Makale

Medya'da DİN

Medya’da DİN
Doç. Dr. Halil Altuntaş
Başkanlık Vaizi

Medya, basılı, görüntülü ve sesli iletişim araçlarının oluşturduğu faaliyet alanını ifade ediyor. Dünyanın küçülmesi iletişimdeki büyük sıçrayışın sonucudur diyebiliriz. Teknolojinin insanlığa sunduğu bu imkân, daha önce görülmemiş ölçülerde toplum içi ve toplumlar arası çok yönlü ve çok boyutlu bir etkileşimi de beraberinde getirmiştir. Kamuoyunun serbestçe oluşumu ilkesinin hayata geçmesinde önemli bir yere sahiptir medya. Toplumun katmanları arasında bir dolaşım sistemi, entelektüel bir bağ konumundadır. Bu yönü ile de çoğulcu ve özgürlükçü demokrasinin temellerinden biri olarak görülür. “Beşinci güç” nitelemesini burada hatırlatmak yerinde olacaktır. Ne var ki, bu olumlu yaklaşım medyanın birtakım temel ilkeleri benimseyip uygulaması kaydı ile geçerlidir. Hedef kitlesini tanıyan ve bunun gereğini yapan bir medya, kendi hareket alanında beklenen olumlu katkıyı en üst düzeyde sağlayabilecektir.

Medyanın temel işlevi haber vermek ve gerektiğinde haber üzerine yorum yapmaktır. İşin genel felsefesi ise, “haber hür, yorum serbest” söylemi ile ifadeye konmuş. Söylemi açmak üzere -şimdilerde kimilerince adı dahi unutulan- “basın ahlâk yasası” adlı ilkeler bütünü oluşturulmuş. Burada söz konusu olan hürriyet; doğruyu, çarpıtmadan olduğu gibi ortaya koymak ve akıl, mantık ve vicdan ölçüleri içinde yine çarpıtmadan yorumlamak temeli üzerine oturur. Ancak birtakım medya kuruluşlarında, bu ilkelerin yeterince dikkate alındığını söylemek mümkün değildir. Özel hayata müdahale, haber uydurma, haber çarpıtma, olayları abartma gibi ilke ihlâlleri medyamızda her gün rastladığımız işlerden. “Masa başı haberleri” ifadesi, Türkçemize bu yanlış tutumun bir katkısı(!)dır. “Asparagas”ı bu yanlış tutum ithal ettirdi.

Sosyal hayatın her boyutu gibi, din boyutu da medyanın bu olumsuz tutumundan etkileniyor. Bu durum dinî bilgi yetersizliği, dine karşı olumsuz tutum ve izlenme oranı endişesi gibi belli başlı durumlardan kaynaklanıyor.

Ülkemiz medyasında hizmet verenler genelde din konusunda yeterli bilgiden yoksundurlar. Bırakınız ana hatları ile olsun dini bilmeyi, en basit dinî kavram ve deyimlerden, herkesin -gündelik hayat yolu ile dahi- bileceği pek çok basit bilgiden mahrumdurlar. Sahabe kelimesini ilk defa duyduğunu söyleyen bir köşe yazarı düşünebiliyor musunuz? Hutbe ile vaazın, minber ile kursünün birbirine karıştırılması, medyamızda görülmedik şeyler değil. Neredeyse her gün bu bilgisizliğin kendini gösterdiği bir haber, bir yazı, bir yorum yer alır medyamızda. “Hac mevsimi bu yıl da Kurban Bayramına denk geldi” esprisi, medyamızın bu durumunu pek güzel anlatıyor. Evet, her medya mensubunun “din bilgini” olması beklenemez ama, hiç olmazsa ortalama bir vatandaş düzeyinde dinî bilgi sahibi olmak, hedef kitleye duyulması gereken saygının gereğidir. Eğer din üzerine bir şey söyleyip yazacaksanız bu böyledir. Bu anlayış “dindar” olmanın, dini kabullenmenin değil, “çağdaş” olmanın gereğidir. Dinî bilgi düzeyi problemi geçici bir önlem olarak, din danışmanı istihdam edilerek aşılabilir.

Medyada zaman zaman dinî duyarlılıklar konusunda hoşgörüsüz bir tutum gözlemleniyor. Kaba, incitici, dar açılı, tarafsızlıktan uzak tutum bu. Her türlü dinî/İslâmî tavır ve görüntü karşısında çoğu kere dengesini yitirmiş bir tepki sergileniyor. Dindar insan “dinci” diye aşağılanıyor. Dinî değerler her fırsatta alay ve hiciv konusu ediliyor. “Dindar, dindar olacaksa camide, evinde hatta vicdanında dindar olabilir. Ama sokakta, toplum içinde kendini ifade edemez.” Medyanın bir kesiminin yaklaşımı ne yazık ki budur. Dine karşı bu olumsuz tutum, spor dünyası üzerinden de yürütülmektedir. Millî takım oyuncularının cuma namazı kılmaları, bazı medya mensupları açısından olacak şey değildir. Fakat yabancı futbolcuları sahaya çıkarken, gol attıklarında haç çıkarırlarsa, bunda bir sakınca görülmez.

