Makale

SİZİ KİMİN TANIMLAMASINI İSTERSİNİZ

SİZİ KİMİN TANIMLAMASINI İSTERSİNİZ

Mehmet Kahraman

Hikâyeler dinlemeye bayılır, özellikle yatma saati geldiğinde masal anlattırmadan uyumak istemez küçükler. Aslında edebiyat ile ilk temasımız böyle başlar. O zaman kurmacanın ne olduğunu bilmez, yalnızca dinlemek isteriz. Masal kahramanlarının arasında kendimize de bir yol bulur, onlar gibi coşku ve heyecan duyarız. Yaşamın kıpırtısı içimizde atmaya başlar.
Büyüdükçe okuma ve dinleme tercihlerimiz değişecektir elbette. Artık masallara değil kurmaca eserlere yöneliriz. Masalın didaktik dili, yerini kurmacanın büyülü dünyasına bırakır. Okuma deneyimi kişiselleşir ve yalnızlaşır. Okur, metnin büyülü dünyasında kendi hayal âlemini yaşamaya başlar. Okuduğu metin, kendi yaşadığı hayat hâlini alır.
Kurmaca söz konusu olduğunda ailelerde iki tutum görülür bu devrede. Kimi ebeveynler çocuklara rehberlik ederek okuyacakları kitaplara yönlendirirken kimisi de yasaklayıcı, küçümseyici hareketlerle okuma deneyimine ket vurur. “Okuyacaksan doğru dürüst şeyler oku!” diyen çok kişi duydum. Hatta öyleleri var ki çocuklarının ders kitaplarının haricinde kitap okumasını istemiyorlar.
Kitapların neler anlattığı ve tehlikesi meselesi yeni bir şey değil elbette. Yazarın hayal dünyasından çıktığı düşünülen eserin insanları hülya bataklığına, romantizme, başıboşluğa sürükleyeceği düşünülebilir. Bu görüşün temeli eski çağlara kadar gider. Aslında haksız da sayılmazlar, çünkü edebî metinler okurun muhayyilesiyle var olurlar, bu yüzden zararsız oldukları söylenemez. Ancak şu da var, edebî metinler hayal kurdurmakla kalmaz, dünyaya bakış açımızı ve idrakimizi değiştirirler. Bu nedenle edebiyat; toplumların, kültürlerin en büyük silahıdır. Bunu genel olarak sanat başlığı altında toplayabiliriz. Sanat daha çok duygulara hitap ettiği için alıcılar tarafından direnç gösterilmeden kabul edilir. Hikâyelerin de insanlar üzerinde böyle bir etkisi vardır. İnsan, hikâyelerle kendi hayatını kurar âdeta. Kendi kimliğinin inşa edilmesi sürecinde dil ve buna bağlı olarak edebiyat etkin rol oynar. Mesele şudur: Kimin dilini konuşuyorsan onun gibi düşünmeye başlarsın. Kendi kimliğinden kopmamak, kültürünü yaşatmak için diline ve sanatına sahip çıkman gerekir.
Kültürel ortam bir atmosferdir; balıklar için suyun önemi ne ise insan için de kültür odur. Kültürü gelenek, örf ve âdeti de içine alarak söylüyoruz. Kültür kalıpları, ait olduğu topluluğun yaşam kodlarıdır ve ayrıca o topluluğun yaşamını kolaylaştırır. Kültür dediğimiz şey basit, soyut, ne olduğu belli olmayan bir şey değildir; yani sadece sanata indirgenemez. Aslında dinamik ve devingen bir şeyden söz ediyoruz burada. Çünkü kültür, davranış değişikliğine yol açan bir unsurdur. Eğitim ve kültürü birlikte anmak gerekir ama eğitim artık kişilerde davranış değişikliğine yönlendiremiyor. Öğrendiklerimiz birer veri olarak kalıyor. Bilgiye dönüşmeyen veriler ise insan için bir değer oluşturmuyor. Oysa kültürel atmosfer değiştiğinde kodlar da değişmeye başlar.
