Makale

Medya ve Ahlâk

Medya ve Ahlâk

Sadık Yalsızuçanlar

Medya bir güçtür ama, bu bizatihi kendinden gelen bir güç olmaktan ziyade, ekonomik ve siyasî bir güç odağının sözcüsü olduğunda böyledir. Yani, bir bakıma, ‘medyanın gücü yoktur, gücün medyası vardır’ denilebilir.

Gazete, dergi, radyo, televizyon ve elektronik iletişim ortamlarının teknik doğası, aynı zamanda ahlâkî bir zemin üzerinde yükselir. Özellikle televizyon gibi görüntüye dayalı medyalar, sonuçta, ‘ahlâkî bir dil’dir.

Bugün gerek ülkemizdeki gerekse dünyadaki örneklerine bakacak olursak, iletişim araçlarında yaygın şekilde, “gerçeğin vehim, vehmin gerçek sanıldığı bir dil”in egemen olduğunu söyleyebiliriz. Çoğu kez körlerin fili meselesini de yaşadığımızı da fark edemeden gerçeğin sadece bir görünümünü tümüymüş gibi algılar ve bu dünyadan böylesi bir yanılsamayla göçüp gideriz. Modern insan, tohumlarının Rönesans’la ekildiği bir süreklilik içinde, kendisini kutsaldan arındıra arındıra bu yanılsamaya mahkûm oldu.

Batı modernleşmesini, kendi dil ve anlam dünyamıza taşıyıp kendi kendini sömürgeleştirme girişimiyle akıl almaz bir biçimde ilâhî merkezle temasını kesmeye çalışan bizler, daha ufuksuz bir boyuta hapsolduk. Bugün, geleneksel görüntü duyumlarının dışında görsel bir dil arayan insanların önünde, hurafeden bir çöp yığını yükselmektedir. Onulmaz bir zihin karışıklığına uğrayan modern zamanların iletişimcisi kendi içinde, derinlerde bir yerde yatan aslî doğasını ve ondan fışkıran gerçeklik kavrayışını görebilecek durumda değildir.

Görüntülü ve sesli iletişim ortamları, gerçeği nasıl yansıtır, gerçekliğe nasıl ayna olabilir? Medya ile hakikat arasındaki farkın nitelikleri nelerdir? Bugün bize naiv görünen bu sorular arasında asıl sorulması gerekene ilişkin bir esas nokta vardır ve bu bizi gitgide şu aslî soruya ulaştırır: Gerçek nedir? Bu sorunun içerdiği ayrıntılara dalmadan önce, kurgusal olanla gerçek olan arasındaki ayrıma yönelebiliriz. Kurgusal olanın gerçeğin bir kopyası olarak üretildiği eski çağlarda, zihnimizi fazlaca karıştıracak bir bilgi kirlenmesi yoktu. Doğayla uyum içerisinde yaşayan insan, görünenin kopyasını üretmek ve kendisini Yaratıcı’dan özerkleştirmek gibi bir vehamet yaşamıyordu. Tabiata uyumun yolunu bulmuştu ve ‘Yaratıcı’ kompleksinden uzaktı. Kendisine verilmiş olan varoluş alanında, özgürlüğün tadını çıkarıyor ve bu özgürleşmenin ilâhî olana cevap vermek için gerektiğini biliyordu.

Bugün kendimizi içinde bulduğumuz kültürel ortamda, söz etmeye çalıştıklarım, zihnî fanteziler olarak algılanabiliyor. Modern insanın çıkmazı belki de burada beliriyor. Kendisini kuşatan, sınırlayan ve gitgide boğan şartlara tutsaklaşıyor ve bunu gerçeği keşfetmek adına yapıyor.
Geleneksel dram, seyirciyi duygusal bakımdan etkileyerek özellikle görüntülü medyaya oldukça tartışmalı bir durumu armağan etmiştir: Seyircinin bilincini belirleyen bir dil. Oysa Eski Yunanlılar dramayı nispeten masum bir şekilde, ‘yapılan şey’, ‘bir şey yapma’ olarak anlamlandırıyorlardı.

