Makale

CAVİT ETLEÇ İLE İYİLİK ÜZERİNE

CAVİT ETLEÇ İLE İYİLİK ÜZERİNE...

Söyleşi: Muhammet Kamil Yaykan

Diyanet Aile Dergisi olarak Suriyeli mültecilerin Cavit Baba’sı olarak bilinen, yürüttüğü yardım faaliyetleri ile 2017 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından "İyilik Ödülü"ne layık görülen Cavit Etleç’in mütevazı evine misafir olduk.
Mahallelerinde yaşayan Suriyeli ailelerin derdine derman olmuş Cavit Baba ve Eşi Hafize Hanım. Sonra iyilik yolları mahallenin sınırlarını aşmış ve Cavit Beyle eşi yüzlerce ev döşemişler yardıma muhtaç insanlar için. Hâlâ da kapılarından eksik olmuyor ihtiyaç sahipleri.
Cavit Bey ve eşi, emekli maaşıyla geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar, bundan hiç şikâyet etmedikleri gibi ellerindekini de muhtaç insanlarla paylaşıyorlar. İlk olarak Hafize Anne giriyor söze Anadolu kadını ruhuyla: “Yakınımızda seksen tane Suriyelinin kaldığı bir ev vardı. Bir gün yanlarına gittim; on, on iki yaşlarında çocuklar var. Birisi karnını tutuyordu. Aç mısın, dedim. ‘Evet’ dedi. Evime buyurun, size yemek yapayım dedim. Önce çekinerek istemediler. Biz Türk’üz, korkacak bir şey yok dedim. Sonra geldiler, karınlarını doyurdum. Çorapları yoktu, kendimiz için aldığım yeni çorapları verdim. O günden sonra her akşam ben yemek yaptım Cavit Amca’nız taşıdı evlerine.”
Devamını Cavit Amca’dan dinleyelim:
Kuşkusuz bu hayır çeşmesinin sahibi sizsiniz. Nasıl başladı bu büyük hayır deryası, bize biraz anlatır mısınız?
Eşimin bahsettiği o çocuklar bizi çok etkiledi. Açtılar, karınlarını doyuracak bir şeyleri yoktu. Her akşam yemek taşıdık onlara eşimle beraber. Ben emekli adamım, derken emekli maaşım yetmemeye başladı. Tam o günlerde bir hayırsever bu bölgeyi ziyarete gelmiş. Yakınımızdaki bir eczaneden bilgi almış. Eczacı arkadaş bizi işaret ederek “Suriyeli mültecilerle bu aile ilgileniyor.” demiş. Hayırsever kişi o günden sonra bizimle irtibata geçti, haftalık erzak getirmeye başladı ve bu böyle devam etti.
Halkımız çok duyarlı. Bölgede 2650 aile yani 32 bin insan var. Bunlardan 1000 aileye iş bulduk, durumlarını biraz olsun düzelttiler. Kimi aileler ise çok zor durumda. Bizim aksatmadan ulaşmamız gereken aile sayısı 300. Uğramazsak bu aileler aç kalır. Zira bunların çoğu yetimlerden ya da yaşlılardan oluşuyor, kimi savaşta uzuvlarını kaybetmiş, çalışamayacak durumda kiminin engelli çocuğu var, istese bile işe gidemiyor, çünkü çocuğuna bakacak kimsesi yok. Bunların 125’ine kardeş aile bulduk.
Böylelikle düzenli yardım almalarını sağladık. Geri kalan 175 aileye ise her ay uğrayıp ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyoruz.
Biliyoruz ki bir ay gidemezsek bu insanlar açlıkla karşı karşıya kalacak. Ben artık emekli maaşım yetecek mi diye dert etmiyorum çünkü sağ olsun milletimiz hayır yapmak için âdeta yarışıyor.
Son dönemde sağlık sorunları yaşamış olmanıza rağmen yardım faaliyetlerini hiç aksatmadınız. Bu enerjiyi nereden buluyorsunuz?
Bir ay önce omzumda ağrı oldu. O esnada hayır sahibi bir delikanlı vardı, misafir olarak gelmişti. Beni hastaneye götürmeyi teklif etti, kıramadım. Hastaneye gittik, hemen anjiyo yaptılar, yoğun bakıma aldılar. Dört gün yoğun bakımda kaldım sonra evime geldim. Eş dosttan ve Suriyelilerden geçmiş olsun ziyaretine gelen çok kişi oldu. Bunlar arasında Halep, El-bab, Azez, Cerablus, Afrin bölgelerinden olup ziyaretime gelen aileler vardı. Camilerde topluca dua edilmiş benim için. Ne zaman bir rahatsızlık hissetsem bir şekilde işler yoluna giriyor. Benim arkamda dua ordusu var galiba, diyorum.
Fiziki yorgunluk dedin değil mi? Rabbimin lütfu var. Hastaneden çıkışımın ertesi günü, bir vatandaşın odun ihtiyacı vardı, o esnada yardımcı olacak başka kimse de yoktu. Odunları 4 km yürüyerek ben götürdüm. Odunları yerleştirirken etraftan görenler hemen elimden alıp yardımcı oldular. Başka zaman 20-25 ton et taşıdığım oldu. Ben elimden geleni yapıyorum, takatimin yetmediği yerde de Rabbim yardımcılar gönderiyor, diye düşünüyorum.
