrâsiyâb’ın kalesinde nevbet vuruyor.) (Tursun Bey, Târîh-i Ebü’l-Feth, haz. Mertol Tulum, İstanbul 1977, s. 64.)

İstanbul fatihi Sultan Mehmet, fetihten sonra artık mülkü sayılan Ayasofya’yı camiye dönüştürerek vakfetmiş, hazırladığı vakfiye ile de bu muazzam mabedin yaşaması için gerekli olan düzenlemeleri yaparak akarlar tahsis etmişti. Bedestan ve Kapalı Çarşı, Ayasofya Camii vakfına ait yerler olarak yaptırılmıştı. (Halil İnalcık, “İstanbul: Bir İslam Şehri”, aynı eser, s. 78.) Böylece Ayasofya, Fatih Sultan Mehmet’in vakfı olarak cami hâline dönüştürülmüş, fethin sembolü olarak asırlarca şehrin ulu camisi, fetih camisi ve merkez camisi sıfatıyla hizmet etmiştir.

Fatih Sultan Mehmet, kendi kurduğu Fatih Külliyesi ve Ayasofya-i Kebir Vakfı (Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı) ile Ayasofya, Fatih ve Vefa nahiyelerinin bizatihi kurucusu olmuş ve vakfın hayır müesseseleri bu nahiyelerin merkezini teşkil etmişti. Aynı şekilde sur dışında Eyüp Sultan Vakfı’yla da Eyüp Sultan semtinin kurucusu olan Fatih, beylerine ve paşalarına da şehrin her tarafında kendi adlarıyla vakıflar kurarak mahalleler oluşturmalarını istemiş, böylece fetihten kısa bir süre sonra İstanbul ilim, irfan, kültür, sanat, inanç, sağlık, sosyal yardımlaşma ve şehircilik alanlarında İslam medeniyetinin en önemli şehirlerinden biri hâline getirilmişti. (Eyüp Sabri Kala, “Fatih Külliyesi ve Ayasofya-i Kebir Vakfı: Hayır Müesseseleri, Hizmetleri, Görevlileri ve Yönetimi”, FSM İlmî Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, Sayı 15, 2020, s. 99-130.)

Fethin sembolü olan Ayasofya Camii, en yoğun olarak Fatih Sultan Mehmet zamanında olmak üzere II. Bayezid, II. Selim, III. Murad I. Ahmed, III. Ahmed, I. Mahmud, II. Mahmud, Abdülmecid ve II. Abdülhamid dönemlerinde defalarca onarım görerek bugüne ulaşmış ve sırasıyla etrafına yapılan medrese, minareler, türbeler, abdesthane, şadırvan, sıbyan mektebi, kütüphane, imaret, hünkâr mahfeli, hünkâr sofası ve muvakkithane yapılarıyla külliye hâline getirilmiştir. Bütün bu ilavelerle sade bir katedralden büyük bir Osmanlı külliyesine dönüşmüş olan Ayasofya Camii, Osmanlı asırları içinde halkın ve devlet adamlarının ibadet için en çok tercih ettikleri cami olmuştur. Padişah, şehzadeler ve diğer önemli devlet adamları vakit namazlarını burada kılar, bayram ve kandil kutlamaları bazen padişah ve diğer önemli devlet adamlarının katılımıyla burada yapılırdı. Ayasofya, resmî geçidin yapıldığı mabetlerden biri idi. Şehrin merkez camii idi. Bu vesileyle görevlileri, korunması, temizliği, gelirleri ve benzeri durumları itibarıyla dikkat çekiyordu. (Ahmed Akgündüz, Said Öztürk, Yaşar Baş, Üç Devirde Bir Mabed Ayasofya, İstanbul 2005, s. 19-21.)

Ve Allah’ımıza çok şükür Ayasofya Camii bugün yeniden ibadethane olmuş, şehrin ve fethin sembolü olan bu tarihî mabet 86 yıl aradan sonra ibadete açılarak asli kimliğine kavuşmuştur. Fethin sembolü olan Ayasofya Camii Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesindeki şartlara uygun olarak ilelebet yaşasın inşallah.