Makale

BELKİ BEN O’YUM

BELKİ BEN O’YUM

Dilara Tekin

Edebiyat Öğretmeni

Okuldaki ilk günüm dâhil, diğer çocukların aksine, okuldan eve dönmek istemezdim. Diğer çocuklarla beraber bir gün ben de ağlamıştım fakat annemi özlediğim için değil aksine okula tek başıma gidip gelebilmek için. Beslenme çantamı savura savura tek başına çıktığım o yokuş, büyük bir zafer kazanmışım hissini içime doldururdu, henüz yaşım altı. Balkondan el eden annemi görmek, oyunu tamamlamak gibiydi. Yokuşu her çıkış, büyümeye yaklaşmaktı.

Okuldan eve dönmeme isteği, değişen ve giderek daha karışık hâle gelen hayatımızla devam etti. Tatilleri sevmez, okul çıkışındaki bütün etkinlik ve etütlere notlarım hayli yüksek olmasına rağmen tekrar tekrar katılırdım. Okulla süren bu sımsıkı bağ, ortaokul ve lise çağlarımda da devam etti. Sınıf başkanı, okul başkanı, yarışmalar... Her türlü organizasyon ve toplanma benden sorulur, bana sorulur, sözüm geçerdi. Okula girer girmez her koldan bir selam gelmesi, kantine giderken yanıma uğranıp isteğimin sorulması, dışarı çıkmadığım zaman yanıma kadar gelinmesi içimde bir yerleri doyururdu.

İlkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye geçerken bütün son senelerimde hüzünlüydüm. Unutulma, bağların seyrelmesi ve giderek kopması ihtimali beni öyle yaralardı ki göğsümde derin bir ağrıyla uyuyup uyanırdım.

Okul, benim evimdi.

Ayrı bir anne baba, zorunlu olarak çok uzun saatler çalışan bir anne; uzun, koyu, kaba yalnızlıklar... Bütün bunlara rağmen hep neşeli bir çocuktum. Belki öyle olduğuma önce kendimi sonra herkesi ikna ettiğimden... Okulda çok keyifli ve mutlu bir evim olduğu zannına kapılırlardı, bunu bozmaz, uzun açıklamalar da yapmazdım.

Fakat korkulu birkaç rüyam vardı. Tebrik edilmesi gerekecek işler yapmış olmak, ezkaza bir yarışma kazanmak… Hâliyle velimin okula davet edilmesi. Oysa velim gelemezdi. Zaten ben velime çoğu zaman bunları iletmezdim bile. Yorgunluktan kapıyı zar zor açan bir anneye, okuluma gel, demek bana çok ayıp gelirdi. Bunun yerine, iyi geceler, derdim.

Şimdi öğretmenim. Hayırlı sabahlar, diyorum her sabah bir sınıfa girip. Onlara baktığımda çekip çıktıkları kapıların hikâyelerini okuyorum gözlerinde. İnsan binbir çeşit, hâliyle öğrenciler de öyle. Neyi neden yapıyorlar, bilemezsiniz. Bu bilememe hâli, ellerimde incecik camdan yapılma bir vazoyla dolaştığımı hissettirir. Mesela soramam, baban ne iş yapar, diye. Bu büyük bir sorudur, sesim yetmez. Dese ki kalkıp, öğretmenim benim babam yok, bunu dinlemeye yetecek kulağım yok.

Talebe yetiştirmek, hassas bir iş olduğu için küçük harflerle konuşmaya başlamak gerek. Bundan adam olmaz, demek bizi insanlıktan çok uzak yerlere götürüp bırakıyor. O çocuğun, çekip çıktığı kapıyı bilmiyoruz. Gece nasıl uyuyor, sabah onu kim uyandırıyor? Belki senelerdir kızarmış ekmek kokusuna uyanmadı. Belki korkunç rüyalar gördüğünde koşup sarılacağı biri olmuyor. Bazı çocuklar anne babasıyla yaşamalarına rağmen yalnız büyürler. Ebeveynlerin topluma çizdiği resim ile evlerindeki resim her zaman birbirini tutmaz. Ve maalesef o çocuk, bu iki resim arasındaki farkı anlamaya çalışırken derste camdan dışarı biraz uzun bakabilir. Mutlu bir ev, mutlu bir uyku ve sofra. Eve döndüğünde konuşabilecek bir yüz bulmak, kaç denizi kımıldatır çocuğun içinde? Peki ya duvardaki gölgelerden korkarken sıkıca yumduğu gözleriyle bakıyorsa sabah sana. Bilemeyiz, bilemezsin, bilemem. Evet, hepsi birer ihtimal. Her şeyin yolunda olduğu bir yerden gelip olmadık şımarıklıklar da yapıyor olabilir. Olabilir. Peki, ya aksi oluyorsa? Ya kendine minik elleriyle bir dünya kurmaya çalışıyorsa?

Ben o minik dünyayı okulda kuramasaydım, evde dağılmış olan bütün düşlerimi kara tahtanın büyüsüyle iyi etme imkânı bulamasaydım nasıl biri olurdum? Öğretmenim başımı okşamasaydı, bana sevginin güzelliğini öğretmeseydi, yediğim meyveye kadar sormasaydı başarabilir miydim?

Okul, benim kalp tamirhanemdi.

Bütün malzemeleri cömertçe bana sunan gülen yüzler, içime bir ses iliştirdi. Yaşamaya değer, diye bir ses. İnsanı gıdıklayan, kımıl kımıl eden bu ses, kendime inanmamı sağladı. Kendime, sevgiye, sevmekle her şeyin iyileşeceğine... “Yumuşak sertten güçlüdür.”e. Hiçbir çocuk, kötülükle gelmez dünyaya. Onu sertleştiren; sevgisizlik, yalnızlık, umutsuzluktur. Ona yardım edin. Kızmadan evvel, burnunuzu kıvırmadan evvel, çocuğunuzu yamacınıza çekmeden evvel, o diğer çocuk için de endişe edin. Sinirlerinizi bozan, sabrınızı zorlayan, yarınlar için umut barındırmayan o çocuk, ben’imdir belki de, kim bilir?

Bana merhamet edin. Uzatın ellerinizi... Yaşamaya beni inandıracak kadar kuvvetli tutun. Kötüye teslim etmeyin beni, sevmeyi öğretin. Kim bilir, ben sevgiyle büyürsem öğrencilerinin başını tek tek okşayan bir öğretmen olurum. Eve onların dertleri ile giren, kalbine her bir yüzü nakşeden, dualarına onların geleceğini ekleyen. Bakın, ne çok şeyi bilemiyoruz. Gelin biz iyisi mi, bütün ihtimallerin bizi beklediğini bilelim. Elimizi belimize koyup parmak sallamadan evvel okulu ev, kendisine kalp tamirhanesi yapan nice çocuğa gülümseyelim birlikte. İnanın, o zaman daha güzel olacak dünya…