Makale

AÇILIŞININ 100. YILI İLK BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE DİNÎ HASSASİYET

AÇILIŞININ 100. YILI
İLK BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE DİNÎ HASSASİYET
Dr. Mehmet BULUT
DİB Başkanlık Müşaviri

Tarih 21 Şubat 1925’tir. Büyük Millet Meclisinde, henüz bir yıl önce kurulmuş olan Diyanet İşleri Reisliğinin ikinci bütçesi görüşülmektedir. Konu, Reislikçe bir Kur an tefsiri ve hadis tercümeleri hazırlatılması için teşkilat bütçesine ek bir ödenek konması teklifidir. Teklif üzerine söz alanlardan Kastamonu Mebusu Ahmed Mahir Efendi, Meclis kürsüsündedir. “Eğer Kur’an bilinmezse, biz tamamıyla hurafata tabi bir halk olacağız.” diyor. Sahih kaynaklara dayalı yazılmış bir Kur’an tefsirine olan ihtiyacı dile getiriyor. Bu vazifenin, milletin bağrından çıkmış bu Meclis üzerine önemli bir vecibe olduğunu söylüyor. Dolayısıyla mebus arkadaşların­dan Meclis gündemine getirilen söz konusu teklifin kabulünü rica ediyor. Bu teklifin niçin kabul edilmesi gerektiğini izah ederken, “Çünkü başımız­ da bakın ’ve emruhum şura beynehum’ nazm-ı celili vardır.” diyor Mahir Efendi; hatip kürsü­sünün tam üstünde asılı levhayı işaret ederek levhadaki Şura suresinin 38. ayetinde geçen ibarenin manasını hatırlatıyor: “İşte ’ve emruhum şura’nın manası da Müslümanların iş­leri meşveretle meydana gelir, meşverete istinat eder.” Bu söz karşısında Meclis sıralarından gür bir şekilde “Hay hay!” ses­leri yükseliyor.

Evet, aktardığım sözler İkinci Meclis sırasında söylenmişti; ben ise açılışının 100. yılı dola­yısıyla ve bu köşenin pencere­sinden bakarak birkaç örnekle, İlk Büyük Millet Meclisinin te­meline atılan harcın İslami de­ğerlerle karıldığına kısa bir atf-ı nazarda bulunacaktım. Ancak kanaatimce daha çok Birinci Meclisi tasvir eder nitelikte ol­ması hasebiyle bu sözleri öne çıkardım.

Baştan belirtmeliyim ki hatibin işaret ettiği ayetin resmedildiği levha, Birinci Meclisin esas yol haritasını çizmekteydi. Tekeffül ettikleri Müslümanların dün­ya ve ahiret işlerini görmekte “şura”yı temel bir düstur kabul etmişler ve bunun bir nişanesi olarak işbu Şura suresi ayetini seçip Meclislerinin başköşesi­ne serlevha olarak çekmişlerdi. Çünkü kendilerine belirledik­leri temel düsturlardan biri bu ayette mündemiçti. Diyebilirim ki bu İlk Meclis harekât tarzla­rında İslam’ın “şura” prensibin­den ayrılmadı. 1920-1924 ara­sında hizmette bulunan bu İlk Büyük Millet Meclisi’nin açılışı öncesi yapılan dinî merasim, hepimizin zihnine kazılıdır.

Büyük Millet Meclisi’nin açılı­şından Cumhuriyetin ilanına kadar olan sürede oluşturulan hükümetlere “Meclis Hükü­meti” diyoruz. İlk Büyük Mil­let Meclisi, daha işin başında, hükümet kurma çabaları sıra­sında dine ve dinî nitelikli hiz­metlere atfettiği önemi ortaya koymuştu. Şöyle ki Meclis, 2 Mayıs 1920’de İcra Vekille­ri Heyetinin (Bakanlar Kurulu) seçimine ilişkin üç maddelik bir kanun çıkartmış, ilk mad­desinde 11 vekâlet ismi belir­lemişti. Kabineyi oluşturacak bu vekâletlerin ilk sırasına da ülkemizde din hizmetlerini, din eğitimini ve dinî yayın faaliyet­lerini deruhte edecek “Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti”ni yerleştirdi. Tabii olarak Şer’iyye Vekili olan zatlar da ihtiyaç hâlinde Baş­vekâlete vekâlet ettiler. Bu hâl, kapatıldığı 3 Mart 1924’e kadar aynen devam etti; yani sürekli ilk sırada...

