Makale

FIRTINADA UYUYABİLİR MİSİNİZ?

FIRTINADA
UYUYABİLİR MİSİNİZ?

Bir çiftçi fırtınası çok olan bir tepede çiftlik satın alır. İlk işi bir yardımcı aramaktır. Ama ne yakınındaki ne de uzaktaki köylerden hiç kimse onunla çalışmak istemez. Çalışmak için müracaat edenlerin çoğu da çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçer. Üstelik “Burası pek fırtınalıdır, siz de burada oturmaktan vazgeçseniz iyi olur.” der işi kabul etmeyenler.

Nihayet, çelimsiz, orta yaşlı bir adam işi kabul eder. Çiftlik sahibi adama; “Çiftlik işlerinden anlar mısın?” diye sorar. “Sayılır.” der adam. “Fırtına çıktığında uyuyabilirim.” Çiftlik sahibi, bu alakasız sözü biraz düşünür, sonra çaresizlikten üzerinde durmayıp adamı işe alır.

Haftalar geçer. Adamın çiftlik işlerini gayet düzgün yürüttüğünü görerek içi rahatlar. Ta ki dehşetli fırtına gecesine kadar. Bir gece yarısı fırtınanın uğultusuyla yatağından fırlar, yardımcısının yanına koşar. “Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Bu fırtına her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.” Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldanır: “Boş verin efendim, gidin yatın! Ben size fırtına çıktığında uyuyabileceğimi söylemiştim.” Çiftçi adamın bu rahat ve umursamaz tavrı karşısında çılgına döner. “Ertesi gün ilk işim bu adamı işten kovmak olacak.” diye düşünür.

Çaresiz bir şekilde dışarı çıkarak saman balyalarına koşar. Fakat o da ne? Saman balyalarının birleştirilmiş, sıkıca bağlanmış ve üzerlerinin muşamba ile örtülmüş olduğunu görür. Hemen ahıra koşar. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı da sıkıca kapatılmıştır.

Tekrar evine yönelir, evin kepenklerinin de tamamı kapalıdır.

Hayli rahatlamış bir hâlde odasına döner ve yatağına yatar. Fırtına uğuldamaya devam ederken çiftlik sahibi işe aldığı yardımcısının sözlerini mırıldanır:

“Fırtına çıktığında uyuyabilirim.”

“Allah işini güzel yapanları sever.”

“İşini güzel yapmak” Allah Teâlâ’nın bedenimize ve ruhumuza koyduğu güzellik ve estetik cevherinin hayatımıza yansımasıdır. “Ahsen-i takvim” olarak yaratılan insanın, bu doğrultuda ilerleyebilmesi için önüne hedef olarak konulan bir düstur adeta. Ve bu gerçek bize belki de Kur’an’ın en çok okunan surelerinden biri olan Mülk suresinde yaratılış gayesi olarak hatırlatılır: “Hanginizin daha güzel davranışlarda bulunacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır Allah Teâlâ.”

Hepimiz çok farklı roller ve sorumluluklar ile hayatımızı devam ettiririz. Günlük hayatımızda ve sosyal ilişkilerimizde sahip olduğumuz her rol, üzerimize aldığımız her iş, karakterimizin ve güzel ahlakın tecessüm hâlidir âdeta. Ziya Paşa’nın “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” dizeleri, bu görevlerimizi yerine getirirken, sözlerimizden önce ortaya çıkardığımız eserlerin aslında bizi tanımladığını veciz bir şekilde ifade eder. İşini en güzel şekilde yerine getirenler Muhsinler olarak tanımlanır Kur’an-ı Kerim’de. Yalnız ibadetlerle ilgili konularda değil, hayatımızın her alanında, bütün söz ve işlerimizde değişmez bir tavır olarak karşımıza çıkar bu üstün davranış.

Hiç şüphesiz bu konuda rehberimiz, en büyük örneğimiz peygamberimizdir. Üzerine aldığı işi en güzel şekilde yapan, sadece sözleriyle değil, davranışları ile de bize örnek olan Peygamberimiz henüz 18 aylık olan sevgili oğlu İbrahim’i gözyaşları ile toprağa verirken o acılı anlarında unutulmayacak bir hayat dersi verir bizlere. Hüznü kalbindedir ama gözünden dökülen yaşlara da engel olamaz kabristanda Peygamber Efendimiz. Orada bulunanlardan birinin hayretle karışık “Allah’ın Resulü olduğun hâlde sen de mi ağlıyorsun?” sorusuna kendisinin de bir insan olduğunu hatırlatır. “Göz ağlar, kalp hüzünlenir” der Rahmet Elçisi. Bu derin acının içinde oğlunun kabri başındayken kerpiçlerle örtülen mezarda bir açıklık görür. Hemen açık kısmın kapatılmasını ister. Etrafındaki sahabeler merak edip bunun sebebini sorunca verdiği cevap, kalite, iş ahlakı ve estetiğin her zaman ve mekânda hayatımıza nasıl ve niçin dâhil olması gerektiğini anlatan ibret verici bir söz olarak girer:

