Makale

Kültürel Kıyım: Kitap Yakmak

Kültürel Kıyım:
Kitap Yakmak

Emin Gürdamur

“Yakabilirsiniz onca kâğıtları elbette sizler,
Ama yakılamaz kâğıdın taşıdığı düşünceler,
Hele beynimdekilere hiçbir el asla değemez.”
İbn Hazm

Amerikan birlikleri 2003 yılında Irak’ı işgal ettiğinde bir milyon insan öldürüldü, çok daha fazlası sakat bırakıldı. O günlerde insan kıyımının beraberinde büyük bir kültürel yıkıma daha imza atılmış, fakat insan hayatının önemine binaen kimse bu saldırıdan söz etme takatini kendinde bulamamıştı. Neydi bu kültürel kıyım? Nisan ayında Bağdat’a giren işgal birlikleri, 1954 Lahey Anlaşmasına, 1972 ve 1999 protokollerine aykırı olarak suç örgütlerine yeşil ışık yaktı. Arşivler yıkıldı, müzeler talan edildi. 2003’ün Nisan ayında Bağdat Arkeoloji Müzesi yağmalandı. Otuzu paha biçilemez cinsten, toplam on dört bin parça çalındı. 14 Nisan’da Ulusal Kütüphane’de bir milyon kitap yakıldı. Osmanlı dönemine ait belgelerin de yer aldığı Ulusal Arşiv’de on milyon belge tahrip edildi. Ateş, sonraki günlerde Bağdat Üniversitesi Kütüphanesi’ne, Evkaf Kütüphanesi’ne ve ülkenin dört bir yanındaki üniversite kütüphanelerine sıçradı. Dünya, Amerikalıların bölgede yaptıklarını, şair ve yazar Fernando Báez’in sahada yaptığı araştırmalarından öğrendi. Kütüphanecilik tarihi alanında otorite sayılan Báez, bu çalışmaları nedeniyle George Bush döneminde istenmeyen adam ilan edildi, kendisinin ve kitaplarının ABD’ye girişi yasaklandı. Çünkü yazar, kültürel yıkımın kaos ortamının doğal sonucu olarak değil, Amerikan birliklerince “dolaylı ve sinsi” bir biçimde gerçekleştiğini söylüyordu (Fernando Báez, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi, Çev. Tolga Esmer, İstanbul: Can, 2018. s. 18).

Yakın tarihte yaşanan bir diğer bilinçli kültürel kıyımın yine bir Müslüman ülkeye yönelik yapıldığını görüyoruz: Bosna Hersek. 1992-1995 yılları arasında yaşanan savaşta Sırp topçu birlikleri, 25 Ağustos 1992 tarihinde, hususi olarak Bosna Millî Kütüphanesi’ni hedef aldı. 478 el yazması, toplam bir buçuk milyon kitabın yer aldığı paha biçilemez hazine, alevlerin arasında yok olup gitti. Aynı yıl Saraybosna Şarkiyat Enstitüsü bir bombalı saldırıya maruz kaldı ve içinde çok sayıda değerli eser yok oldu.

İnsanoğlunun ortak tecrübesinin, görgüsünün ve kazanımlarının mahfazası olarak kitap, tarihin her döneminde hem el üstünde tutulmuş hem gadre maruz kalmıştır. J. Luis Borges’in ifadesiyle “insan belleğinin ve hayal gücünün uzantısı” olan kitap, tam olarak bu kritik vasfı yüzünden en az insanlar kadar açık hedef olmuş, savaşlardan, yıkımlardan payını almıştır. Tarih boyunca işgalciler bir ülkeyi, bir toplumu yıkıma uğratmanın o ülkenin coğrafi bütünlüğüne askeri yollarla saldırmakla tamamlanamayacağını, aynı zamanda o toplumu inşa eden, ayakta tutan, bilincini temsil eden taşıyıcı kolonlarının, kültürel varlıklarının da ortadan kaldırılması gerektiğini düşünmüşlerdir.