Modern iletişim ortamlarında ise, Sema Özden’in belirlemesiyle, ‘gerçeklik imajlar aracılığıyla yıkılıyor, unutturuluyor’du, çarpıcı bir olayı tıpkı film gibiydi, diye anlatmamız bunu gösteriyordu. Perdeden yansıyanın hayatın yerini tuttuğu bir ortamda, seyircinin bilincini belirleyen oldukça baskıcı bir dilden söz etmemiz gerekecektir. Bugün özellikle ülkemiz gibi şifahî kültürün egemen olduğu ülkelerde, insanlar bir uyuşturucu işlevine sahip ekran aracılığıyla kolay bir şekilde yönlendirilebilmektedir. Haberi oluşturanların beslendikleri alelâde malzemeyi, kurgu ve öteki işlemlerle nasıl etkileyici ve gerçekçi bir şekle soktukları ve seyirciyi nasıl gerçekdışı bir ortama sürükledikleri biliniyor.

Kamera özneldir. Gerçeği gördüğünce yansıtabilir. Kopyacı ve yansıtmacı bir araçtır kamera. İlk bakışta çelişkili gözüken bu durumun derinliklerine dalınca karşımıza ilginç özellikler çıkacaktır. Kamera nesneldir fakat, onunla bakan gözün görmek istedikleriyle değerlenebilir, etkilenebilir hatta belirlenebilir.

Ünlü yönetmen Godard, görüntünün imaj olduğunu, görüntü aracılığıyla gerçekliğin ancak imaj düzeyinde aktarılabileceğini söylüyordu. Daha da ileri giderek iletişimci Mc Luhan’ı dolandırıcılıkla suçluyor ve insanları televizyon aracılığıyla görüntünün yaygınlaştığına inandırmaya çalışan biri olduğunu belirtiyordu. Godard’ın yargısını önemli oranda destekleyen bir seyir izledi televizyon. Sinemayla televizyonun işlevleri ve formatı bakımından farklı olduğunu biliyoruz. Fakat seyirciyi uyuşturan etkileri göz önüne alınınca ortak niteliklere sahip bulunduğu da söylenebilir. İnsanların görünür âlemin resmini yeniden üretme arzusu, kamera objektifinin gelişmesi ve kullanımıyla birlikte akıp gitmekte olan ‘an’ı film karelerine hapsetme isteğini de kışkırttı.

Burada kurgu, müzik, ses ve öteki imkânlar insanın dokunamadığı ve deneyemediği bir gerçeklik üretiyor. İnsan yanılmak ve yanılgısını bir perde aracılığıyla yansıtmakla, gerçeğe karşı gedik açma misyonuna sahip olması gerekirken, insanları gerçekten alıkoyan bir işlev yüklenmiş oluyor. İnsanın hakikate konulu olsun, sonuçta insanın kendi gerçek doğasına ters düşen bir yapının üremesine yol açıyorsa eğer, durup düşünmek gerek. Sinema, gerçeği; öteki sanat türlerinden farklı olarak daha derinden ve pek çok boyutuyla kavrayabilme ihtiyacından neşet etmiştir. Burada bir tehlikeyi hatırlatmakta yarar görüyorum. Televizyon ortamı her şeyi bir iletişim nesnesine dönüştürüyor ve gerçekliği yok ediyor.