Daha ilk yıllarında, yayınlanan beyannamelerle, Büyük Millet Meclisinin açılış amacıyla ilgili düşünceler hem memleket ahalisine hem de İslam âlemine lanse edilmişti. Nitekim “Âlem-i İslam’a Beyanname” adı altında yazılan ve yayınından önce 9 Mayıs 1920’de Meclis kürsüsünden de okunan iki ayrı beyannamede Millî Meclisin davası, amacı İslam âlemine de izah edilmeye çalışılmıştır. Bunlardan birincisi Şer’iyye Encümeni tarafından, diğeri ise Hamdullah Subhi Bey tarafından hazırlanmıştı.

Hamdullah Subhi Bey tarafın­dan hazırlanan metin şu vurucu cümleyle başlıyordu: “Cenup çöllerinin bir köşesinde arzın seslerini dinleye dinleye yatan Peygamber-i Zişan’ın ruhlarını ruhlarımızla birleştirdiği İslam kardeşlerimiz; Din-i Mübin’in son askeri mahsur bir kale için­den size tevcih-i hitap ediyor. Her taraftan üstümüze hücum ederek yüksele yüksele Os­manlı vatanını büsbütün boğ­mak isteyen ölüm kuvvetleri ortasında tehlikelerle muhat bir ada içinde kalmış gibiyiz...”

O beyannamenin bir yerinde de şöyle deniyordu: “Şam’ın, Kurtuba’nın, Kahire’nin, Bağdat’ın sukutundan sonra İslam’ın son Darülhilafesi İstanbul da düş­man silâhlarının gölgesi altına düştü. Afrika’nın sahilleri üs­tünden Akdeniz’i baştan başa kuşatan hatır engiz diyarlarımı­za, Tuna yalılarından Ural’ın şi­maline, İç Asya’nın ucu bucağı olmayan bozkırlarına, Ganj’ın, Pencab’ın velvele-i sıyti hâlâ susmayan mamurelerine va­rıncaya kadar birer birer yâd el­lerin kahır ve cebri altına giren aziz kardeş yurtlarına ağlarken nihayet Kıblegâh-ı İslamı, Rav- za-i Nebevi’yi taşıyan Hicaz ve Yemen hıttaları, Filistin ve Irak, Hindistan müntehalarına kadar Asya’da İngiliz saltanatının en­gin, nihayetsiz bir şehrahı oldu.” Birinci Meclis, döneminde çı­kartılan kanunlarla ve yapılan icraatlarla dinî değerlere ver­diği önemi de ortaya koymuş­tu. Keza, 20 Ocak 1920’de ka­bul edilen ilk Teşkilât-ı Esasiye Kanununun yani anayasanın 7. maddesinde “ahkâm-ı şer’iyyenin tenfizi”nin Büyük Millet Meclisi’ne ait olduğu hükmü yer alıyordu. Bu maddeyle ya­pılacak kanun ve nizamların fıkhi hükümlere uygunluğu aranmıştı.

Kasım 1921’de, Heyet-i Veki- lenin, yani Bakanlar Kurulu­nun vazife ve mesuliyetine dair kanun teklifi üzerine uzun bir müzakere cereyan etmişti. Bu müzakereler sırasında da ya­pılacak yasal düzenlemelerde dinî değerlere ters düşülme­mesi, dinî hissiyatı rencide ede­cek tutumlardan uzak durulma­sı mebuslarca dile getirilmişti. Yapılan konuşmaları değerlen­dirirken Mustafa Kemal Paşa, uzunca konuşmasının bir ye­rinde şöyle diyecektir: “Cenab-ı Hak, riayetkâr kılmaya mecbur tuttuğu insanların esasen kalp ve vicdanındaki ihtiyacat-ı ha- kikiyesini tamamen bilir. Bi­naenaleyh gönderdiği kitap tamamen o ihtiyacata mutabık ahkâmı ihtiva eden bir kitaptır. Efendiler! İlm-i hakikinin en son emrettiği, ihtar ettiği kanun böyle olabilir. Taklit ile tebdil ile kanun olamaz. Kanun, kanun-i hakiki olmak lâzımıdır. Kanun-i tabii olmak lazımdır. Yani; ka- nun-i İlahi olmak lazımdır. İşte Efendiler, Teşkilat-ı Esasiyemiz, böyle bir kanun-i hakikidir.

