Makale

İNSAN DÜŞE KALKA YÜRÜR

İNSAN DÜŞE KALKA YÜRÜR

Kaan H. Süleymanoğlu

Etrafımızda akıp duran hayat bizlere sürekli aynı şeyi tekrar eder: Kemali olanın zevali vardır. Mevsimler, tabiat ve evren, yaşamın bu dalgalı akışının temsili gibidir. Geceyle gündüz, ilkbaharla sonbahar bizimle konuşurken de buna benzer şeyler mırıldanır. Kışın kuru dallarıyla hüzün veren bir ağacın baharın ilk rüzgârlarıyla çiçek açıp gelinlik giymesi, birkaç ay önce ölümü çağrıştırırken şimdi hayatı ilham etmesi, yeryüzünde akıp giden günlerin durağanlık içinde olmayacağını göstermesi bakımından yediden yetmişe herkesin ders alabileceği okunaklı bir yazıdır.
Aslında insan kendi hayatına dönüp baktığı zaman; bir çaresizlik limanı olan bebekliğin, anlama durağı olan çocukluğun, delişmen ergenliğin, masalsı gençliğin, oturaklı olgunluğun ve gittikçe yine bir çaresizlik limanına dönüşen ihtiyarlığın uzun, upuzun bir denizdeki dalgaları andırdığını görebilir. Hayat bir açıdan bu dalgalarla uyum içinde hareket edebilmek, onlarla başa çıkabilmek sanatıdır desek abartmış olmayız. İnsan her şeyden önce kendi içindeki dalgalarla başa çıkmak, hayatı boyunca âdeta onlar üzerinde sörf yapmak durumundadır. Bazen kaçırılmış fırsatlar bazen bir yüzleşme anı bazen bir vicdan azabı kişinin dengesini kaybetmesine neden olabilir. Yahut çok güvendiği kimseler tarafından kişi hayal kırıklığına uğratılabilir. Dış dünyada doğup büyüyen sebeplerin cenazesi ekseri insanın kalbinden kaldırılır. Böyle zamanlarda insan duygusal muvazenesini kaybeder ve sağlıklı kararlar veremeyebilir. Yaşanan, psikolojik bir türbülanstır. Dalgalar insanın boyunu aşacak şekilde ve ardı ardına gelir. O ilk kırılma anında sendeleyen birey, ye’se kapılarak karşılaştığı sorunu derinleştirebilir, ayağına dolanan ipi daha da karmaşık hâle getirebilir. Böyle zamanlarda en güvenli yol, kendi denizinin kıyısına çıkmaktır. Kalp devasa dalgalarla nefes alıp verirken, yüzeyinde uğultular eşliğinde huzursuzluğun görünmez gemilerini yüzdürürken insanın o denizde ayakta durabilmesi, yol alabilmesi neredeyse imkânsızdır. Böyle zamanlarda kıyı, dış dünyadır, sıradan alışkanlıklarımızdır, eşimiz dostumuz, sohbet ehli arkadaşlarımızdır. Bir film veya bir kitap böyle zamanlarda insanı kendi kuyusundan tutup çıkarabilir; onun dikkatini başka yöne, başka insanlara, başka denizlere çevirebilir. Kişi, kendi kalbindeki dalgalar arasında boğulmaktansa kenara çıkmalı; bilincini, ilgisini ve meşguliyetlerini başka yöne çevirmelidir. İnsanın kendi karamsarlığından oluşan dalgalar, dışarıdan gelen herhangi bir dalgaya benzemez. Çünkü dış dünyadan gelenler, her zaman ilk olarak insanın ruhunu çevreleyen ruhsal birikimi, duygusal zırhı aşmak zorundadırlar. Bu birikim, güneş ışınlarının zararını ortadan kaldıran atmosfer gibidir. Fakat insanın iç dünyasında ortaya çıkan ve saplantılarla, takıntılarla, korkularla büyüyen fırtınanın çaresi dalgalarla savaşmak değildir. Usta yüzücüler iyi bilir ki dalgalarla ve akıntılarla savaşılmaz.