Artık dev iletişim merkezleri ve terminallerinde her şey mükemmel bir şekilde allanıp pullanıyor ve imaj paketleriyle seyirciye sunuluyor. Orada ne bireyin hukukunun toplumun hukukuyla eşdeğer görüldüğü, ne de seyircinin birey olarak ciddiye alındığı, önem ve değer verildiği bir iletişim ahlâkından söz edilebilir. Orada yanan insanlar, lime lime olmuş bedenler, işkenceyle öldürülmüş çocuklar, sadece birer arzu nesnesi olarak algılanan kadınlar, reklâm unsuru olarak kullanılan bebekler, daha çok tüketim için daha çok üretim ve daha çok israf, zenginlik, lüks, istismar… Görüntü bu uğurda kullanılıyor. Görüntü gerçeğin yerini alıyor. Orada gerçeklik efsaneye dönüşüyor. Ne bir anlam, ne de mantıkî tutarlılık aranıyor metinlerde. Müzik de, efekt de, sunucu da olayın, yani oyunun birer ögesi. Evet sadece ögesi olarak kullanılıyor. Çıkarların, kirli ilişkilerin öncelendiği ve ahlâkî değerlere yeğlendiği bir dünya. Bu dünya kâbus ve hayalet üreten bir makine var. Son dönem Amerikan sinemasındaki vampir filmlerini hatırlatıyor. Yanan bir insanı kurtarmayı değil, görüntülemeyi düşünen kameraman ahlâkî bakımdan nerede duruyor? Aracın doğası mı bunu buyuruyor ona? Yaptığı işin ahlâkî zemini mi? Her şeyin oyuna dönüştüğü ve oyun içinde oyun oynandığı bir âlem. En dramatik, en hüzünlü ve en kahırlı olay, bu araçta bir ‘izlenme’ vesilesi olabiliyor. Sunulurken ne denli dramatik olursa olsun, sonuçta seyirlik bir malzeme olmaktan kurtulamıyor. Bu işlem sunumlarda da sürüyor ve kerameti kendinden menkul tanıtım filmleri bas bas bağırıyor. Üstelik bu haliyle katılımcı demokrasinin vazgeçilmez bir aracı olduğunu söylüyor televizyoncu. Herkes görmesini bilir, o halde mesaj herkese eşit biçimde ulaşıyor deniliyor. Kuzu kurt masalı, her şeyin gösterge ve imaja dönüştüğü televizyon ortamında hem bizzat yaşanıyor, hem de aktarılıyor.

Aktarılan ‘haber’in insanın hangi gerçeğine tekabül ettiği ve manevî tecrübesine neler kattığı önemli değil. Önemli olan seyirciyi ekran karşısında uzun süre tutabilmek. Bu yüzden ekran hiç kararmamalı, içeriksiz ve anlamsız da olsa mutlaka bir şeyler sunulmalıdır. Aslolan ne? Olmayan bir şeyi varmış gibi gösterirken bile, inandırıcı olmalıdır televizyon. Başarısının bir ölçüsü budur. Oysa tüketmenin sonu yoktur.

Kitle iletişim araçlarını ellerinde bulunduranların hastalıklı zihinleriyle, kültürü sığlaştıran ve ancak somut düşünebilen televizyonu nasıl bir cürüm aracı kıldıklarını görüyoruz.

Katılımcı ve çoğulcu demokrasiye katkıda bulunduğu söylense de bu katkının nasıl bir katkı olduğu üzerinde söylenecek çok şey vardır. Asaf Hüseyin’in bir belirlemesini hatırlıyorum. Haber’in, programın hazırlanma süreci her şeyden önce zamana karşı bir yarışı gerektiriyor. Haber değeri denilen sorun, zamanla yarışan programcının ahlâkî bir süzgeçten malzemesini nasıl geçirebileceğini de ihtiva eder. Televizyon sadece bu yönüyle değil, sahip olduğu ‘görüntü felsefesiyle’ de ahlâkî bir araçtır. Seyirciye ulaştığında hasıl ettiği neticelerin duygusal ve fikrî olduğu düşünülürse, ne denli ahlâkî bir dil karşısında olduğumuz daha kolay anlaşılabilecektir. Baudrillard bu bakımdan eleştirisinde oldukça pervasız ve rahattır: “Şu anda değişen şey, iletişim araçlarının, yani bizzat aracın kendisinin mübadele ilişkileri sırasında belirleyici bir unsur haline gelmesi; yer yer aracın işlevine egemen olması ve hatta teknolojik olarak mesaja, iletilen konuya, yani iletişimin özüne hâkim olmasıdır.” Öyleyse muhabir de bu genel ilkenin ve yapının dışında kalamayacaktır. Onun haberi de, sunumu da bu amaca hizmet edecektir. Bir televizyon ortamında kimse kişiselliğini koruyamayacaktır. Tüketim ilkesinin dışında kalamayan aktörlerin, sıradan birer figür haline geldiği bu cürüm ortamında, ne gerçeğin cihanşümul güzellik ve değeri, ne de vicdanî ölçülerin belirleyiciliği söz konusu olabilecektir.