Kitap katliamı, zannedildiğinin aksine bilinçli bir barbarlık davranışıdır. Çin İmparatoru Zheng kendisini eleştiren ilim adamlarına kızıp ülkede tıp ve tarım haricindeki bütün kitapları yok ederken, Romalılar İskenderiye Kütüphanesi’ni yeryüzünden silerken, İspanyollar Endülüs’te kitap dağlarını ateşe verirken, İngiltere’de VI. Edward yanlıları Oxford Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki kitapları yakarken, Fransız Devrimi’nde kalabalıklar dört milyonun üzerinde kitabı tahrip ederken, Naziler Berlin Üniversitesinin önünde milyonlarca kitabı törenle küle çevirirken, aslında herkes ne yaptığını pekâlâ biliyordu. Cehalet sebebiyle kitap yakma eylemleri, bilinçli kitap katliamlarının yanında devede kulak kalır. Batı’nın barbarlık tarihinde bilinçli kitap düşmanlığını temsil eden bir diğer misal, Dördüncü Haçlı Seferi’nde Konstantinopolis’te yapılan saldırıdır. 1204 yılının Nisan ayında şehri yağmalayan Haçlılar, insanları katletmenin yanı sıra binlerce el yazmasını yok etti. Tarihçi Steven Runciman’a göre, Konstantinopolis yağmasının tarihte benzeri yoktur, hatta insani bakımdan bütün dünya tarihinde Dördüncü Haçlı Seferi’nden daha büyük bir cinayet işlenmemiştir (Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt 3, Çev. Fikret Işıltan, Ankara: TTK, 1987, s. 109, 114).

Kitapların yok edilme sebebi bizatihi kendileri değildir. Kimse parşömenlere, kâğıtlara, mürekkep kokusuna düşman değildir. Onlar bir bilinci temsil eder. İşgal edilen şehirlerde insan öldürenler, o insanların bilincini inşa eden kütüphaneleri de kendilerine hedef seçerler. John Milton, Areopagitia eserinde kitabı yok etmenin bir mantığı yok etmek olduğuna dikkat çeker: “İyi bir kitabı öldürmekle bir insanı öldürmek aynı şeydir. Bir insanı öldüren Tanrı’nın imgesi olan akılcı bir yaratığı öldürür; ama daha kötüsü, iyi bir kitabı yok eden akılcılığı öldürür, Tanrı’nın imgesini öldürür.” Granada’da Kur’an’ların yakılmasıyla ilgili el-Mansur’un “Kitap yakılan bir yerde sonunda insanları yakarlar.” dediği söylenir. Batı, kitaplarla insanları birlikte yakma cüretinin ana vatanı gibidir. 1559 yılında yasaklı kitaplar listesi yayımlayan Kilise, Kepler ve Galilei’nin kitaplarının yanı sıra kilise inancını sorgulayan herkesi acımasızca hesaba çeker. İhtiyatlı yazarlar kitaplarını bastırmaz veya Protestan ülkelere giderek oralarda yayımlar. “Yeterince ihtiyatlı olmayan âlimlerse engizisyon mahkemesinde hesap verirler; hüküm giymeleri durumunda da aldıkları ceza çok ağır olur: Tanrısal öğretiyi reddettikleri eserleriyle birlikte yakılırlar.” (Alexander Pechmann, Kayıp Kitaplar Kütüphanesi, Çev. Regaip Minareci, İstanbul: Can, 2015, s. 87) Rönesans’ın ilk düşünürlerinden ve ilk kurbanlarından Etienne Dolet, kurduğu matbaada Kilise karşıtı kitaplar bastığı, Platon’un diyaloglarında yer almadığı hâlde ruhun ölümsüzlüğüne dair görüşlerini metnin çevirisine ilave ettiği gerekçesiyle, doğum tarihi olan 3 Ağustos 1546’da kendi kitaplarının ateşiyle yakılarak öldürülmüştür (Georges Jean, Yazı İnsanlığın Belleği, Çev. Nami Başer, İstanbul: YKY, 2018, s. 102).