Dalgalar bir başka açıdan hayatı anlamamıza yardım edebilecek bir semboldür. Yükseliş ve alçalış yaşamın doğasında vardır. Biyolojik ve fiziki olarak varlık âleminde tezahür eden kanun budur. Peygamberimizin Adba isimli devesiyle ilgili hikâyeyi bilirsiniz. Seferlerde, yarışlarda kimsenin geçemediği Adba, Medine’de özellikle genç sahabenin eğlence odaklarından biriydi. Uzak diyarlardan gelen misafirlerin bakımlı develeriyle yarıştırılır, her seferinde Adba kazanırdı. Efendimiz, sahabenin bu eğlencesini hoş karşılar, onların heyecanına tebessümle mukabelede bulunurdu. Günün birinde bir bedevinin yük devesi, sürati dillere destan olan Adba’yı yarışta mağlup etti. Peygamberin devesinin yarışta yenilmesi Medineli gençlerde üzüntü, şaşkınlık ve hayal kırıklığına neden oldu. Resulüllah (s.a.s.) ise ne üzüldü ne de şaşırdı bu duruma. Aksine bu olayı vesile kılarak büyük bir serlevhayı oracıkta Müslümanların belleğine iliştirdi: “Dünyada yükselttiği her şeyi geri indirmek Allah’ın bir kanunudur.” (Buhârî, Rikak, 38)
Bu ikazda, insanın dünya yolculuğuna dair emsalsiz bir ders vardır. Dünya hayatı inişli çıkışlıdır, düşe kalka yürünür ve herkesin buna hazır olması icap eder. Bugün elde ettiğimiz herhangi bir nimetin elimizde sonsuza değin kalmayacağını bilmek, her şeyden önce bizi o nimete karşı korur. İnsan, sahip olduklarıyla arasına bu koruyucu bilinci yerleştirmezse büyük yıkımlar kolayca kapısını çalabilir. Dünya hayatında varlık, sürekli bir bilinci ve dikkati gerekli kılar. Bu varlık; zenginlik, şan, şöhret olabileceği gibi makam, mevki veya sağlık da olabilir. Hepsinin ortak özelliği ise kaybedilebilir yani fani bir nitelik arz etmeleridir. Kendisi fani olan insanın, bir başka fani varlığı, eşyayı veya soyut değeri sahiplenmesi, temellük etmesi zaten başlı başına trajiktir. Bir rüyanın başka bir rüyaya sarılmasına benzeyen bu manzara, herkesin ölerek dünya uykusundan uyanacağı gün bütün gülünçlüğüyle ortaya çıkacaktır.
Bu dikkate sahip bir Müslüman’ı kolay kolay hiçbir dalga alaşağı edemez. Çünkü o yükseliş ve çöküşün, tabiatın döngüsünü ve insanın biyolojik evrelerini aşan bir imtihan kanunu olduğunu bilir. Buradan hareketle sadece kendi yaşamında değil çocuklarının eğitiminde, geleceğinde, iş ve aile hayatında da inişli çıkışlı bir seyrin meydana gelmesini anlayışla karşılar. Şüphesiz bu tutum, olup bitecekler karşısında pasif bir teslimiyete sürüklemez kişiyi. Aksine olup bitmişler karşısında serinkanlı bir kabullenişe, makul muhakemeye ve doğru hareket tarzına yönlendirir. Çektiği sıkıntılar, insanın ruhsal yönden olgunlaşmasına, kemâle ermesine katkı sağlar.
Çevremizde, zenginlik ve imkân içinde yaşayan fakat insani hasletleri, söz gelimi empati ve yardımseverlik gibi doğal beşerî yönelimlerden bile mahrum pek çok insanla karşılaşırız. Böyle kimseler, yaşamları boyu kendilerinden yukarıdakilere baktıkları için yaşayacakları ilk sarsıntı onları travma boyutunda etkiler. Hâlbuki varlıklı zamanında maddi imkân açısından kendisinden aşağıda olanlarla empati kuranlar, onların dertleriyle dertlenenler, günün birinde o duruma düştüklerinde bunun bir imtihan olduğunu, düne kadar başka insanların başına gelen şeyin şimdi de kendilerini ziyaret ettiğini düşünür ve teselli bulurlar. Hiç yoktan yeryüzünde düşmenin ve kalkmanın, alçalıp yükselmenin herkes için mümkün ve mukadder olduğunu, bu kader dalgalarından yalıtılarak ömür sürmenin neredeyse imkânsız olduğunu bilirler.
