Makale

ALLAH KÖTÜLÜĞÜ NEDEN ÖNLEMİYOR?

ALLAH
KÖTÜLÜĞÜ NEDEN ÖNLEMİYOR?

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU

İnsanlık olarak şu anda boğuştuğumuz koronavirüs salgını sebebiyle bu sorunun bugünlerde daha fazla sorulmakta olduğunu tahmin edebilirsiniz. Felsefe ve kelamın temel sorularından biri olan bu soru bir yönüyle Allah’ın takdiri, irade ve kudreti, bir yönüyle insan fiili ve özgürlüğü, bir yönüyle metafizik kötülük denen şeyin tanımı ve kapsamıyla alakalıdır. İnsanın fiili ve özgürlüğü ile ilgili olması onun ahlaki boyutuna işaret eder. Özellikle kendilerini materyalist, ateist, deist, agnostik, septik ve natüralist olarak tanımlayanlar için de bir “şüphe” sebebi ve akabinde dinden bir “çıkış” ya da “kaçış” için mazeret kapısıdır. Bir başka deyişle, inançsızlığına bir haklılık veya meşruiyet zemini açmak isteyenlerin sarıldığı bir can simididir. Burada kötülük problemine ya da Batı felsefesinde bilinen adıyla “teodise” konusuna dalmak gibi bir niyetimiz yok, hoş, dalsak da bu sınırlı mekânda içinden çıkma şansımızın olmayacağı aşikâr.

Sonsuz rahmet, şaşmaz adalet, yüce kudret, eşsiz ilim ve irade sahibi olduğu iddia edilen bir Allah varsa bu kadar kötülüğe neden müsade ediyor? Kötülüğü önlemede güç ve iradesi yetersiz kalan bir Allah’ın ilahlığından ve iyiliğinden söz edilebilir mi? Kötülük geçmişte vardı, gelecekte de hep var olacağına göre, onu önleyemeyen bir Allah’ın yokluğu varlığından evla değil midir? Yoksa bu Tanrı önleme gücüne sahip de art niyetli olduğu için mi önlemiyor? Hem iyi niyetli hem de önleme kudreti varsa bu kadar kötülük neden var olabiliyor? Gayet masumane görüntü veren ama ardında sinsi imalar taşıyan bu gibi soruların çok eski zamanlardan beri tartışıldığını ama bilhassa Avrupa’nın kriz asırlarında, Aydınlanma döneminde zirve yaptığını da hatırlatmak isteriz. Allah’ın varlığını ve ilahlığını sorgulamaya kadar varan kötülüklerin niçin var olduğu sorusu ve türevleri çoktan beridir dolaşımdaydı, özellikle de eşzamanlı olarak hemen her yerde gençliğin elindeydi.

Kendi adımıza vurgulamış olalım ki Kur’an’ın Allah tasavvurunu bilmeyen, Allah-insan-tabiat arasındaki dengeli ilişkinin hassas kodlarına aşina olmayan birinin soruların çeldirme gücüne direnmesi mümkün değildir. “Deney, gözlem ve akıl” ötesini “doğaüstü, sır ve hurafe” kabul eden pozitivist-maddeci-akılcı-bilimci yaklaşımın ikliminde yetişenlerin keskin bir inkâr ve inançsızlığa değilse bile tevhid ve vahiyden arındırılmış kaba bir natüralizmin kucağına yuvarlanmaları an meselesidir. Bugün deizmin varlığından dem vuruluyorsa bu tespitimiz bilhassa önemlidir. Bu tür sorular şüphe krizlerine ve inançtaki sapmalara “bilimsel” bir gerekçe olacaktır yalnızca. Deney, gözlem ve duyularla ulaşılabilir olanın ötesini yok sayan, bilimi bir ideolojiye dönüştüren, maddeyi baş tacı eden, kendisini kutsayan bir akla tutsak olanların maddenin sınırlarını aşmasını bekleyemezsiniz. Bu akıl için her şeyin evrensel doğa kanunlarıyla yönetildiği bir maddi evren vardır. Bilim ise doğa ve gözlem metoduyla ona bu maddi evrende kılavuzluk yapmaktadır.

“Eğer kalbiniz manevi bir gerçeklik âlemini istemiyorsa, kafanız muhakkak ki sizi böyle bir şeye hiçbir zaman inandıramayacaktır.” der iktisatçı Ernst Friedrich Schumpeter ve devam eder: “Modern dünya, insanın yüksek melekelerine ihtiyaç duyan her şey hakkında şüpheci olmaya eğilimlidir. Ama herhangi bir şeye ihtiyaç duymayan şüphecilik hakkında hiç şüpheci değildir.” (Aklı Karışıklar için Kılavuz, Çev. Mustafa Özel, Küre Yay., İstanbul 2016, s. 75.)