Olgunluk çağına ulaşmış biri olarak çevrenize örneklik teşkil ediyorsunuz. Etrafınızda sizinle emsal olan insanların, yardım ettiğiniz muhtaç ailelerin yaşamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Son olarak insanlarımıza kendi hayatınızdan yola çıkarak neler önerirsiniz?
İslam’da bir kural vardır, bu emirdir de aynı zamanda: Emr-i bil maruf nehy-i anil münker. Evde oturup hiçbir şey yapmamak, Allah’ın rıza gösterdiği bir şey değildir. Sıhhatin elveriyorsa Allah yolunda, Allah için çalışmalısın. Elimden ne gelir ki demeden, aza çoğa bakmadan gayret etmelisin. Her şeyin sahibi Allah.
Biz neden geri geri gidiyoruz, diye düşünüyorum. İslam âlemi olarak Allah’ı unuttuğumuz için. Biz, Kur’an’ı bırakıp hurafelere sarılmaya, Allah’tan istemeyi bırakıp yarattıklarından medet ummaya başladık.
Allah’ın şah damarından daha yakın olduğunu anımsarsa insan, kalpten teslim olursa problem yok. O zaman her şeyin geçici, salih amelin kalıcı olduğunu anlar.
Bir insan Allah’tan uzaklaşmışsa bize düşen nedir? İslam’ı sevdirebilmek. Onun sadece bedenî açlığını değil ruhi açlığını da doyurmak. Beni şaşırtan şeylerden biri de şu oldu. Çok fazla Suriyeliye İslam’ı anlatmak zorunda kaldım çünkü pek çok şeyi bilmiyorlardı. Onların ruhları da açtı. O zaman kendime şunu ilke edindim. Ne istiyorsan Rabbinden iste.
Rabbinin sana bahşettiğini de cömertçe dağıt. Bu, kimi zaman bir erzak torbası oldu, kimi zaman İslam’ın güzellikleri… Ayda birkaç kez dağıtımların dışında yaptığım tek şey, mültecilere İslam’ı anlatmak.
İnsanımıza söylemek isteğim şey çok elbette ama bir örnek vermek istiyorum. Ramazan ayında yaklaşık 80-90 kişiye iftar veriyorum. Hayırseverlerle yetimleri aynı sofrada buluşturuyorum. Karşılıklı sohbet etmelerine imkân sunuyorum. Çünkü insanın asıl muhtaçlığı insanadır, bir tatlı söze, bir tebessümedir. Böyle zamanlarda bürokratlardan da gelen olur soframıza. Bunlardan bazıları sofradaki eksiklikleri görüp bizzat hizmet ederler. İşte İslam ahlakı budur.
Yaşadığınız bu güzellikler arasında unutamadığınız bir anınızı bize anlatır mısınız?
2015 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi, mülteci ailelerle iletişim kurmalarına yardımcı olmam için yirmi dokuz kişilik bir grup gönderdi. Onları Suriyeli bir ailenin yanına götürdüm. Kırk beş dakika kalmak istiyorlardı ama yaklaşık beş saat oturdular aileyle. Bunlardan Alman öğrenci Annabella, ODTÜ’de bir sene okumuş, kırık bir Türkçesi var.
Bir hafta boyunca gelip gitti, sahayı gezdi, ses kaydı aldı, çekim yaptı. Tam gidecekleri gün vedalaşmaya gelmiş Avusturyalı arkadaşıyla. Bana “Baba Cavit, her gün birçok Suriyeli geliyor erzak ihtiyacı için ve siz geri çevirmiyorsunuz. Bunları nasıl temin ediyorsunuz?” diye sordu. Ben temin etmiyorum, Allah gönderiyor, dedim. O esnada kapı çaldı.
İki tane Suriyeli Hanım girdi içeri, erzak ihtiyaçları varmış. Çocuk bezi, şeker, vs. istediler. Annabella döndü bana “Bunlar evde var mı?” diye sordu. Hayır, dedim. “Allah gönderiyorsa bunu da gönderir mi?” diye sordu. Gönderir dedim. Tam o esnada kapı tekrar çaldı ve içeri hayırseverlerimizden biri girdi elinde iki poşetle. Hayırdır Âdem Bey, bu saatte gelmezdiniz, dedim. “Maaşı yeni aldım, belki bir garibanın ihtiyacı vardır, önce onu karşılayayım diye buraya geldim.” dedi. Annabella poşetin içindekileri merak edip hemen sordu. Oraya gelen Suriyelilerin tam ihtiyacını karşılayacak erzaklar olduğunu görünce çok şaşırdı. Ardından eşim Hafize’ye döndü ve “Anne Hafize, nasıl Müslüman olunur?” diye sordu. Yedi defa denedikten sonra tam telaffuz ederek orada kelime-i şehadet getirdi. Bana döndü “Müslüman oldum mu?” dedi. Önce İslam’ı tanı, kalpten de seversen tam Müslüman olursun dedim ve gitti. Annabella burada yaptığı çekimleri tüm Avrupa Birliği ülkelerine dosya yapıp göndermiş.