Din birtakım değişmez ilkeleri olan ve topluma, “beni algıla ve yaşa ki mutlu olasın” çağrısında bulunan ilâhî sistemin adıdır. Hedef kitlesine karşı takındığı temel tavır, özgürlükçü oluşudur. Bu noktada, kendisini benimseyen-benimsemeyen herkesi, “Allah’ın kulu” bileşeni ile ortak bir düzlemde tutar. Din, açılarını böylesine geniş tutarken benimsenmemesi hâlinde, açıkça ya da örtülü bir şekilde ona köstek olmaya çalışmak hiç de adil ve insanî durmuyor.

Bir şarkıcı menajerinin kendisine yöneltilen soruya verdiği cevap şu: “Magazinsiz olmuyor. Magazin olunca işler iyi, müşteri ve ilgi var, olmadı mı işler kötü.” Gerçek sanatçının bu tür desteklere ihtiyacı olmayacağını vurgulayarak söyleyelim: Magazin yüklü haberler son dönem medyamızın habercilik felsefesine hâkim bulunuyor. En ciddî konular bile çok kere magazine bulaşmadan sunulma şansına sahip değil. Din gibi önemli ve ciddî bir olgu bile kendini bu akıbetten kurtaramamaktadır. Herhangi bir dinî soruya alınan kısa bir cevabın, zorlamalar yoluyla bağlantılar kurularak dinin ruhuna taban tabana zıt görüntüler eşliğinde sunulmasını, yazılıp çizilmesini iyi niyetle bağdaştırmak mümkün müdür?

Ekrandaki ses heyecanla haykırıyor:
“- İstanbullular bu haberi mutlaka dinlemeli. İstanbul için büyük bir tehlike olan Marmara depremi ne zaman olacak?” Bu sırada ekrana magazin dünyasının tanınmış “medyum”larından birinin görüntüsü geliyor. Adam gayet sakin ve kendinden emin bir tavır içinde sorunun cevabını veriyor:
“- Bir yıl içinde…”

Böyle bir sorunun cevabı bir “medyum”dan mı alınmalı idi? Hani çağdaşlık “hurafe”lerden kurtulmayı gerektiriyordu? Burada sadece hayatî önem taşıyan bilimsel bir konunun değil, aynı zamanda dinî bir ilkenin de magazinleştirilmesi söz konusu. İslâm’ın, “Gaybı Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği” ilkesi göz ardı ediliyor, hurafe esaslı kabullerin yaygınlaşmasına zemin hazırlanıyor. Oysa aynı sorunun cevabını, bir bilim adamı verse idi işin rengi tamamen farklı olacaktı. Çünkü bilim adamının cevabı kişisel olarak gelecekle ilgili bir bilgiye sahip olduğu anlamını ifade etmeyecek, eldeki bilimsel verilerden çıkardığı sonucu ortaya koymuş olacaktı.

İfade edelim ki, basılı ve görüntülü medyada din konusunda samimi olarak bilgi aktarmaya yönelik etkinliklere de şahit olmaktayız. Fakat din içerikli tartışma programlarının çoğu âdeta birer kör dövüşü şeklinde gerçekleşiyor. Her medya unsuru kendi dünya görüşünün tartışmaya hâkim olmasını istiyor, bu sonucun sağlanması için de “elverişli” konuklar davet ediliyor. Oysa, “bunun yerine iletişim araçlarında dinî konuların, araştırmalarıyla tanınan ve geniş kabul gören, akademik unvana sahip, uzman kimseler tarafından anlatılması, kabul düzeyini arttırıcı bir etki meydana getirmektedir. Buna karşılık, farklı yorum ve değerlendirmelere açık, ya da ancak uzman kişilerin içinden çıkabileceği bir kısım teknik ve ayrıntılı konuların, ilâhiyatçılar tarafından geniş halk kesimleri önünde tartışılmasının kafa karıştırıcı, şüphe uyandırıcı, güven azaltıcı bir etki meydana getirdiği de bir gerçektir.” (Hayati Hökelekli, Din Hizmetlerinde Yöntem ve Verimlilik, (“Günümüz İletişim Teknikleri ve Dini İletişim” içinde) Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2006, s. 215)

Masanızda çalışırken telefonunuz çalıyor, ahizeyi kaldırıyorsunuz. Bir ses;
- Hocam bir şey öğrenmek istiyorum.
- Buyurun.