İslam toplumunda kitap ve kütüphane sevgisinin tecessüm ettiği coğrafyaların başında Endülüs gelir. Ünlü Saray Kütüphanesi’nin haricinde pek çok özel koleksiyonun bulunduğu Endülüs, âdeta bir kitap cennetiydi. Kütüphane sahibi olmak bir seçkinlik göstergesiydi. Devlete ve şahıslara ait kütüphanelerde dünyanın pek çok yerinden getirilmiş ya da istinsah edilmiş eserler yer almaktaydı. Fransız araştırmacı Henri Pérès, Endülüslülerin en bariz vasfının kitap sevgisi olduğunu söyler. Ülkede kitap sevgisi, toplumun bütün kesimlerinde rastlanan bir hususiyetti. Endülüs 1492’de İspanyol istilasına uğradığında Katolik kıyım, insanlarla beraber kitapları da hedef aldı. İsabella ve Ferdinand’ın emriyle din adamlarının ve halkın elindeki kitaplar toplatıldı ve ateşe verildi. Kardinallerin öncülüğünde İslam kültürünün izlerini tümüyle yok etmek için Biberrambla meydanında bir milyonun üzerinde kitap yakıldı (İsmail E. Erünsal, Orta Çağ İslam Dünyasında Kitap ve Kütüphane, İstanbul: Timaş, 2018, s. 346). Endülüs kütüphaneleri benzer bir kıyımı, İspanyol istilasından beş asır önce 1013 yılında, şehre giren Berberiler eliyle yaşamıştı. O zaman da kütüphaneler talan edilmiş, kitaplar yakılmış ve nehirlere atılmıştı. Ama İspanyol istilası, İslam birikimini yarımadadan tümüyle silmeyi hedeflemişti. Yıllar sonra Nietzsche, “Hristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da, bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti.” derken, Endülüs’teki birikimden söz edecekti (Friedrich Nietzsche, Deccal, Çev. Oruç Aruoba, İstanbul: Kırmızı Kedi, 2018, s. 94).

İslam toplumunda ise başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere, bütün kitaplara saygı duyulmuş, yabancı medeniyetlerin mirasını ihtiva eden eserler bile göz bebeği gibi korunmuştur. II. Murat, Edirne’de dört kütüphane yaptırırken, oğlu Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince Fatih ve Eyüp Sultan Camii kütüphanelerinin kurulması talimatını vermiş, bu kütüphanelerin oluşturulmasıyla bizzat ilgilenmiştir. III. Ahmet, Ayasofya ve Nuruosmaniye kütüphanelerini kurdurmuştur. Osmanlı döneminde sadece padişahlar değil devlet ve ilim adamları da kütüphaneler yapmıştır. Sadrazam Köprülü Ahmet Paşa’nın İstanbul’da kurduğu Köprülü Kütüphanesi ile Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi’nin Anadolu’da yaptırdığı kütüphaneler buna misaldir. Bugün bütün bir Orta Çağ boyunca dünyanın muhtelif coğrafyalarında teşekkül etmiş İslam bilim tarihinden bahsedebilmemizin nedeni, Müslümanların, karşılaştıkları yeni bilgi ve hikmetlerle, herhangi bir komplekse kapılmadan kültürel alışveriş içine girebilmeleriyle ilgilidir. Müslümanlarda, asırların imbiğinden geçerek olgunlaşan bu yüksek bilinç, fetih ve savaş ortamlarında da kendini korumuştur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman, Macaristan seferinde ünlü Corvina Kütüphnesi’yle karşılaşmıştır. Vatikan’dan sonra dönemin en önemli ikinci kütüphanesi kabul edilen, Yunanca, Latince ve İbranice elyazmaların, dinî kitapların, tıp, astronomi, matematik alanlarında eserlerin yer aldığı kütüphanede iki binin üzerinde kitap, sürekli kitap kopyalayan dört daimi yazıcı bulunmaktaydı. Kitapların zarar görmemesini temin eden Kanuni, onları Tuna üzerinden İstanbul’a nakletmiştir. Daha sonra bu kitapların otuz beş tanesi, kendisi de bir kitap tutkunu olan II. Abdülhamit tarafından, bir jest olarak Macaristan’a iade edilmiştir.

Esasen kitaplarda yer alan bilgi ve hikmet, kitaplar yanıp kül olduğunda bile yeniden parıldamaya, dirilip doğrulmaya meyyaldir. Çünkü kitaplar bir birikimin, bir kültürel yolculuğun, belki asırların imbiğinden geçerek var ettiği sonuçlardır. Sayfalara nakşedilmiş yüzlerinin yanında belleklerde yaşayan, hafızalarda nefes alıp veren veçhelere sahiptirler. Endülüs’teki iç karışıklıklarda, muarızlarının, iktidarı kendisi aleyhine kışkırtmaları sonucu kitapları yakılan İbn Hazm, çağlar ötesinden bütün barbarlara bunu haykırır: “Yakabilirsiniz onca kâğıtları elbette sizler, / Ama yakılamaz kâğıdın taşıdığı düşünceler, / Hele beynimdekilere hiçbir el asla değemez.” (Roger Garaudy, Endülüs’te İslam, Çev. Cemal Aydın, İstanbul: TEV, 2014, s. 249-250)