Bu ve benzeri tuzak soruları genç dimağlara yöneltenlerin cevabı merak ettiğini düşünmek safdillik olacaktır. Amacı gencin mana âlemini sarsmak, idrakini bulandırmak, onu şüphe krizlerine sevk etmek, inancını hırpalamaktır. Filozof ve kelamcıların dahi zorlandığı bu konuların genci tökezleteceğini pekâlâ biliyor. Sorulardaki ön yargıyı, karamsarlığı, olumsuzluğu, baskın yönlendirici karakteri bir yana bıraksak bile, varlık algısını felç etmeyi, imanın can damarı olan tevhit bilincini örselemeyi kafasına koymuş bir şeytaniliği sezmek gerekir. Bunu vahşi bir yırtıcının, içgüdüsel olarak, dişlerini avının doğrudan boynuna geçirerek onu boğmasına benzetebilirsiniz. Tevhit kulesi yıkıldıktan sonra kalenin düşmesi yakındır.

Bir şeyin daha farkında olalım. Dindarlığın, dine hassasiyetle sarılmanın, ibadetleri samimiyetle ifa etmenin ilkellik ve gericilik işareti sayıldığı bir “modern” dünyada yaşıyoruz. Bu dünyanın inkârcı karakterinde inananı alaya almak, onu sorularla bunaltmak ve hep savunma hâlinde tutmak geçerli bir taktiktir. Altyapısı zayıf, dinî bilgisi yetersiz, inancını içselleştirememiş, neye niçin inandığını bilmeyen, ara ara şüphe krizlerine düşenler bu tür sorularla köşeye kıstırılır. İyice sersemlediğinde ağızdaki bakla çıkarılır: Gördün ya, Allah yoktur, din bir hurafeler yığınıdır; bütün bunlar bir yobazlık ve gericilik alâmetidir!

Bu sloganlaşmış iddia, modern dünyanın basmakalıp dogmasıdır.

Allah’ın varlığından ve kötülüğü önlemeye kâdir olduğundan zerre şüphemiz yok. Gelin savunma hâlinden çıkalım ve şimdi biz soralım: Allah’ın kötülükleri önleme mecburiyeti var mıdır? Kötülüğü önlemek ilah sayılmanın şartlarından mıdır? Allah’a böyle bir görev ya da zorunluluk yüklersek ilahlık sıfatını zedelemiş olmaz mıyız? Elindeki mirası büyük bir hırs ve açgözlülükle sıfırlayan mirasyedi misali kendine has tüm insani değerleri, manevi hasletleri ruhundan yavaş yavaş sıyırıp atan insanoğlunun hata ve günahlarını Allah niye üstlensin? Kutsal gerilim hatlarını güç savaşlarında yazboz tahtasına çeviren açgözlü insanın kusurlarını niye örtbas etsin? Varoluşun dünyevi ve uhrevi bütünlüğünü parçalayan, tanrı rolüne soyunan nankör insanın kırıp döktüğü şeylerin hesabı niye Allah’tan sorulsun? Kötülüğün zirve yaptığı tarihsel şartlarda Allah’ın hatırlanması ne kadar adil? Karanlık, kötücül güçlerin sayısının günbegün arttığı dünyada, kötülüğün karabasan misali insanlığın üzerine çullandığı şu anda insanın hiç mi kabahati yok? Dünyayı sadece bir zevk mekânı görenler, kötülüklerin çoğalmasından neden Allah’ı mesul tutarlar? Köleliği, sömürüyü, haksızlığı, gaspı, işgal, terör ve savaşı sıradanlaştıranlar neden dikkat dağıtırlar ve suçu başka yerlerde ararlar? Bu çerçevede daha başka soruları nefes almaksızın art arda sıralayabilirim.

Jonathan Swift, Bir Fıçının Hikâyesi isimli eserinde, “İnsanda yücelikle düşüklüğün sınırları ne kadar da yakın birbirlerine.” derken aslında bir hakikatin altını çizer. Gerçekten de bu sınırlar neredeyse belli belirsiz ince bir çizgiden ibarettir. Modern çağ ruhla bedeni birbirinden koparıp ruhu parçaladığında ve bedeni de değersiz bir et yığını mesabesine indirdiğinde insanı düşüklüğün dibine itmiştir. Artık o insan için kendi bedeni de salt maddeden ibarettir, varlığı ya da yokluğu pek fazla bir şey değiştirmez. Gün olur zevkin ve acının nesnesi, gün olur kötülüğün imgesidir. Anlam haritası da yok olur, eylemleri anlamsızlaşır; günlük ve anlıktır, rüzgâra göre yön değiştirir. Terry Eagleton, bir eylem anlamdan ne kadar uzaksa o kadar kötüdür der. Doğru, anlam haritasını yitirenlerin kötü eylemlerin failleri olması başka türlü nasıl izah edilebilir?

