Makale

İRADENİN CELLADI

İRADENİN CELLADI

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU

Zihinleri, hayatları altüst eden bir çözülme, tahrip, yıkım ve şiddet çağında yaşıyor olduğumuz gerçeğine itiraz edenin olacağını sanmıyorum. Manipüle etme, gevşetme ve ardından yok etme becerisi yüksek tuzaklarla dolu bir çağın içindeyiz ama adına “uygarlık çağı” deniyor. Bu çağın teknik ilerlemeleri hayatı otomatizmin sözde daha mükemmel geleceğine doğru sürüklerken aslında insanın şahsiyetini her geçen gün daha fazla eziyor, kabiliyetlerini biraz daha köreltiyor. Şahit olduğumuz şey bir yanda makinenin inanılmaz bir hızla yükselişi ise diğer yanda insanın aynı süratte dibe doğru çöküşüdür. İnsana ait değerleri günbegün çürüten bu çağa “uygar” sıfatını yakıştıranlar kimler dersiniz? Siyahi Floyd’un ensesine çöküp nefesini kesen ırkçı nefreti perde arkasında pohpohlayanlar ve sayısız nice kötülüğü yeryüzünde yayanlar kimlerse, gözümüzün içine baka baka bize bu çağ “uygar” diyenler de yutturanlar da onlar.

Canlı şahidi olduğumuz dramlar, korkunç olaylar açıkça gösteriyor ki insanoğlu, insani değerleri ters yüz etmiş bir bilim ve teknolojinin gölgesinde, makine yağının genzi yakan kesif kokusunun verdiği sarhoşlukla hayatın anlam referanslarını teker teker terk ediyor. Derisini sıyırıp atan bir yılan gibi şahsiyetini ve kimliğini giydiren bütün değerlerini birer birer çıkarıp fırlatan insanoğlu neredeyse son üç asırdır diline pelesenk ettiği bir “ilerleme” kavramı eşliğinde her türlü ilkellik, yabanilik ve vahşiliğin dibine dibine vuruyor. İlerleme türküsünün terennüm edilmeye başlandığı Aydınlanma günlerinden bugüne insanlık sayısız işgal, kitlesel katliam ve savaşa şahit oldu. Sadece iki büyük dünya savaşında yaklaşık 90 milyon insan öldü. Bu tablo ortadayken “Kim ve ne adına, neler pahasına ilerleme?” diye sormadan edemiyor insan.

Özgürlüğünü ve aklını insana iade ederek onu mükemmel kıldığını her fırsatta yüzümüze höyküren sözde “uygar” çağın mevcut dünya manzarasına dikkatle bakanlar gelinen noktanın insanlık adına iddia edildiği gibi bir ilerleme mi yoksa derin bir hüsran mı olduğuna karar vereceklerdir. Ben gördüğümü söyleyeyim. Sözde uygar çağın, insanı mükemmelleştirme iddiası gerçekte içi türlü şeytaniliklerle dolu tam bir Pandora kutusudur. Yunan mitolojisinde insanlardan öç almak isteyen Tanrı Zeus’un, içine kötülükleri sakladığı bu kutu (aslında bir kavanoz) kötülerin elinde dolaşıyor. Bu kötüler, dışına “uygarlaşma” etiketi yapıştırdıkları bu kutunun kötülüklerini gittikleri her yere yayıyorlar. İçinde neler mi var? İşgalden ırkçılık ve köleliğe, ekonomik sömürüden din sömürüsüne kadar ne ararsanız var. Kötülüklerini rahatça yayabilmek için öncelikle iradeleri esir alıp zihinleri kalıba sokuyorlar, zevkleri belirleyip biçimlendiriyorlar, ideolojiler üretip dayatıyorlar, inançları sulandırıp buharlaştırıyorlar, geleneksel kurumları gevşetip etkisizleştiriyorlar. Özgürlük, özerklik ve özgünlük vaadiyle kandırdıkları “özne” insanı köksüz, evsiz barksız, parçalanmış, sıradan bir kişiliğe dönüştürüp keskin kimlik krizleriyle yüz yüze bırakıyorlar.

İnsana, topluma ve değerlere karşı kıyama durmuş kötüler güçlerini tek bir amaç için birleştirdiler: Var olan her şeyi yok etmek. İngiliz düşünür Terry Eagleton’ın da söylediği şey budur: “Kötülerin, hayatın sürdüğü gerçeğine karşı yapabilecekleri tek şey yok etmektir. Tanrı’nın yaratma eylemini tersine çevirerek ondan intikam almaya çalışırlar.” (Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme, Çev. Ş. Bezci, İletişim Yay., İstanbul 2017, s.58.)