Sinemanın büyük yönetmeni Akira Kurosawa’nın dediği gibi, “insanlar tabiatın bir parçası olduklarını unutmuş görünüyorlar.” Tabiatla aynı dile sahip olduklarından gafiller. Kendi ürettikleri azgın bir canavarca yok ediliyorlar. Ahlâkî değerlerin barbarca yok edildiği, insanların bireysel hukuklarına acımasızca kıyıldığı bir dünyaya yaraşır bir aktör televizyon.

Peki televizyonda sunulan gerçeklikler varlığımızla ilgili hangi temel soruları soruyor? Hangi meşru soruyu soruyor televizyon programları?

Hangi sorularımıza cevap aramak üzere bir zihni ortam hazırlıyor?
Televizyonun, sonuçta, bir eğlence ve enformasyon aracı olduğunu ifade etmemiz gerekiyor o halde. Televizyonda aktarılan içeriğin malûmat denilen ve en alt düzeydeki bilgi kategorisi olduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Bu beraberinde neleri getiriyor?
Bilgilenme ve eğlenme amacıyla ekran karşısına oturan seyirci, imaj düzeyinde muttalî olduğu olayların gerçek nedenlerini öğrenebiliyor mu?

Bu seyir sonunda gerçeği bir bütün olarak algılayabiliyor mu? Seyrettiklerini anlamlandırırken nelerle karşılaşıyor?

Zaman ve mekânın sınırlı olduğu bir iletişim ortamında, sunulanın tüm boyutlarıyla yansıtılması mümkün olamadığından seyirci bir zihin karmaşasına uğruyor. En pasif ve tembel algı düzlemine yerleşen seyircinin muhayyilesi gitgide körelmektedir. Bu durumun neden olduğu psikolojik sonuçları netleştirmekten uzağız. Seyircinin yaşadığı bir başka mesele ise, tıpkı sinemada oyuncunun yaşadığı gibi bir ruh göçüdür. Kendi tecrübelerinden uzaklaşarak hep ötekinin deneyimlerine dikkatini yönelten seyirci bir zihin yanılması yaşıyor. Yangın, savaş, ölüm, şiddet, terör, intihar, cinsel saldırı gibi dehşet olayları sıradanlaşıyor. Bunun yol açtığı ilginç bir sonuç, seyircinin iletişime zemin hazırlayan kelimelerle değil, sürekli hissi ve tepkisel bir dille konuşmasıdır. Kendisini hissi tepkilerle ifade eden seyircinin cehaletini meşrulaştıran televizyon, McLuhan’ın da belirttiği gibi sinir sistemimizdeki aktörle seyirci arasındaki farkı da yok ediyor: “Böylece dünya küresel bir köy haline geliyor.” Geliyor da ne oluyor? Akşam sofrasında birkaç tane zeytinle, ekmeğini zor denkleştiren insanlar spagetti için aşçının ürettiği yeni bir sosun yapımını seyrediyor, bilmem hangi yemeğin nasıl daha leziz pişirilebileceğini dinliyor. Bırakınız ülkesini, yaşadığı şehri, mahalleyi hatta oturduğu apartmanın durumunu bilmeyenler, Güney Amerika’daki bir kentte yapılan ilginçlikler olimpiyatını seyrediyor haberlerde. Nabi Avcı’nın beliğ bir biçimde ifadelendirdiği üzere enformatik bir cehalet derinleşiyor. Televizyon tiryakiliğe dönüşüyor. Kendi kendisiyle konuşmayı başaramadan bu dünyadan göçüp giden insanlar, zihinlerindeki o akıl almaz bilgi karmaşasıyla, hayatları boyunca kendileri açısından ciddi bir değere sahip olmayan soru ve cevaplarla yaşıyor. Televizyonun eski çağların masal ve destancıları gibi sözlü kültürü yaşatan bir araç olduğu söylenir (maksat farkları olsa da).

