Makale

HER NEFESİN KIYMETİNİ BİLMEK

HER NEFESİN
KIYMETİNİ BİLMEK

Salgın hastalıkla haftalar süren ölüm kalım mücadelesinden sağ salim kurtulan doktor, “En önemli şeyin nefes almak olduğunu anladım.” diyordu gazeteye verdiği beyanatında. Salgına yakalananların nefes almakta çektikleri sıkıntıya şahitlik edince her nefesin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Esasında alıp verdiğimiz her nefes, ömür sermayemizden kopup giden ve bir daha geri gelmeyecek olan anlarımızdır. Nefeslerimizin sayılı olduğu ve her nefesin bizi ölüme bir adım daha yaklaştırdığı gerçeğiyle yüzleşmenin ise tam zamanıdır. Hesap günü gelmeden kendimizi hesaba çekmemiz (Tirmizi, Kıyame, 25.) gerektiğini bizlere hatırlatan Efendimiz’in (s.a.s.) buyruğunu bu salgın günlerinde daha iyi idrak edeceğimizi düşünüyorum.

İnsan alışkanlıklarının esiridir: Her gün yaptığı işler, geçtiği yollar, gördüğü insanlar zamanla bir rutine dönüşür. Hayat, üzerinde fazla düşünmeden yaşanan alışkanlıklardan, rutin yapılan işlerden ibaret hâle gelir. Alışkanlıklarıyla kuşatılan insanın iç dünyasında bir muhasebeye girmesi zorlaşır. Çoğu hayat, neden burada olduğunun ve öldükten sonra nereye gideceğinin muhasebesini yapmadan yitip gider. Hâlbuki insan için hayat, dünya işlerini yetiştirmekten ve rutinin içine dalıp gitmekten daha büyük anlamlar taşır. Bazen kaybettiğimiz bir yakınımız, düçar olduğumuz bir hastalık ya da bozulan işlerimiz, bizi hayat muhasebesine götürür. Bunlar rutini bozan, düzeni tersine çeviren ve bizi kendimizle yüzleşmeye götüren amiller olabilir.

Esasında Hak Teâlâ’nın bizi içsel muhasebeye götüren ayetlerini her yerde görmek mümkün. Kâinatın düzeni içinde, düzenimizin bozulmasını beklemeden onları idrak edebiliriz. Hz. Mevlana buz hikâyesiyle eğer basiret gözüyle bakarsak çevremizdeki uyarıcıları fark edebileceğimizi işaret ediyor; sıcak bir yaz günü pazarda buz satan satıcı, “Sermayesi tükenen adama yardım edin.” diye bağırarak buzlarını erimeden satmak için çabalıyordu. Pazardan talebeleriyle geçen Cüneyd-i Bağdadi adamın sözleriyle sarsıldı ve olduğu yere çöktü kaldı. Talebeleri telaşlandı ve ne olduğunu sordular. Büyük veli şöyle dedi: “Bu sözler beni sarstı. Eriyenin sadece buzlar değil ömrüm olduğunu fark ettim. Sıcak adamın sermayesi olan buzlarını eritip tüketen zaman asıl sermayemiz olan ömrümüzü de tüketip bitiriyor.”

Hak Teâlâ sonsuz rahmetiyle bizlere en büyük uyarıcılar olarak peygamberler ve kitaplar göndermiştir. “Gerçekten ben, apaçık bir uyarıcıyım.” (Hicr, 15/89.) diyen peygamberler insanı varoluş hakikatine çağırır. Dünyalık meşguliyetlerden çok daha önemli ve büyük amaçlar için yaratıldığını insana hatırlatan hak elçileridir onlar. Efendimiz’in (s.a.s.) de ifade buyurdukları üzere insanların çoğu uykudadır ve ancak ölünce uyanırlar. Uyarıcıların görevi hakikate bigâne kalan insanı bu gaflet uykusundan uyandırmaktır. Bu dünyada uyanamayan ölünce uyanacak ve hakikat ayan beyan ortaya çıkacak. O zaman Rabbine şöyle yalvaracak: “Rabbim! Beni dünyaya geri gönder ki terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım.” (Müminun, 23/99.) Ancak bunun için artık çok geçtir. Şöyle buyuracak Rabbimiz: “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti...” (Fatır, 35/37.)

İnsana tüm hayatı boyunca doğruyu bulması için rehberlik eden yüce kitabımız daha nice uyarıcı sahnelerle doludur. Bu sahneyi tersine çevirecek hayat dersinin ne olduğunu da yine kitabımız bize haber veriyor: “Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın. Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Münafikun, 63/10-11.) Nefeslerimiz sayılı ve gelen eceli ne bir nefes önce ne bir nefes sonraya almak mümkün değil. Her bir nefes bize verilen ne büyük fırsat ne büyük lütuf!

İnsan için ölüm de bir uyarıcıdır. Zira her gün nice insanların aramızdan ayrılıp ebedî âleme göçüşlerine şahitlik ediyoruz. Bazen en yakınlarımız bazen tanıdıklarımız birer birer dünya hayatındaki nefeslerini tamamlayıp Rablerine dönüyorlar. “Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156.) buyuran kitabımız her insanı olduğu gibi bizi de bekleyen sonu haber veriyor. Hazları yok eden ölümü çokça anmamızı (Nesai, Cenâiz, 3.) ifade buyuran Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), ölüm üzerine muhasebenin lüzumunu hatırlatıyor bize. Zira hiç bitmeyecek sandığımız bu hayat, nihayetinde ebedî âleme taşıyan bir durak değil mi? Oyalanıp durduğumuz hayat aslında ölüm öncesi konakladığımız bir handan ibaret. “Ölmeden önce ölünüz.” buyruğu da mukadder olan ölüme hazırlanıp misafir olduğumuz hanı ev edinmememizi öğütlüyor.

Zira dünya Gazali’nin ifadesiyle “zehirli bir bal”dır. Onun tadı güzel olsa da sonucu acıdır. İnsan ise unutur, aldanır ve dalar ona. O da farkındadır bunun ve halife olduktan sonra kendisine ölümü hatırlatması için ücretle birini tutar. Adam her sabah gelir, Hz. Ömer’in kapısını çalar: “Ölüm var Ya Ömer!” der ve gider. Bu durum uzun bir süre devam eder. Bir gün Hz. Ömer adama artık kapısına gelmemesini söyler. Zira saçlarına düşen aklar halife için ölümü hatırlamaya yeterlidir.

Ölüm üzerine muhasebe etmek alışkanlıklarımızın esiri olmaktan kurtardığı gibi hayatı daha anlamlı yaşama noktasında bizi gafletten kurtarır. Zira bir gün öleceğimizi ve o günün de aslında çok yakında belki de bir nefes sonrasında olduğunu düşündüğümüzde pek çok alışkanlığımızı değiştirme veya terk etme lüzumu hissedeceğiz. Faydasız işleri bir kenara bırakıp hayatımızı Yaratan’ın rızası üzere yaşama arzusu duyacağız. İşte bu istek ve arzu insanı öte dünya için güzel işler yapmaya sevk eder. Yanlış ve hata yapmaktan alıkoyar. Dünyanın geçici hazları uğruna hayatı heba etmek yerine baki olana yönelir. Öyleyse yine Efendimiz’in buyruğunu kendimize düstur edinelim de ölüm gelmeden hazırlığımızı yapalım: “Ölümü en çok hatırlayanlar ve ölümden sonrası için en güzel şekilde hazırlananlar en akıllı olanlardır.” (İbn Mace, Zühd, 31.)