Makale

HELAL HARAM DUYARLILIĞINDA AŞINMA

HELAL HARAM DUYARLILIĞINDA AŞINMA

Dr. Abdülkadir ERKUT

فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هٰذَا الْاَدْنٰى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَاۚ

“Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a (Tevrat’a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve ‘(Nasıl olsa) biz bağışlanacağız.’ derlerdi…”

(Araf, 7/169.)

İsrailoğulları doğru yoldan saptıklarında çeşitli sıkıntılarla cezalandırılmış, bozgunculukları sebebiyle yurtlarını kaybederek dünyanın çeşitli yerlerine dağılmışlardı. Her topluluk gibi onların arasında iyileri kadar kötüleri de vardı. (Araf, 7/168.) Ancak onlardan sonra gelen bir nesilde, kötülük tüm topluma yayılırken iyilik azalmış, gizlenmiş ve mağlup konuma düşmüştü. (Ebu Zehre, Zühratü’t-Tefasir, VI, 2996.) Bu toplum, bir sonraki ayette şöyle tasvir edilmiştir: “Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a (Tevrat’a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve ‘(Nasıl olsa) biz bağışlanacağız.’ derlerdi. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap’ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar mıydı? Hâlbuki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?” (Araf, 7/169.)

Yüce Allah, ayette sözü edilen neslin itikatlarındaki zayıflığa ve amellerindeki fesada dikkatleri çekmektedir. Onların itikadi ve ameli durumunu ifade eden iki özellik bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Tevrat’a varis olmuş olmalarıdır. Yani Tevrat, onlara atalarından intikal etmişti. Kitabı doğrudan almayıp kendilerine atalarından intikal ettiğinden ona kalplerini açmamışlar; kalplerini açmayınca da ondan bir fayda görmemişlerdi. Böylece kitaba varis olmaları, lehlerine olması gerekirken aleyhlerine bir hüccet olmuştu. Oysa onlar, seleflerinin varisi olarak Tevrat’ı okuyup içeriğine muttali olmuşlardı. Ayette, ilahi kitabın atalarından sonra ellerinde olması ve onun içindekilere vakıf olmaları, mecazi anlamda “varis olmak” ile ifade edilmiştir. Ayette sözü edilen neslin ikinci özelliği de kitaba, dünyaya ve dünya metaına bakışlarında ortaya çıkmaktadır. Onlar “Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve ‘(nasıl olsa) biz bağışlanacağız.” derlerdi. Bu cümle genellikle haram kılınmış mallara el uzatmaları şeklinde hakiki anlamıyla anlaşılmıştır. Ancak sadece mal ile ilgili değil, her türlü haramı işlemeyi ifade edecek şekilde mecazi olarak geniş manada da anlaşılabilmektedir. Onlar Allah’ın haram kıldığı kumar, riba gibi günahları işler, insanlar arasında hüküm verirken rüşvet alır, Allah’ın kelamını tahrif ederlerdi. Oysa Cenab-ı Hakk’ın haram kıldığı şeyler dünyanın en değersiz şeyleridir. Allah onları çirkin oldukları için haram kılmıştır. Ancak onlar dünyayı asıl maksat olarak görüyor ve onu şiddetli bir arzu ile istiyorlardı. Hırsları, onları, peşin, acil ve yakın olan dünya metaına yönlendiriyor; onun çirkin ve geçici olduğunu görmelerine engel oluyordu. Sözü edilen toplum, yaptıkları şeyin günah olduğunu, masiyetleri işleyenlerin ilahi tehdide muhatap olduğunu bildikleri hâlde günahlarında ısrar eder, Allah’ın kendilerini affedivereceğini iddia ederlerdi. Üstelik tevbe etmeseler de affedileceklerini düşünürlerdi. Çünkü harama el uzattıkları ifade edildikten sonra peşinden, kesin bir dille kendilerinin affedileceklerini söylemektedirler. Fiilin “biz bağışlanacağız” şeklinde edilgen (meçhul) kullanılmasından anlaşıldığına göre onlar sadece belli günahlarının değil kendilerinin tümüyle affedileceğine inanırlardı. Kur’an’da bu düşünce açık bir şekilde reddedilmektedir. (Bakara, 2/80; İbn Aşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, IX, 161.) Hz. Peygamber (s.a.s.) de Allah hakkında asılsız temennilerde bulunan kişinin durumunu şöyle nitelemektedir: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Zavallı (ahmak) kişi ise nefsinin arzu ve isteklerine uyan (ve buna rağmen hâlâ) Allah’tan (iyilik) temenni edendir.” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyame, 25.) Üstelik samimi bir şekilde tövbe etmediklerinden, rüşvet ve haram kazancı fırsat bulduklarında tekrar alırlar; rüşvetten sonra rüşvet gibi haram kılınmış başka günahları işlemekten de geri durmazlardı. Günahları kalplerden söküp atan gerçek bir tövbe ile Hakk’a yönelmeksizin hayatlarını isyan içinde geçirip giderlerdi.