Eğer kişi, dininin değer sisteminden, temel inançlarından ve hayat görüşünden habersizse, hayatın, imanın, ahlaki ve amelî davranışların bir uyumu olduğunu kavramamışsa metafiziğin derin tartışmaları onu boğar. Daha doğrusu metafizik sorulara dalması, yüzme bilmeyen birinin derin sulara şuursuzca atlamasına benzer. İnsana ve varoluşa dair vizyonu bulanıklaşmışsa varoluşun çetin soruları onu fena tökezletir, anlam dünyasını tarumar eder. Bugün varoluş bilincinin neoliberalizmin tacizleri karşısında aşınması ve zemin kaybetmesi ile bu ve benzeri soruların tahrip gücünün arttığı bilinmelidir. Bedenleri, zihinleri tek tipleştirme projesinin modern adı olan neoliberalizmin, “Allah varsa kötülükleri neden önlemiyor?” nevinden soruları her yerde sordurması inananların imanına taciz atışlarıdır. İnsanı, ruhu, aklı, zihni metalaştıran bu sistemin kendini kötülüklerden sıyırması bir aldatmacadır. Allah, tabiat, insan arasındaki ahenkli dengeyi bozanların kötülüklerin çoğalmasından şikâyetçi olmaları tuhaf değil midir? Eğer birilerinin iddia ettiği gibi koronavirüs laboratuvarlarda üretildiyse bütün bir yeryüzüne yayılan bu kötülüğün faillerini görmezden gelip yukarıdaki soruyu sormak ne kadar adil ve mantıklıdır?

İnsanın gurur, kapris, ihtiras ve zaaflarının farkında olanlar buradaki hedef saptırmanın elbette ki farkındadır. Tek bir yaprak dahi Allah’ın bilgisi olmadan düşmüyorsa (Enam, 6/56.), Allah’ın kötülüğe izin verdiğini veya onu seyrettiğini nasıl düşünebiliriz? Allah kötülüğü dilemez, muhtemel zararları hakkında uyarır ama insan yine de ısrar ederse vasıtalarını yaratır. Kötülüğü üreten, iradesi, aklı, seçimi ve fiili ile insanın ta kendisidir. Uyarılara kulak asmayan insanın içindeki karanlık duygular gemlenemez hırsların selinde gün ışığıyla buluştuğunda kötülük gerçekleşir. Kötülükle dolan bir dünyadan şikâyet ediliyorsa bu kesinlikle insanın imalatıdır, Allah’ın değil.

Allah insan eliyle yayılan kötülüğü yine insan eliyle önlemeyi amaçlar. Aksi hâlde, bugün yeni bir kötülük olan koronavirüsü yenmek için sağlık çalışanlarının kendi sağlıkları pahasına gösterdikleri insanüstü gayreti nasıl görmezlikten gelebiliriz? Kendisi de bu illetle mücadele eden Türkiye’nin zengin ülkeler dâhil olmak üzere dünyanın dört bir yanına hibe tıbbi malzeme uçaklarını peş peşe uçurmasını nasıl izah edebiliriz. Allah kötülüğü iyilikle önler. İçimizdeki iyilik içgüdüsünün kaynağı O’dur.

Nobel Edebiyat ödüllü yazar William Golding “Sineklerin Tanrısı” adlı klasik eserinde cennet misali bir adaya düşen bir grup çocuğun adayı nasıl bir cehenneme çevirdiklerini hikâye eder. Aslında bu hikâye, cennet yeryüzünün insanın eliyle nasıl bir cehenneme çevrildiğini ima eden bir taşlamadır. Şeytanın emir erleri gittikleri her yere kötülük virüsünü ceplerinde taşır. Velev ki gittikleri yer, küçük ıssız bir adacık olsa bile.

İngiliz North Whitehead, aklın işlevinin “yaşam sanatını yükseltmek” olduğunu söyler. Güya akıl, kendini gerçekleştirmesini engelleyen yaşamın tekdüzeliğinden sıyrılacak ve daha iyinin peşinde olacaktı. Güya akıl daha iyinin peşinde olduğu sürece insanlık ilerleyecek ve gerçek mutluluğu yakalayacaktı. Ancak akıl işlevinden uzaklaşınca, ona güvenen insanlık da çürümeye başladı. (A. N. Whitehead, Aklın İşlevi, Çev. Kevser çelik, Fol Yay., Ankara 2019, s. 31 vd., 91, 94.) “Allah kötülüğü neden önlemiyor?” sorusunun da kısmi cevabı olan bu tespiti takdirlerinize arz edip yorumsuz bırakıyorum.

Bilinmelidir ki kötülük yapma güdüsü, şeytanidir, kabadır, insanı aşağılar, onun vicdanını ve insani değerini yok sayar. İnsanı yaratılmış varlıklar zincirinin en tepesinden aşağıların aşağısına indirir. Ruhu iptal edip hayatı benin (nefsin) eline veren, aklın kılavuzluğunda yürüyen modern çağ, aynı zamanda bozulmaların çağıdır. Çünkü kötülük özünde bozulmayı içerir.

İnsanı kötülüklerin karanlığından aydınlığa imanın ışığı çıkaracaktır.