Makale

İNSAN: ÂLEMİN ÖZÜ

İNSAN:
ÂLEMİN ÖZÜ

Dr. Ömer ÖZGÜL
DİB Atama I Daire Başkanı

Hidayet rehberimiz Kur’an-ı Kerim, insanı mükerrem bir varlık olarak nitelendirmiş ve onun yaratılmışların pek çoğundan daha üstün bir paye ile şereflendirildiğini bildirmiştir. (İsra, 17/70.) Yüce Rabbimizin en büyük ayetlerinden biri olan insan, ahsen-i takvim (Tin, 95/4.) üzere yani en güzel biçimde var edilmiş, belki de bu hikmete binaen dağların ve taşların yüklenemediği o büyük emaneti, kulluk gibi ağır bir sorumluluğu omuzlarına almıştır. (Ahzab, 33/72-73; Haşr, 59/21.) Böylece başıboş bırakılmayan (Kıyamet, 75/36.) ve beyhude yaratılmayan (Müminun, 23/115.) insan, yeryüzünde Allah’ın halifesi kılınmıştır. (Enam, 6/165; Bakara, 2/30; Sad, 38/26; Neml, 27/62.) Böylesi ulvi bir görev ve sorumluluğu bihakkın yerine getirebilmesi için de kâinattaki her şey onun hizmetine sunulmuştur. (Lokman, 31/20; Nahl, 16/12; Hac, 22/36, 37, 65; Casiye, 45/12; İbrahim, 14/32-33; Lokman, 31/20.) Öyle ki Allah, meleklere kendi ruhundan bir nefha (Hicr, 15/29; Sad, 38/72.) ile şereflendirdiği Âdem’e secde etmelerini emretmiş; bu emre boyun eğmeyen şeytanın (Araf, 7/11.) akıbeti ise cennetten kovulmak ve ilahi rahmetten mahrum bırakılmak olmuştur.

İşte böyle ayrıcalıklı bir konuma sahip olan insan, tasavvufi düşüncede “insan-ı kâmil” nazariyesi ile farklı bir boyut kazanmış, âlemin varlık sebebi ve göz bebeği olarak görülmüştür. Öyle ki mutasavvıflar, “Allah Âdemi kendi suretinde yarattı.” (Buhari, İstizan, 1; Müslim, Birr, 115.) hadis-i şerifinden mülhem olarak insanda yaratıcıdan bir paye görme arzusundadırlar. Bu çerçevede İmam Gazali insanı, Allah’ı bilmenin anahtarı olarak değerlendirmiştir. Gerek bu hadis-i şerif gerekse Kur’an-ı Kerim’de ifade edilen “Âdem’e ruh üflenmesi” (Hicr, 15/29; Secde, 32/9; Sad, 38/72.) hadisesinden hareketle, bu ayrıcalık yalnızca Âdem’in şahsına hasredilmeyip tüm insan türüne teşmil edilmiştir. Böylece asli maddesi basit bir çamur olan insan, ilahi nefha ile yüce bir değer kazanmış olmaktadır. Bu yaklaşımı izah sadedinde Fuad Köprülü şunları söylemektedir:

“Sûfiyye akidelerine göre kâinat, merkez noktası olan insanda hatmolmuştur. Kâinattaki mevcudat, sıfat-ı ilahiyye’den ancak birine veya diğerine makes olabilir. Hâlbuki insan cümlesine cilvegâhtır. Çünkü İsm-i Azamın mazharıdır. İnsan hariçteki âlem-i kübra’nın zübde ve icmali, musaggarı olduğundan dolayı, âlem-i suğrâ namını almıştır.”

Bu nedenle tasavvuf ehlince, Allah’ın en mükemmel tecellisinin insan olduğu söylenmiştir. Bu anlamda Allah’ın muradı ve muhatabı insandır. Çünkü insan tüm yaratılmışlar içerisinde Allah’ın mutlak güzelliğini idrak edebilecek yegâne varlıktır. İnsanın vazifesi, yaratılışının asıl gayesini oluşturan Allah’ın kudretini ve cemalini idrak etmektir. Bu idrak Allah ve evren ilişkisindeki bir biliş köprüsü olma niteliğini öne çıkarmaktadır. İnsan böylelikle Allah’ın kudret ve güzelliğinin kendisiyle fark edileceği bir ayna vazifesi görmektedir.