İniş çıkış, yaşamın olağan karakteridir ve her yerdedir. Üstat Necip Fazıl Kısakürek, insanın iç dünyasındaki iniş çıkışların ne boyutlarda olduğunu Çile şiirindeki şu mısralarda ortaya koyar: “Ne yalanlarda var, ne hakikatta, / Gözümü yumdukça gördüğüm nakış. / Boşuna gezmişim, yok tabiatta, / İçimdeki kadar iniş ve çıkış.” Evet, insan hem dış dünyası hem iç dünyası itibariyle iniş çıkışlardan müteşekkildir. Sürekli mutluluk, sürekli huzur, sürekli refah, ona özgü değildir. Modern psikiyatrı, iç ve dış dürtülerin elinde mütemadiyen şekillenmeye, dalgalanmaya devam eden insan psikolojisinin daima mutlu olmasının gerçek dışı bir önerme olduğunu savunur. İslam’ın cennet vaadi tam olarak dünya hayatındaki bu imkânsızlığa yöneliktir.
Ebedî mutluluğun yegâne vatanı cennettir. O da dünya hayatındaki imtihanı başarıyla geçenlerin kazanacağı bir ödüldür.
Müslümanların dünya hayatına gurbet demelerinin temelinde o mutluluk yurduna duyulan özlem vardır. Âdemoğlu, halife kılındığı mekânda, yani dünyada gurbettedir. O hem gurbeti mamur etmekle vazifelendirilmiş hem de çok derinlerde bir bağ ile asıl vatanına raptedilmiştir. Bu bağ, gurbetin geçici heveslerine kapılmaması için ona Rabbi (c.c.) tarafından lütfedilmiş ruhudur. Mutasavvıflar, dünyadaki ontolojik huzursuzluğu, sahibinden ayrı düşen ruhun kanat çırpışına benzetirler. Dünyaya meyleden bedendir. Bedensel arzuların müşterek ve sembolik kaynağı nefistir. Gurbette olan, asıl vatanını özleyen ise ruhtur. Bu sebepten gurbet, mekân veya zamanla alakalı bir uzaklıktan ziyade, irili ufaklı derelerin ummana erişmek için gayriihtiyari çırpınışını andıran bir huzursuzluğu, bir dalgalanmayı da ima eder. İnsanın ömrü boyunca göğsünün ortasında devam eden en büyük mücadele, ruhuyla nefsi arasında yaşanmaktadır. Bu mücadele de inişli çıkışlıdır. İnsan, gaflete düşüp hata işleyebilir. Bazen iyiliğin burcundayken kibre kapılıp elde ettiği sevapları kaybedebilir. Dengesini kaybedebilir, sendeleyebilir ve düşebilir. Asıl olan, yürümeye devam etmektir. Kalkıp üstümüzü başımızı tövbenin arındırıcı rüzgârlarına tutmak, kaldığımız yerden yola devam etmektir.
Gurbet duygusu, tarihin derin yatağında ağır ağır ilerleyen beşeriyet için hem yara hem merhemdir. Yaradır, çünkü bu gurbetlik, asıl vatanından ayrı düşen ruhu, daima garipliğin kıyılarına çeker; merhemdir, yeryüzünün halifesi olmakla şereflendirilen âdemoğlu ne yaparsa yapsın dünyada nihai bir huzura, mutlak bir felaha eremez ve hakiki vatan fikrine yaslanmak zorunda kalır. Bu fikre yaslanan bir mümin için ne dalgaların ne de iniş çıkışın bir önemi kalır. Çünkü o, içinde ve dışında yaşananları mütevekkil bir bakışla seyretmekle kalmaz, her şeyin sahibi olan Allah’ın (c.c.) rızası yanında dünyevi kaybın ve kazancın tam anlamıyla bir oyun ve oyalanmaca olduğunu bilir.