Makale

AKDENİZ’İN İNCİSİ RODOS

AKDENİZ’İN İNCİSİ
RODOS
F. Hilâl FERŞATOĞLU
İstanbul Kadıköy Vaizi

Ada vardır uçsuz bucaksız okyanus ortasında, keşfi heyecan verir, el değmemiş tabiatı esrarengizdir ama kendi hâlindedir, sahipsizdir, tecrit yeridir. Ada vardır güç savaşlarının merkezindedir, gözdedir, sahipleri yitirmek korkusu ile hep tedirgin, teyakkuzda. Körfezleri, boğazları, iç denizleri, yarımadaları gibi adaları da kıymetlidir üç kıtayla çevrelenmiş Bahr-ı Sefid’in. Rodos, Kıbrıs gibi Girit gibi uluslararası ticarette söz sahibi olmak yahut askerî gücü elinde tutmak isteyenler için kilit bir noktasında yer alır Akdeniz’in. Adalar Denizi’nin Osmanlı’nın Ege’ye verdiği isim dördüncü büyük adasıdır. Doğu Akdeniz’den Sicilya’ya, Boğazlardan Mısır’a kadar eski deniz yollarının kesiştiği bir mevkide konumlanan Rodos, ana karası Anadolu’nun güney batısında ve çok yakınındadır. Marmaris ile Rodos limanları arasındaki mesafe 45 kilometredir. Adada iskân üç bin yıl önce başlamış. 1400 kilometrekarelik yüzölçümünün büyük bölümü verimli topraklarla kaplı Rodos, tarih boyunca zeytin, üzüm, incir ve turunçgil üretimi ile şarap ve zeytinyağı ticareti yapmış. Balıkçılık, sünger avcılığı ve tersanecilik Adanın geçim kaynakları arasında yerini almış. Menteşe adalar grubunun (On İki Adalar) en büyüğü ve yönetim merkezi olan Rodos, ticaretini büyük oranda ana karası Anadolu ile gerçekleştirmiş ve deniz ticareti sayesinde zengin olmuş. Miken, Pers, Makedon, Roma, Bizans, Arap, Ceneviz, Venedik devirlerini yaşayan Rodos, XIV. yüzyıldan itibaren Saint Jean Şövalyeleri’nin yurdu olur. (1309) İki asır boyunca burada hüküm süren Şövalyeler, Kudüs’ten çıkarılmanın kuyruk acısıyla adanın kuzey ucundaki Rodos şehrini Orta Çağ Avrupası’nın en sağlam kalesi olarak anılan surlarla çevirirler. Başlangıçta Aydın ve Menteşe beylikleriyle antlaşmalar yapan Şövalyeler zaman içinde Anadolu ve Doğu Akdeniz kıyılarındaki Müslüman devletlere saldırırlar. Osmanlı-Venedik savaşında Venediklilere destek vermeleri üzerine Fatih, bölgenin ve boğazların emniyeti için Rodos’a sefer tertip eder ancak sefer amacına ulaşamaz. (1480)

Fatih’in vefatı sonrasında ağa­beyi ile giriştiği taht mücade­lesini kaybeden Cem Sultan’ın Rodos’a sığınması Adanın ve Bodrum’un alınmasını 42 yıl geciktirir. Şövalyeler Osman­lı şehzadesinin ilticasını kendi lehlerine kullanırlar. Yavuz Se­lim döneminde Doğu Akdeniz sahillerinin tamamen Osmanlı toprağı olmasıyla bölge güven­liği için zaruri hâle gelen Ro­dos’un fethi Kanuni döneminde gerçekleşir. (1522)

Rodos kalesi çift sıra muazzam surlarla ve bu surlar boyunca sarp kayalar arasına kazılmış derinliği 17, genişliği 40 met­reyi bulan hendeklerle çevrili­dir. Sultan Süleyman’ın bizzat ordusunun başında bulunduğu harekat karadan ve denizden yürütülür. Peçevi’nin “Şüheda kanıyla burç ve bârûyı kal’a lâlegûn olmuşdur.” diyerek anlattığı zorlu mücadele zafer­le sonuçlanır. Kanuni, şehrin anahtarını teslim eden Şöval­yelerin, tarikatın kutsal ema­netleri ve hazineleri ile birlikte Adadan ayrılmalarına izin verir.