Bütün varlıklar Allah’ın tecellilerini aksettiren birer ayna olmakla birlikte, sadece insan tamamıyla cilalanıp parlatılmış, ilahi tecellileri kusursuz bir şekilde yansıtan aynadır. Kâinat önceleri cilasız bir ayna gibiydi. Âdem bu aynanın cilâsı ve ruhu olmuştur. İşte bu metafor doğrultusunda, Âdem olmasaydı kâinat ruhsuz ve cansız kalırdı. Böylece, insan kâinatın ruhu ve cilası olmuş, evren onunla canlanmış ve hayat bulmuştur.

Bu bağlamda insanı Cemal-i Şâhi’nin aynası olarak nitelendiren Mevlâna, Âdem’e secde emrini, aynadan yansıyan Hakk’ın görünüşleri ve ilahi tecellilerin
mazharı olmakla izah eder. O, varlık âlemini bir ağaca, insanı ise bu ağacın meyvesine benzetir. Allah’ın isim ve sıfatlarının tümünü toplu bir şekilde kendisinde bulundurmasından dolayı insan varlık ailesinin en kâmil üyesidir. O, bütün varlık bilgisini bünyesinde barındıran eksiksiz bir kitaptır. Bu nedenle tasavvufi düşüncede insan, bütün varlık mertebelerini zatında toplayan bir düzlemde tasavvur edilmiştir. Bu açıdan insana “mertebe-i camia” ismi verilmiştir.

Bu anlayışa göre, âlem ile Âdem, Allah’ın suretinde yaratılmaları sebebiyle birbirlerine benzerler. Allah, isimlerinin çokluğu yönünden âlemi, isimlerinin birliği yönünden de Âdem’i yaratmıştır. İnsan âlemin özü ve ruhu, âlem de onun suretidir. Şeyh Galip bunu çok veciz bir şekilde ifade eder:

“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”

İnsan, bizzat yaratıcısı tarafından kendisine verilen bu büyük değer ve yüklenen ağır sorumluluk çerçevesinde, sahip olduğu insanlık cevherini kemal noktasına taşımaya gayret etmelidir. Zira onun bu değeri ve sorumluluğu, Rabbini bilmeyi, O’nu yüceltmeyi, kudretine tanıklık etmeyi gerekli kılar. İmam Cafer es-Sadık’ın deyişiyle: “İnsan, Allah’ın yaratma gücünü dışa vurduğu en üstün tanıklıktır. İnsan, Allah’ın kudret eli ile kaleme aldığı kitaptır. Hikmet ile bina ettiği mabettir.”

Bu yönüyle müminin şeref ve üstünlüğü Kâbe’den bile daha yüksek kabul edilir. Onun yüceliğinin gönlünden kaynaklandığı, bedeni değerli kılan merkezin kalp olduğu nice veciz ifadelerle dile getirilir. İrfan geleneğinde gönül yapmak, kalp kırmaktan kaçınmak, insanın saygınlığına uygun davranmak en büyük erdemlerden biri olarak kabul edilir. Zira gönül, nazargâh-ı ilahidir. Her türlü saygı ve hürmete layıktır. Bir gönlü kıran, bir kalbi hedef alan aslında Allah’ın rızasından kendini mahrum bırakan iki cihan bedbahtıdır.

Anadolu gönül sultanlarından Yunus Emre’nin şu sözleri bu anlayışı yansıtması bakımından önemlidir:

“Dürüş kazan ye yedir bir gönül ele getir

Yüz Kâbe’den yiğrektir bir gönül ziyareti.”

İnsan gönlünün Kâbe’den daha değerli olduğunu vurgulayan bu tür ifadeler, insanın değerini ve gönül kırmanın günah olduğunu çok vurgulu bir şekilde beyan etmektedir.

“Aksakallı bir koca hiç bilmez kim hal nice,

Emek vermesin hacca bir gönül yıkar ise.

Gönül Çalab’ın tahtı Çalab gönüle baktı

İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise.

Bir kez gönül yıktınsa bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”

Bu anlayış çerçevesinde bütün mahlûkata rahmet nazarı ile bakan arifler, kâinatın göz bebeği kabul ettikleri insana da rahmet nazarıyla bakmış ve sevgiyle kucaklamışlardır. Mahlûkat Allah’ın muhabbetinden neşet ederek vücut bulduğu için yaratılmışları sevmek, aynı zamanda Yaratıcıyı sevmektir. Diğer bir deyişle, Yaratanı
sevmek yaratılanı sevmeyi gerektirmektedir. Sufilere göre bütün kâinat Allah’ın eseri olduğu için bu sevgiyi besleme ve yansıtma hususunda türün, inancın, dilin, rengin önemi yoktur. Zira bütün varlıklar aynı özden gelmektedir ve bütün insanlar, Âdem’in çocuklarıdır.