Çünkü milletimizin vicdanın­dan, kanaatinden çıkmıştır...”

Bilindiği gibi İlk Büyük Millet Meclisi, aynı zamanda Millî Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş “Gazi Meclis”tir. Kurtuluş mü­cadelesinin verildiği bu yıllarda bütün ülke insanının en büyük emeli, vatanı emperyalist güç­lerden kurtarmaktı. Buna göre Büyük Millet Meclisi’nin de en önemli ve en yoğun gündemi şüphesiz ki cephelerdeki du­rumdu. Millî Mücadele, top- yekûn bir milleti birbirine ke­netlemiş, buna muvazi olarak dinî ve millî hisler daha canlılık kazanmıştı. Bu süreçte ilmiye­ye mensup mebusların cephe gerisi manevi moral etkinlik­leri de dikkat çekiciydi. Meclis kürsüsünde dinî-millî hisler, hamaset duyguları çarpıcı bir şekilde terennüm ediliyordu.

8 Temmuz 1920’de Yunanlıla­rın Bursa’yı işgali, ülke çapında teessüre sebep olmuştu. Konu TBMM’de heyecanlı nutuk­larla dile getirilmişti. Hatipler arasında Bursa Mebusu Şeyh Servet Efendi, konuyu dinî his­siyat içinde dile getirmiş ve alkışlarla kesilen uzun bir ko­nuşma yapmıştı. Cephedeki Mehmetçiğin başarısı için Mec­lis kürsüsünden zaman zaman dualar ediliyordu. Burada dinî ve millî hisleri galeyana getiren bu tür konuşmalardan sade­ce bir örnek vermek istiyorum. Şark Cephesi Kumandanı ve aynı zamanda Edirne Mebusu olan Kâzım Karabekir Paşa, 30 Kasım 1922’de Meclis kürsü­sünde cephe durumlarıyla ilgili bilgi verirken Mecliste heyecan kasırgası estiren şu konuşma­yı yapmıştı: “Şark Cephesinin ebedî ve lâyezâl olan hürmet­lerini muhterem Büyük Millet Meclisimize lisanen dahi arz etmekle büyük bahtiyarlık du­yuyorum. En acemi bir neferin dahi kalbinde olan Allah kor­kusu sonra Sevgili Peygamberi- miz’in aşkı, ondan sonra da Bü­yük Millet Meclisimize hürmet ve itaat yaşıyor. Bugün mille­timizin birliğini temsil eden bu nurlu Meclisimizin yarattığı millî zaferle şarkta ve garpta milleti­mizi saran esaret zincirleri nasıl kırıldıysa inşallah son halkaları olan ve İstanbul üzerinde kalan bakiyesi de pek yakında bu su­retle parçalanacaktır. Mebusu bulunduğum mazlum ve ma­sum Edirne bugün milletimiz sayesinde büyük bayramlar yapıyor, çırpınıyor. Ben de o da­kikalarda aranızda bulunmakla büyük bahtiyarlık duyuyorum. İnşallah millî zaferlerimiz ga­yesini (sonucunu) tamamen id­rak ettikten sonra, ordularımız tabiatıyla hâl-i sulha geçerken yine bu millî birliğimiz saye­sinde ilim ve irfan orduları da seferberliğe başlar. Ve hariç­ten bizi sarmak isteyen esaret zinciri gibi dâhilde de bizi aynı suretle saran fakr u cehle karşı, aynı suretle her taraftan hücum ederiz. Cenab-ı Allah’ın inayeti, Sevgili Peygamberimiz’in bize olan yardımı ve büyük milleti­mizin birliği sayesinde milleti­miz yakında refah ve saadete ve ilim ve irfana koşar. Ve biz de bu suretle ebedîyen mesut oluruz. Arz-ı tazimat ederim. Bütün şark ordumuz namına bütün kalbimle sizi selamlar ve bu suretle aranıza karışmakla bahtiyarlık duyarım.”

Büyük Millet Meclisi’nin açılı­şının 100. yılı dolayısıyla kale­me aldığım bu yazıda, birkaç örnekle bu ilk meclisin İslam dini konusunda gösterdiği has­sasiyete işaret etmeye çalıştım. Sonraki birkaç yazımda Birinci Meclis döneminde sunulan din hizmetleri, din eğitimi ve dinî yayın faaliyetleri üzerinde dur­mak istiyorum.