İstismar şebekeleri

Bu kötüler kendi içlerinde kollara ayrılırlar, bunlardan biri de örgütlü istismar şebekeleridir. Bunlar kandırdıklarını sorgusuz ve sınırsız itaat düzeneğinin bir “garip/adsız” üyesi yaparken arkalarında arazide önlerini açan bir entelektüel ve medya grubu ile istihbarat örgütleri var. Bütün bu mekanizmayı ve dişlilerini fonlarıyla ayakta tutan bir avuç küresel zenginler grubunu zikretmezsek takım eksik kalır. Bu kötüler güruhu ellerindeki güç ve imkânlarla geleneksel aile ve toplum yapılarına saldırıyorlar, ahlâkın normlarını ters yüz ediyorlar, cinsel sapkınlıkları normalleştiriyorlar, inançları sarsıyorlar, kölelik ve ırkçılığı körüklüyorlar, işgal ve savaşları sıradanlaştırıyorlar. Yaptıkları şey nefret ve nifakın tohumlarını her yere serpmek. Çırılçıplak bir hiçlikten gelip nihayette hiçliğin dipsiz çukuruna geri döneceklerini sanan ve hayatı tarifsiz bir hırsla kavrayan bu şeytansıların kafaları yalnızca hinliğe ve insanlığa ihanete çalışıyor. Yeryüzü nüfusunun tamamını denetleyecek çok yönlü ve küresel bir zihin kontrolü için klinik laboratuvar deneyleri yaptırıyorlar, projeler ürettiriyorlar. Para ve kaynak dertleri yok çünkü dünyanın para musluğunu onlar kontrol ediyor. Ta eski zamanlardan beri para ve altın kimdeyse güç onundu, “efendi” oydu, şimdi de öyle. Para kimdeyse o daha soylu ve daha güçlü!

Bu ihanet çetesi önemli bir manipülasyon ağı olarak internetin siber dünyasını da sayısız çeşitlilikte tuzakla doldurdu. Bu süper hızlı bilgi ağını kullanan yeni neslin bilgiyi bu ağın dışında bulmasına izin vermiyor. Yiyecek ve giyim sektöründen para ve finans sektörüne, enerji sektöründen kamu sektörüne kadar pek çok alanı denetleyen bu dipsiz siber dünya sayesinde dini de denetliyor. Hedefi ise yepyeni bir insanı üretmek. Tanrı’sını elektronik perdenin ardına gizlediği, bedenini ve zihnini çaldığı, ruhunu parçaladığı, beynini uyuşturup zombileştirdiği bir “yeni insan” inşa etmeyi amaçlıyor. (Jim Keith, Beynimizi Nasıl Yönetiyorlar?: Zihin Kontrol, Kriminal Kitaplar, İstanbul, s. 307 vd.)

Bu hedef doğrultusunda beyinler yıkanıyor, zihinler manipüle ediliyor, zihin kontrolü gibi pek çok yöntemle zihinler boşaltılıp yeniden dolduruluyor, doğru ve yanlış arasını ayırma melekesi felç ediliyor. İnce, üstü kapalı mesajlarla algıları değiştiriyor ve yönlendiriyor, hafızaları siliyor, zihinsel düşünme ve üretme kabiliyetini devre dışı bırakıyor. Hesapsız, sınırsız, ahlâksız ve hatta vicdansız denetim mekanizmalarının eşliğinde sosyal planlamacılara nüfus planlamaları tasarlatıyor, çünkü kaynakların “ıskarta hayatlar” tarafından sorumsuzca heba edildiğine inanıyor. Sadece emredileni yapacak bir robot toplum inşası için var gücüyle geceli gündüzlü çalışıyor.

Dinin istismarcısı

Bu örgütlü küresel istismar organizasyonunun alt kollarından biri olan din istismarını da aynı şekilde bu konuda eğitimli, uzmanlaşmış şebekeler yürütür. Bunlar ailelerinden ve arkadaş gruplarından soğuttukları, kişiliklerini çözdükleri gençleri aidiyet ve hislerinden de soyarak kendi istismarcı kültlerinin fanatik müritleri hâline getirirler. Onları mutlu ve ideal bir gelecek vaadiyle ait olduğu ekosistemden koparır, kendi doğal ortamından yalıtır ve kendi kapalı devre denetim mekanizmalarına hapsederler. Okumalarını, düşünmelerini, sorgulamalarını katı kurallarla sınırlar, ellerine verilenle yetinmelerini tembihlerler. Onlara “bukalemun eğitimi” verirler; davranış değiştirme, eskiyi inkâr, ortama uyum sağlama, algıyı besleme, zihni çarpıtma, yapay kişilik oluşturma gibi çeşitli temel tekniklerin kobayı olarak kullanırlar. Gerçekle sahteyi birbirine boca ederek sahte gelecek senaryoları kurgular. Bütün bunlar onları zihinsel olarak bir arada tutmanın yollarıdır.