Tasavvuf ehlinin kâinata ve içindekilere karşı bu geniş sevgi anlayışı, Anadolu irfan geleneğinde “et-ta’zim li emrillâh, ve’ş-şefkati li mahlûkillâh” (Allah’ın emrine itaat etmek, kuluna ise şefkat göstermek) ilkesi ile formüle edilmiştir.

Hacı Bektaş-ı Veli’ye göre, yaratılmışların en şereflisi, ilahi emanetin taşıyıcısı ve Allah’ın halifesi olması hasebiyle insan, saygıyı hak etmektedir. Bektaşi düşüncesinin ulaştığı son durak olan insan, öncelikle yetmiş iki milleti bir görmeli, yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmesini bilmelidir. Âşık İlhami’nin şu mısraları bu yaklaşımı çok güzel bir şekilde özetlemektedir:

“Kendi noksanını bil arif ol

Kimsenin ayıbını gözetme gönül

Yetmiş iki millete bir nazarla bak

Hak sevmiş yaratmış söz etme gönül.”

Niyazî-i Mısrî’nin “Tüm insanlara Allah’ın nuruyla bakan kişinin zulmette nur, zehirde panzehir, düşmanlarda dost, kahırda lütuf göreceğini” belirtmesi de bu anlayışın bir devamı niteliğindedir. İnsanların tek nefisten yaratıldıklarına dair Kur’ani gerçeği vurgulayan (Nisa, 4/11.) Mısrî, insana meleklerin gözü ile değil (Bakara suresinin 30. ayetine gönderme yapılmaktadır.), Yaratıcının nazarıyla bakılmasını tavsiye etmiştir.

Ahmed Yesevî hikmetlerinde, “Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol; Öyle mazlum yolda kalsa, yoldaş ol; Mahşer günü dergâhına yakın ol” sözleriyle serapa rahmet olduğunu, din ve mezhep farkı gözetmeden herkese hizmet etmeye soyunduğunu bildirmekle aynı gerçeği dile getirmektedir. Ahmed Yesevî’nin,

“Sünnet ermiş kâfir bolsa berme âzâr

Köngli kattığ dil-âzârdın Hüdâ bîzâr

Allah hakkı andag kulga Siccîn tayyar.”

“Sünnet imiş, kâfir de olsa, verme zarar (incitme). Katı kalpli gönül inciticiden Allah şikâyetçidir. Allah şâhit, öyle kula siccîn (cehennem) hazır” ifadelerinde ortaya çıkan bu engin ve kuşatıcı anlayıştan tarih boyunca nice gayrimüslim etkilenmiş, severek ve isteyerek Müslümanlığı tercih etmişlerdir. Kaynağını bizzat Yüce Yaratıcı’nın emirlerinden, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnekliğinden alan ve insanlığın gıpta ettiği bu ideal anlayış, Ahmet Yesevî’nin öğretilerini taşıyan dervişler ile Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre gibi gönül sultanları sayesinde Anadolu’da sağlam bir zemine oturmuştur.

İnsana yönelik bu anlayış, günümüzün çatışmacı ve menfaatçi yaklaşımına karşı bir alternatif oluşturmaktadır. Özellikle Müslümanların arasında tefrika ve çekişmelerin baş gösterdiği, mezhep kavgalarının yaşandığı böylesi bir dönemde bu öğretilerden azami ölçüde istifade edilmesi önem taşımaktadır. Bu bağlamda birlikte yaşama kültürünün hayata geçirilmesinde Anadolu irfan geleneğinin tarihsel tecrübesinden ve pratiğinden istifade edilebilir. “Yaradan’a itaat, yaratılana şefkat” prensibinin rolü, tarihsel süreç içinde tortulaşan duyguları yumuşatması, varlığı ve oluşu, insanı ve tarihi yeniden okuması açısından oldukça önemlidir. “Yaratılanı Yaratandan ötürü hoş görme”yi düstur edinen bu düşünceyle, birlikte yaşama kültürünün önemli bir boyutu yeniden inşa edilebilir. Bu inşa sürecinde Anadolu irfan geleneğinin en büyük temsilcilerinden olan Ahmet Yesevî, Mevlâna, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi şahsiyetlerin tecrübelerinin önemli katkısının olacağı şüphesizdir.