Kurmaca eserler veya genel anlamda edebiyat diyelim, önemli bir kültür taşıyıcısı durumundadır. Kendi toplumunu, örfünü, âdetini yeni kuşaklara taşıyacak olan odur. Kişinin yaşam tarzı, düşünme biçimi onun her şeyini etkiler. Farkında olmaksızın başkasının fikrini kendi fikri gibi benimsemeye, onu savunmaya başlar. Dil döndüğü zaman kalp de döner. Bir şeyi söyleye söyleye benimsetmektir bu. İnsan okuyarak, yazarak, seyrederek gördüğü şeyi kanıksar. Bir şey alışılıp normalleştiğinde iş işten geçmiştir artık.
Peki, edebiyat ne yapabilir? Neye gücü yeter? Edebiyatı tek başına aldığında elbette dünyayı değiştirecek bir gücü yoktur. Aslında edebiyatın böyle bir iddiası da olamaz. Edebiyat; olay, düşünce, duygu ve söz aracılığıyla insan hikâyeleri anlatan bir imkândır. Kimse kurmaca metinler okuyarak iyi bir insan olmaz, kimse kurmaca metinler okuyarak iyi bir Müslüman da olamaz. Peki, öyleyse edebiyat ne işe yarar? En başta edebiyat, insanı tanımaya yarar. Bu, her şeyden önemlidir. Çünkü tanımadığınız bir şeyle mücadele edemezsiniz. Tanımadığınız bir düşmanla nasıl savaşacaksınız? Ya da tanımadığınız biriyle nasıl dost olabilirsiniz?
İnsanı tanımak, dünyaya bakmak, gelişmeleri takip etmek; onları okumak, yorumlamak ve anlamak için kurmaca metinler iyi birer imkândır. Tanımlamak için tanımak gerekir. Tanımı siz yapmazsanız sizin yerinize başkaları sizi tanımlamaya başlar. O zaman şöyle soralım: Sizi kimin tanımlamasını istersiniz? Ağır bir soru bence! Çünkü kimse başkası tarafından tanımlanmak istemez. Başkasının yapacağı tanım, kendi amaç ve çıkarları doğrultusunda olur. Bu ise tanımlamaktan öte sınırlamaktır. Tanım yaptığınızda sınırları da belirlemiş olursunuz. Yani bir çerçeve çizilmiş, yeriniz belirlenmiştir.
Kendi sınırlarını belirlemek, kendi çizgisini çizmek istiyorsa kişi okumak zorundadır. Özellikle insanı yansıtması açısından kurmaca eserler çok önemlidir. Nuri Pakdil’in söylediği gibi, “Kitap okumadan meydan okuyamazsınız.” Kitaplar insana geniş bir muhayyile gücü verir, idrakini artırır, ufkunu, vizyonunu genişletir. Belki de her şeyden önce cesaret verir. Tıpkı Don Kişot’ta olduğu gibi. Şövalye romanları okuyan “iyi yürekli Alonso Quijada” bir gün eylem için kütüphanesinden çıkmaya karar verdiğinde Don Kişot olmuştur artık. Kitabın yolu eyleme geçmiştir. Bu yüzden nitelikli kitaplar uyutmaz, uyandırırlar. Kitap, insanı eyleme kalkmaya zorlar. Size rol model olur. Roger Garaudy’nin söylediği gibi: “Benim üstadım Don Kişot’tur. Yirmi yaşından itibaren kendime rehber edindim onu. İdealin gerçekten daha doğru olduğuna inanan Don Kişot’u.” (Roger Garaudy, Don Kişot, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2016)
Farkında olmasak bile kurmaca karakterler bize umut, ufuk ve cesaret aşılayabilirler. Her kitap bir şeyler söyler bize; kiminde hayatı tanırsınız, kiminde insanı, kiminde kendinizi… Önemli olan kendi kültür zemininden kopmamaktır. Zemin kaydığında üzerindeki yapı da yıkılır. Zemini sağlamlaştırmak için sağlam kitaplara ihtiyaç vardır.