Bunu ihtiyatla karşılamak zorundayız. Televizyonun şifahî kültür oluşturduğu doğru, fakat masalcı olduğu tartışılır. Arada ne kadar saydamlaşırsa saydamlaşsın bir perde vardır sonunda. Ve seyirci duyumlarıyla ve önyargılarıyla bir oyun, bir eğlence, bir şenlik karşısında durduğunu bilerek seyreder. Sunulan, hiçbir zaman gerçeğin kendisi değildir, seyirci de bunu gerçek olarak izlemez. Televizyon bizi yüz yüze iletişim biçiminde olduğu gibi dolaysız etkilemez. Bize sunar. Orada sunulanın sadece bizim için hazırlanmış bir muhteva olmadığını biliriz. Bizimle birlikte milyonlarca insan seyretmektedir, bunu düşünerek izleriz. Sinema, tıpkı rüya gibi, ışıkların söndüğü ve perdede esrarlı bir oyunun sergilendiği temaşadır.

Televizyonun sığ bir kültürü yaygınlaştırması, seyirciyi ‘genel’ görmesiyle ilgilidir. Gerçeği ters yüz etmesi de sanırım bu durumla kısmen ilgili görülebilir. Hiçbir olay, olgu, durum, nesne, kişi ya da süreç televizyonda gerçekten mercek altına alınamaz. Ne kadar odaklı ve uzun bir yayın olursa olsun, ekran daima kurgulanmış bir gerçekliği aktaracaktır. Ve orada mutlaka eksik noktalar olacaktır. Zaten bu işleme giren her şey doğrudan gerçekliğini yitirmektedir. Çünkü olay ekran düzeyinde cereyan etmektedir: “Yani bunlar ekran olaylarıdır, hiçbir sahiciliği kalmamıştır. Sahicilikten söz edilip edilmeyeceğinden pek emin değilim; yine de gerçeklerin bir ‘üst gerçek’ olarak iletilmesiyle birlikte yok oluveren, tarihî bir gerçekliği olan, sıradan bir gerçeklik olarak varolan bir sahicilikten söz edebiliriz.” Ne hikmet, ne tefekkür, ne ahlâk, ne de fikrî derinlik… Televizyonun bunlarla başı hoş değildir. Batılı ülkelerin çoğunda televizyon bir pazarlamacı gibi kullanılmaktadır. Kapitalizmin bir propaganda aracı. Robin Day’e bakılacak olursa, televizyon tek tip ve baskıcı bir yapının oluşmasına imkân vermektedir: Batı dünyasında televizyon bazı şiddet olaylarını gösterme imkânını kullanırken, o ekranlarda bazı şiddet, adaletsizlik ve protesto hareketlerini görmek mümkün değildir. Bu yapı kim tarafından oluşturulmuştur. Bugün dünyanın çok geniş bir bölümünün dengeli olarak bilgilendirilmesi için bu yapının değişmesi gerekmektedir.” Bu merkezî öneme sahip aracın, her toplumun ahlaki ve toplumsal ideallerine uygun şekilde kurgulandığı ortada. Jerry Rubin’ın ‘uyuşturan televizyon’ tanımlamasına denk düşen bir yayın dili özellikle ülkemizde egemen durumda: “Değişik bölgelerdeki farklı yapılar ve ayrı sosyal tabakalara medyanın sunduğu şey, olayların sığ ve tek boyutlu taraflarıdır. Toplumun sorunlarının her yönden bu tür araçlarla gözler önüne serilmesi, modelin oluşturulması şimdilik hayal gibi gözükmektedir. Bilgi akışı bombardımanı ortalama okuyucu ve dinleyiciyi uyuşturmaya yöneliktir. Okumaya ve dinlenmeye ayrılan zamanın artması, organize hareketlere ayrılacak zamanın azalması anlamına gelmektedir. Bireyler okuyarak problemleri öğrenebilirler ve hatta tartışacak zamanı bulabilirler, ancak bunların çözümü için bir sosyal hareketliliğin oluşturulması mümkün görülmemektedir. (…)