Onların “(Nasıl olsa) biz bağışlanacağız.” temennisinin temelden yoksun olduğu şöyle bir kınama cümlesi ile ifade edilmiştir: “Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan kitapta söz alınmamış mıydı?” Çünkü kitaplarında, tevbe etmeksizin affedileceklerine dair bir vaadde bulunulmamış; aksine tevbe etmeleri emredilmişti. Böyleyken onlar bu sözü Allah’a nispet etmişler, hak olmayan bir söz söylemişlerdi. Çünkü kitabı okumuşlar, incelemişler, tekrarlamışlar, ezberlemişler ama hakikatini idrak etmemişlerdi; şayet etselerdi onunla amel ederlerdi. Ayrıca yukarıdaki cümleden anlaşıldığına göre kötü bir davranışın öncesinde, zahirde güzel görünen bir kötü söz vardır. Zira nefsin sapkınlığı düşüncede başlar; bu düşünce onu, kötü davranışı güzel gösteren söz söylemeye iter. Bu surette Allah hakkında hak olmayan sözler söyler. Sonra kendisine yasaklanan kötü davranışı yapar; söz, kötü davranışın vesilesi olur. (Ebu Zehre, a.g.e. , VI, 2998.)

Ayet-i kerimede İsrailoğullarının tarihinden ibret verici bir kesit sunulmaktadır. Onlar Allah’ın kitabının ellerinde olmasının ehemmiyetini idrak etmekten uzak bir hayat sürmektedirler. Dinî değerler dünyevileşmenin cenderesi altında etkisizleşmiş, haram-helal duyarlılığı aşınmış, artık haramlar kolayca işlenir hâle gelmiştir. Günahları pervasızca işlemekte ve Allah’ın mağfireti ile kendilerini aldatmaktadırlar. Allah’ın emirlerini temelsiz yorumlarla tevil etmekte, dini tahrif etmektedirler. İtaatkâr kullara lütfedilecek ebedî nimeti, sapıtanların maruz kalacağı elim azabı bilmezden gelmekte; dünyayı ahiretten üstün görmektedirler. Yüce Allah bu büyük hakikati şöyle hatırlatmaktadır: “Hâlbuki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır.” Sapkınlık ve hevalarının akıllarını ifsat ettiği ve onları artık idrak edemez hâle getirdiği ayetin son cümlesinden anlaşılmaktadır: “Hiç düşünmüyor musunuz?” Bununla birlikte âlimlerin çoğu bu cümleyi İslam ümmetine yönelik bir hitap olarak anlamıştır. Yani Kur’an, muhataplarına, “Onların hâlini ve kötü amellerini düşünüp idrak etmiyor ve bu konudaki cüretlerine hayret etmiyor musunuz?” demektedir. (Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, V, 492.)