Makale

KORONA BİZE NE SÖYLER?

KORONA BİZE NE SÖYLER?

Unutulmaz dönemlerden geçiyoruz: Şairler şiirini yazacak, müzisyenler bestesini; yapımcılar filmini çekecekler, sosyologlar sosyal etkilerini, psikologlar psikolojik sonuçlarını yazacak. Tüm olan bitenler karşısında sarsılan, hastalanan, sevdiğini kaybeden, binbir endişeyle tasalanan insanoğlunun yaşadıklarını en iyi din anlamlandırabilecek.

Cenab-ı Hakk “…Olur ki bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216.) buyuruyor. Size şer gözüken hayır, hayır gözüken de şer olabilir buyuruyor. Ve amenna, Allah bilir, biz bilmeyiz. Ölene kadar bir öğrenme zincirinin içinde olacağımızı, ne kadar istesek de zirvenin yalnızca O’nun zatına ait olduğunu biliyoruz. Yaşadığımız her gün, en güzel böyle anlam bulurdu. Yaşadığım her şeyi “bir mektep” kabul etmem böyle mümkün olurdu.

Hiçbir şey mutlak kötü değildir müminin aynasında: “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6.) Bu ayette “zorluk” kelimesi, “marife” olarak yani belli bir anlamda gelirken; “kolaylık” kelimesi “nekra” yani Arap gramerine göre “en az iki kolaylık” ifade eden formda gelmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili.) Yani her zorluktan sonra değil; bilakis zorlukla aynı anda en az iki kolaylık vardır. En az iki kolaylık vardır, belki çok daha fazlası.

Hoşumuza gitmeyen zorluklar, hoşumuza gidecek nelere gebe olabilirler? Görmediğim bir şeyi görmem için bakış açımı değiştirmem gerekir. Yalnızca yirmi yıl önce web teknolojilerinin bu kadar ilerleyeceğini söyleseler neler hayal ederdik mesela? En çok izlenen videoların, uzaktan öğretim atölyeleri ve ders videoları olacağını düşünürdük. Ama öyle olmadı. Bakım videoları izlendi; şartları zorlayan sunum fikirleri beğenildi. Daha küçük şeylere daha büyük vakitler açmayı öğrendik aslında. Anlamsız şeylere giderek daha büyük anlamlar yükledik. Bu dünyanın ilüzyonlarına kapıldık, kendi hayatımızda memnuniyetsizlikleri büyüttük. Kolayca para harcayabilenler, bu mecrada en çok ilgi çekenlerdi. Bunu fark edince büyük seyirci kitlelerinin önünde daha da kolay para harcar oldular. Biz ise onları izlerken daha küçük şeylere daha büyük değerler addediyorduk. Evlerimize çok uzaktaki her türlü hayatın açık bırakılan kapısından gördüğümüz, tamamen dünyevi yaşamlara şahit olduğumuz için o küçük şeylerle mutlu da olamıyorduk. Neyin önemli olduğunu gördük sonra birden.

İnancımıza aykırı olmasına rağmen ekran karşısında seyrettiğimiz şeylerin çıtasını her gün biraz daha aşağı düşürüyorduk. Gün geldi, günahta ısrar edenlerin hidayetleri için dua etmemiz gerekirken onlara güler hâlde bulduk kendimizi. Derken nasıl da gördük dünyanın tümüyle kapalı bir sistem olduğunu. Dünyanın bir ucundaki görünmez bir kötülüğün sanki yan odamızdaymışçasına hızla bizi bulduğunu. Birbirimize tümüyle organik bağlarla bağlı olduğumuzu. Bir kötülüğün yalnız iken yapılmasının veya yalnız bir kişi tarafından yapılmasının, o kötülüğü var etmeye ve bulaştırmaya yettiğini… Tıpkı bir virüs gibi: Gözle görünmeyen bir virüs. Ve gözle görülebilen hiçbir ahlaksızlık, hiçbir surette komik değildi.

Yine hayvanları dünyanın bir ucundan getirip yüz metrekare yere yerleştirir miyiz, “çocuklarımız görsünler” diye? Yunusları okyanuslardan alıp havuzlara sıkıştırır mıyız? Sirklere götürür müyüz çocuklarımızı mesela? Kendi canımız istiyor diye, kendi çocuğumuz hayvanları kitaplardan, ekranlardan görmesin, canlısını görsün diye kıyacak mıyız başka hayatlara? Eğlenebilecek miyiz başkalarının acılarına rağmen?

Hedonizme kapılmıştık. Ölümün bir son olduğuna inanan insanların, bu dünyadaki her anı “bir haz” ile doldurmazlarsa zararda olacaklarına inanan bir akım, bir virüs gibi dünyanın bir ucundan gelip saldırmıştı Anadolu irfanımıza. Bu akım, “sadece ben” diyerek yaşlı bakım evlerini (huzur evi değil), yetimhaneleri dolduruyordu. “Bir kez” ve “son kez” yaşanan bir hayat için kendine her şeyin en iyisini layık görüyordu.

Ayet şöyle buyuruyordu: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) Biz de bu dünyada, kendimiz için değil, her koşulda O’na kulluk etmek için vardık. Sağlıkta şükür, hastalıkta hamt, hatada tevbe istiğfar, “an”da dua. Her şey bizi O’nunla buluşturmak için bir vesile olmalıydı aslında. Bir kahve dumanıyla uçup gidecek hazlar için değil.

Bütün hazlar durdu şimdi. Bütün giysiler pijama oldu, bütün ayakkabılar dolapta, bütün çocuklar montu olmadığı için dışarı çıkamayan çocuklarla aynı camdan izliyor dışarıyı, tüm montlar grevde. Her işini yaptıran değil yapabilen ferahlıyor. Herkes aynı ortak paydada, kendi hayatıyla yüzleşiyor. Müziği hiç kapatmadan, filmleri hiç durdurmadan, kitaplara hiç ara vermeden, telefonları hiç susturmadan kaçacak mıyız kendimizden yine? Ya da şöyle sormalıyım: Kaçabileceğimiz bir yer kaldı mı?

“Bize de bu yüzyıl düştü.” deyip tüm suçu devirebileceğimiz bir mefhum arıyoruz. Etiyopya’daki, Sudan’daki yokluktan başka bir şeye şahit olmamış milyonlarca Müslüman için de “Onlara da bu yüzyıl düştü.”, “Bu zengin yüzyılın akıl almaz fakirliği düştü.” mü diyorduk? Ya da geçmişteki onlarca koronasız yıllarımız için “Çok şükür, bize de bu yüzyıl düştü!” diyor muyduk? “Hâkim” olan Rabbimiz bizi, bu yüzyılda yarattıysa bizim için en uygun olan odur. Çünkü O, bizim bilmediklerimizi bilir.

Ağaçlarda sürgün veren taze daldaki pembe çiçeğin de özgür gezen kedilerin de umrunda olmayan, şehri kuşlara, hayvanlara teslim eden, havamızı, suyumuzu, toprağımızı temizleyen bir virüs. Bencillik düşmanı virüs. Kendinden kaçmak için hızlıca koşan insanoğlunu yavaşlatan virüs.

Pek çoğumuz evdeyiz, pek çoğumuz sağlıklıyız, çorbamız kaynıyor, teknoloji sayesinde pek yalnız sayılmayız. Online derslerle nerelerden buluşuyor, sosyal medya ile yalnızlığımızı gideriyoruz. Hangi hikmete binaen izin verdiğini düşünmek için ne çok vaktimiz var. Mesaj kutumuza düşen mesajları alacak mıyız?