Yığın medyasının geniş nüfuslar arasındaki bilgi farklılıklarını ortadan kaldırdığı açıktır. Böylece yığınsal iletimin dozu artırılarak aktif katılıma eğilimli kişilerin potansiyel enerjileri, pasif bilgi şekline dönüştürülebilmektedir.”

Sinema, reklâm ve televizyon… Bu üç endüstri artık küresel bir nitelik arzediyor. Bu üç aktör de kamusal alanı istilâ etmiş durumda. Buna elektronik iletişim ortamları da katılıyor artık. Yer üstünden daha kapsamlı ve dolaşım açısından daha süratli ve dolaysız bir iletişim ağı yeraltında oluşuyor. Artık dilediğiniz kişi, kurum, eser ya da kitaplığa, filme ve belgeye internetle ulaşabilme şansınız var. Lâkin tüm bunlar iletişim kurumlarının ahlâkîliğini ve özerkliğini sağlayamıyor. İletişim kurumları üzerindeki denetim mekanizmaları sağlıklı ve ahlâkî bir çerçevede oluşturulamıyor. Televizyon, hükümranlığını sürdürüyor.

Hüseyin Nasr’ın belirttiği gibi modern insan, ‘nefsi ruh yerine koyma yanlışı’ndan hareket ediyor ve “kendi duyuşlar dünyasının sınırlarını yok etmeye çalışıyor.” Gerçekliğin dış şekilleriyle uğraşmayıp olguların batınî yapısına yönelen ilkçağ sanatçısından eser yok bu iletişim ortamında. Düşünce-eylem bütünlüğü diye bir kaygısı yok televizyoncunun.

Kandinski ve Tarkovski’nin uyarılarıyla son vermek istiyorum: “Aydınlanmaya acıkanlar, görmesini bilenler saf dışı kalırlar, onlarla alay edilir, deli gözüyle bakılır, fakat birkaç ruh direnir ve bekler. Onların manevî hayata koyu bir ihtiyacı vardır. En maddi şeylere ihtiraslı kişiler, kaba ve bayağı iştahlılar grubu içinde, onlar tesellisiz ve şikâyetçi olarak inleyip acı çekerler. Böyle devirlerin düşük sanatı maddî gayelerden başka bir şey düşünmez. İlhamını en aşağılık konularda arar, orada kendisi için çıkarılabilecek noktaları bilmez.”

“İnsanın diğer insanlara acı vermeden yaşayabilmesi için bir ideali olmalı: Manevî ve ahlâkî bir ideali... İnsanların içinde iyi ahlâkın olmadığı yerde toplumsal ahlâk değerleri çürümeye, iflâs etmeye ve yok olmaya yüz tutar.


“Televizyonun şifahî kültür
oluşturduğu doğru, fakat masalcı
olduğu tartışılır. Arada ne kadar saydamlaşırsa saydamlaşsın bir perde vardır sonunda. Ve seyirci duyumlarıyla ve önyargılarıyla bir oyun, bir eğlence, bir şenlik karşısında durduğunu bilerek seyreder. Sunulan, hiçbir zaman gerçeğin kendisi değildir, seyirci de bunu gerçek olarak izlemez.”