Kudüs’ten sonra Rodos’u da terk etmek zorunda kalan Haç­lı Şövalyeleri’nin Müslümanlar karşısındaki bu ikinci büyük yenilgisi Hristiyan Avrupa’yı oldukça üzmüştür. Yüz küsur yıl sonra, D’Avenant’in yazdığı “The Sieges of Rhodes” isimli tiyatro, Şövalyelerin Müslüman Türk’e karşı Rodos savunmasını işleyecek, yenilgi içinde büyü­yen hırs ve intikam duygusuyla İngiliz edebiyatının en tesirli dramlarından biri yazılıp sah­nelenecektir. (1634)

Kanuni, fetihten sonra farklı milletlere ev sahipliği yapmış Adada ve Rodos şehrinde eski dokuyu muhafaza ederek imar ve iskân faaliyetlerini başlatır. Muhteşem kalenin Türk topla­rıyla dövülen surları ve burçları, orijinal hâlleri korunarak tamir edilir. Fethin sembolü olarak Saint Jean gotik katedrali ca­miye çevrilir. Bu abidevi eser üç asırdan fazla Ada Müslümanla­rının cami-i kebiri olarak hizmet verdikten sonra talihsizlik üze­rine talihsizlik yaşamış, 1840 yılında çıkan yangında ve son­rasında gerçekleşen depremde büyük zarar görmüş, 1856’daki baruthane infilakında ise tama­men çökmüştür.

Sultan Süleyman iç kalenin yüksek kısmına camisi, imare­ti, medresesi, hamamı olan bir külliye inşa ettirir, kendi adıyla anılan zengin bir vakıf kurar. (1540) Adadan ayrılan Latin- lerin kilise ve şapelleri camiye dönüştürülerek korunduğu gibi zaman içinde başka vakıflar kurularak Müslüman toplu­mun ibadethane ihtiyacını kar­şılamak üzere İbrahim Paşa Camii (1540), Receb Paşa Ca­mii (1588), Murad Reis Camii (1636), Sultan III. Mustafa Ca­mii (1764) gibi yeni camiler ve mescitler; tüm Rodos halkının sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere mektepler, medreseler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, su yolları, su kuyuları, kütüphane, saat kulesi inşa edilir.

Fetih sonrasında iskân poli­tikası doğrultusunda Rodos Anadolu’dan gelen halkın yurt edindiği yerlerden biri hâline gelir. Osmanlı döneminde Ro­dos’un asıl sakinleri Türkler, Rumlar ve Yahudilerken za­man içinde buraya Avrupalılar, az sayıda Mısırlı ve Ermeni de yerleşir. Ayrıca İran şehzadele­ri, Eflak boyarları, Kırım ve Da­ğıstan hanları, Anadolu ve Ara­bistan’dan göçebe aşiretler ve Yemenliler Adanın demografik yapısına çeşitlilik katmış, dört asra yakın bir zaman çok kül­türlü bir toplum olarak huzur ve selametle yaşamışlardır.

1534 yılında Rodos, bütün Osmanlı adalarının bağlı bu­lunduğu Cezayir-i Bahr-i Sefid Beylerbeyiliği’nin bir sancağı iken daha sonraları idare mer­kezi olur. Bundan sonra yöne­tim Akdeniz’deki tüm güvenlik faaliyetlerinde rol alır ve Rodos Osmanlı donanmasının her tür­lü yapım, bakım, onarım ihtiya­cını karşılayan, erzak ve asker takviye eden üssü olur.

XIX. yüzyılın ilk yarısında Ada­lar Denizi’nde dengeler değişir. Mora’da başlayan Rum isyanı, Yunanistan’ın kurulmasıyla so­nuçlanır. (1830) Mora yarıma­dasının doğusunda yer alan Eğ- riboz ile Sporad ve Kiklad adalar grubu Yunanistan’a bırakılır. 1912’de Trablusgarb’da başa­rısızlığı hazmedemeyen İtalya, Rodos ve civarındaki adaları iş­gal eder. Lozan Konferansı’nda alınan karara göre Gökçeada ve Bozcaada Türklere bırakılır, Rodos ve On İki Adalar İtalyan­ların, geri kalan tüm Ege adaları ise Yunanlarındır.