“Bu ölüye ne fayda verir ne de zarar. Ancak hayattakilerin gözüne hoş görünür. Biriniz bir iş yaptığında onu en güzel şekilde yapsın. Zira Allah kişinin işini sağlam yapmasından hoşlanır.”

Kalite ve estetiğin hayatımızın merkezine oturması gerektiğini ifade eden en değerli tavsiyelerden biridir bu cümleler. Üstelik bir baba için yaşanabilecek en zor ve acılı günde, taviz verilmeyen bir ilke. Belki de tavsiyeye uyduğumuzda kazanacağımız, hayatımızdaki büyük dönüşümün başlayacağı ilk ve en önemli yerdir burası.

Peygamber Efendimiz’in yanında, onun tavsiyeleri ve gözetimi altında yetişen sahabeler arasında da görürüz bu bilinci. İşini sağlam yapan insanlarla nasıl mesafe kat edileceğini Hz. Ömer şu örnekle ne güzel hatırlatır bize: Hz. Ömer bir gün yanındakilere Allah’tan bir şey istediğinizde kabul olacağını bilseniz en çok ne isterdiniz? diye sorar. Kimi bir ev dolusu altın, bazıları çok para, bir kısmı da mücevher ister. Amaçları bellidir. Bu altınları, mücevherleri Allah yolunda harcamaktır niyetleri. Sıra Hz. Ömer’e geldiğinde isteği diğerlerininkinden çok farklıdır. “Ben şu ev dolusu Ebu Ubeyde, Muâz b. Cebel ve Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim gibi adamlarım olmasını ve onları Allah’ın adını yüceltmek için görevlendirmeyi isterdim” şeklinde olur cevabı. Hz. Ömer’in arzusu, üzerine aldığı görevleri liyakat, ehliyet, emanet bilinci ile en güzel şekilde yerine getiren kişilere duyulan özleminin bir tezahürü olarak yansır zihinlere.

Bir uyarı

İşimizi güzel yapmak sadece insanlar bize iyi davrandığında ya da onlardan güzel bir karşılık gördüğümüzde yansıtacağımız bir davranış değildir. Kişinin her şart ve durumda kendine yakışanı yapması, kendisi için edindiği bir prensibi ortaya koymasıdır. “İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, zulmederlerse, biz de zulmederiz.” diyen zayıf karakterli kimseler olmayın.” (Tirmizi, Birr 63.) uyarısında bulunur Peygamber Efendimiz bize. Bilakis, insanlar iyilik yaptığında bizim de iyilik yapmamızı, kötülük yaptığında ise onlara zulmetmememizi ister. Zulmetmemeyi başarabilmek, “kendimizi kontrol etmek ve güzel bir iş ortaya koymak” demektir çünkü.

Pek çok işi yarım yapmak mı, az işi tam ve güzel yapmak mı?

Herkes her işi en güzel şekilde yapamaz. Bir konuda çok iyi olmak, bizi her konuda iyi olmaya götürüyor ve en ufak başarısızlıklara tahammül edemiyorsak, öncelikle insan olmanın sınırlarını zorladığımızı fark etmemiz gerekir. Hangi işte en iyi isek o işi yapmak ihtisasa hürmettir.

Her şeyi bilemeyiz, her işi yapamayız ama her ne yapıyorsak onu en güzel şekilde yapabiliriz.

Tıpkı şairin dediği gibi: Tepede bir çam olamıyorsan vadide bir çalı ol, ama en iyi küçük çalı derenin kenarında sen ol.

Ağaç olamıyorsan, çalı olamıyorsan eğer, bir parça çimen ol, mutlu olsun yanında durduğun yol.

Alabalık olamıyorsan, bir levrek ol sadece, ama en canlı levrek sen ol gölde.

Hepimiz kaptan olamayız, tayfa da olmalıyız, bir yer var burada, iş büyük de olabilir küçük de.

Bize en yakın görevi yapmalıyız, yol olamıyorsan bir patika ol sadece,

Güneş olamıyorsan eğer yıldız ol, kazanıp kaybetmezsin nasılsa büyüklükle, her neysen, en iyi sen ol!