Nurettin Topçu’ya göre din, hem zekâ hem duygunun üstünde bir irade hadisesidir; din, insanın iradesini Allah’ın iradesine bağlayan bir harekettir. Allah’ın iradesine teslim olmak, insanın kendi iradesinden vazgeçip “deruni bir baş dönmesi”nin kucağına kendini bırakması anlamına gelmez. (Nurettin Topçu, İradenin Davası, Hareket Yay., İstanbul 1968, s. 67-68.) Buna göre, din, Allah ile insan arasında canlı bir ilişkidir. Bu ilişki kişinin özgür, sorumlu, aklı başında, iradesi kendi elinde bir fert olmasını gerektirir. Hâlbuki istismarcı için bunlar asla olmaması gereken şeylerdir. O, ağına düşürdüğüne şu telkini verir: “İradeni ve aklını bana teslim edeceksin, senin irade etmene, aklını kullanmana, düşünmene gerek yok. Senin için en iyisini düşüneceğimden emin olabilirsin. Kendini ailenden, çevrenden koparacaksın; kimliğinden, aidiyetlerinden, bağlarından ve doğru bildiğin şeylerden zihnini ve bedenini tamamen arındıracaksın. Bundan böyle senin ailen ve çevren benim; sana yepyeni bir kimlik vereceğim, aidiyetin ve sorumluluğun yalnızca bana olacak. Sana kuralları ben koyacağım, ben ne dersem onu yapacaksın. Şimdi ver ellerini bana ve yum gözlerini. Nereye gittiğimizi, neyi niçin yaptığımızı sakın sorma. Aradığın hakikatin anahtarı bende, ben senin tek hakikat rehberinim. Seni ona benden başkası ulaştıramaz. Bu kutlu yolculukta kendini bütün benliğinle bana teslim et. Seninle ilgili her türlü tasarruf ve yetki bana aittir. Allah ile arandaki tek aracı benim. Bunu sakın unutma! Eğer cenneti istiyorsan peşimden asla ayrılmayacaksın.”

Din istismarcısı Allah’ın iradesi ile kulun iradesi arasındaki bağlantı hatlarını böylece keser. Bu, insan için güç ve enerji kaynağını yitirmek, karanlıkta kalmak demektir. İstismarcı hayat, ışık ve enerji kaynağından mahrum ettiği ruhu kendi titrek mumuyla avutmaya soyunur. İradesini yok edip kendisine bir emir eri kılmak istediği kimsenin ruhunun içini boşaltır, onu kısırlaştırır. Aklını kullanmasını istemez. Şahsiyetini mayalayan tüm özellikleri ondan çekip alır; benliğini ve kimliğini besleyen tüm mukaddesatını (din, ahlak, dil, soy, vatan, bayrak, tarih, kültür, gelenek, örf vb.) inkâr ettirir. Hatta onu ülkesine ve insanına karşı isyana bile kışkırtır. Dinî ve millî olan ne varsa elinden alır. Bilir ki dinî olanın istismarı ile millî olanın istismarı birbirini tamamlar. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Onun eline tutuşturduğu her şey sahtedir; vadettiği cennet de tıpkı çöldeki serap gibi sahtedir.

Sonuçta, din istismarcısı iradenin celladıdır. İradesini öldürdüğü, aklını ipotek altına aldığı kişinin şeytanı oluverir. Kendisini yetiştiren ve besleyen efendilerine, iradesini katledip aklını esir alacağı yeni kurbanlar aramak için hep tetikte ve ayaktadır. Gözleri fıldır fıldır arayıştadır.

Yukardan beri anlatmaya çalıştığımız böyle bir istismarcı tipolojisinin gerçek hayattaki örneklerini merak edenler mutlaka vardır. Bir örnek mi? Öyleyse, sözde “uygar” çağda zavallı Floyd’un ensesine çöken ırkçı caninin sözde “uygar” efendilerinin kendi topraklarında besleyip kol kanat gerdiği şahsa ibretle baksınlar.

Fazla söze ne hacet!