31 sene süren İtalyan işgalinin ardından Rodos, II. Dünya Sa­vaşı yıllarında önce Almanların daha sonra da İngilizlerin eline geçer. Harp sonunda imzalan Paris Antlaşması’nda Rodos ve On İki Adalar Yunanistan’a dev­redilir. (1947) Bu tarihten iti­baren Adada huzuru kalmayan Türkler Türkiye’ye göç etmeye başlarlar.

Bugün Rodos’ta küçük bir Müslüman-Türk topluluğu mevcut­tur. Lozan Konferansı sonrasında yapılan mübadele sözleşmesi sırasında Rodos İtalyan hakimi­yetinde olduğundan Rodos Türkleri mübadeleye tabi olmazlar. Yunan hükümetleri tarafından azınlık haklarından mahrum bı­rakılırlar. Yeni nesiller okullarda kendi dil ve din eğitimlerini ala­madıkları gibi yakın zamana ka­dar papazların verdiği din dersle­rine katılmak zorundaydılar.

Doğu Akdeniz’in önemli liman şehirlerinden biri olan Rodos, tarihî varlıklarıyla farklı mede­niyetlerin izlerini taşır. Rodos mutasarrıfı Namık Kemal’in mektuplarında konu ettiği gibi iklimi hoş, havası serin, suları lezzetli ve soğuk, toprağı verim­li, meyveleri tatlıdır Rodos’un. Eski gravürlerde kale surları, ihtişamlı kuleleri ve kapıları, surların ardından görünen ince minareleri, yel değirmenleri, li­manda yelkenlileriyle sanki bir masal diyarıdır.

İçkale’de Süleymaniye Camii ve Külliyesi Rodos’taki en önem­li Osmanlı eserlerinden biridir. Külliye içine sonradan inşa edi­len Hâfız Hacı Ahmed Ağa Kü­tüphanesi’nde (1794) Türkçe, Arapça ve Farsça yazma eserler bulunuyor. Murad Reis Camii Külliyesi içinde yer alan Murad Reis Türbesi, İran şehzadesi ve Kırım hanlarına ait türbelerin de bulunduğu hazire görülmeye değer. Kale içindeki Sultan III. Mustafa Camii 1977’den beri Rodos Türkleri için nikah salo­nu olarak kullanılmakta olup caminin hemen yanındaki Yeni Hamam, Yunanistan sınırları içinde günümüze ulaşan en bü­yük hamamlardan sayılıyor. Li­mana hâkim bir tepede yer alan Fethi Paşa Saat Kulesi (1852) ise turistler için enfes manzara­lar veren bir seyir kulesi.

Bugün Rodos’ta sadece İbra­him Paşa Camii -Cuma ve öğle namazları için- ibadete açıktır. 1978’de kapatılan ve hâlihazır­da müze olan Süleymaniye Ca- mii’nde ise on yıldır özel izinle sadece bayram namazları kılı- nabilmektedir. Ayakta kalan on üç cami sağlık merkezi, kafe, nikah salonu, kilise gibi farklı amaçlar için kullanılmaktadır.

390 yıl Osmanlı toprağı olan Rodos ve On İki Adalar Lo­zan’da tamamen kaybedildi. Altı ay süren mücadeleyle, on binlerce şehit verilerek alınan Rodos, sahip olmak için hiç­bir bedel ödemeyen Yunanis­tan’a bırakıldı. Torosların karlı zirvelerini görecek kadar ana karasına yakın Rodos’un mah­rum Türkleri bu hakkaniyetsiz hâkimiyetin kurbanları oldular. Bugün Adada onca tahribe rağ­men varlığımızın silinememiş izlerine mukabil Rodos’un Ana­dolu Türklerinin hafızasından silinmesi, yabancılaştırılması ne kadar acıdır.