Soru soruluyor, gereken cevap veriliyor. Telefondaki ses zaman zaman araya girip, “anlayamadığı” yerlerin açıklanmasını istiyor. Siz de gerekli açıklamaları yapmaya çalışıyorsunuz. Soru sahibini “ikna” etmek için de hayli uğraşmış, ter dökmüşsünüzdür. Görevinizi yapmanın huzuru içinde tam arkanıza yaslanmaya niyetleniyorsunuz ki telefondaki ses;

- İyi konuştunuz da, ben medyadan arıyorum.
Avını tuzağa düşürmüş, megaloman bir eda vardır seste:
- Bu söylediklerinizi yazarsak iyi olmaz. İyisi mi siz, hiçbir şey konuşmamış gibi yeniden kısa bir cevap verin de onu yazalım. Aldığı cevap şu oluyor:
- Söylediklerimizde yayınlanmasından endişe duyacağımız bir şey yok, olamaz da. Niçin yeniden konuşmamı istiyorsunuz? Arzu ederseniz kaydettiklerinizi yayınlayınız.

Bu muhabir/gazeteci ne yapmak istiyordu? Niçin kendini gizleme ihtiyacını duymuştu? Öğrenmek istediği bir dinî konu ise, cevap olarak iyi olmayan ne söylenmiş olabilirdi?

“Nasıl yapsak da din konusunda ‘ortalığı çalkalayacak haber’e dönüştürülecek bir söz, bir söylem yakalayabilsek.” Bazı medya mensuplarını hep tetikte tutan, kulağı kirişte bekleten düşünce ne yazık ki bu. Haber vermek ile haber bulmak arasındaki fark bu noktaya getiriyor işi.

Bütün çıplaklığı ile ortada olsa da bu gerçek görülmez/göz ardı edilir ve Diyanetin konumu üzerinden pek çok “haber” icat edilir, bu haberler üzerinden haksız ve yanlış yorumlara gidilir. Bir kitap fuarında satılan kitaplarda yer alan bazı söylemler konusunda, sorumluluğun ilgili yayınevlerine ait olduğu açıklamasının, “topu yayıncıya atmak” şeklinde sunulması, bu konuda sadece bir örnektir.

Medya sektörünün ortaya çıkardığı asparagas/şişirme haber kavramı her zaman çirkin ve tiksindirici. Ama bunun din alanında devreye sokulmasına söylenecek söz bulamıyor insan. Gizli ve tehlikeli bir din sömürüsü söz konusu bu tutumda.

Zaman zaman Başkanlığın yayınladığı kitap ve dergilerde yer alan bilgilerin, bağlamlarından koparılarak magazin haber malzemesi yapıldığına ne yazık ki şahit oluyoruz. Bu işte başvurulan temel yöntem, cümlelerin bağlamlarından kopartılıp bazı yakıştırma ve kişisel yorumlamalarla bambaşka bir şekle sokulmasıdır. Bazı gazeteciler Diyanet İşleri Başkanlığı sitesinde yer alan bilgileri kendi süzgeçlerinden geçirip bunları, “çağdaşlığa aykırı bir kafanın ürünü” olarak sunmaya çalışıyorlar. Oysa Başkanlığın sitesinde yer alan bilgiler, Kur’an ve sünnet esaslarına dayalıdır. Böyle olması da gerekir. Çünkü söz konusu olan şey, “halkın İslâm dinî konusunda aydınlatılması”dır. Böyle bir çizgi Başkanlığa kanunla verilmiş görevin bir gereğidir.

İslâm ahlâkının temel bir ilkesi var: “Haram olanı, yasaklananı yapma; böyle bir şey yapılmışsa onu alenîleştirme!” Kötünün örnekleşmesini önlemek amacına yönelik bu ilke, ne yazık ki medyamızca ciddî ölçüde göz ardı, hatta ihlâl edilmektedir. Toplum içinde meydana gelen ne kadar olumsuzluk varsa hepsi “haber yapmak” etiketi altında ekrana, sayfalara yansıtılıyor. Bununla da yetinilmiyor, tamamen hayal unsuru olan birtakım senaryolarla toplumun değer yargılarını hiçe sayan sayısız olumsuzluklar sindiriliyor. Toplumun temeli olan aile kurumunu zaafa uğratacak pek çok tutum ve davranış, Türk ailesinde gündelik olarak yaşanan normal şeylermiş gibi sunuluyor. Bu noktada bir medya mensubunun ifadesi ile şöyle bir “yöntem” uygulanıyor: “Kutsal olan ne varsa onu çürütecek “şey” önce tepki görüntüsünde haberleştirilip varlığına “mim” konuluyor, konulan mim yinelenerek kanıksatılıyor ve sonra kanıksanan o “şey”i, evet ya da hayır demeyen bir sunumla vererek sözü size bırakıp, ‘Karar sizin olduğunu görüyorsunuz. Siz de yapıverin’ deniyor. (Ersin Tokgöz, “Çürütücü Medya ve…” Türktime. com) Şu habere bakınız: “Zekâ dinden imandan ediyor. 137 ülkede yapılan araştırmaya göre; zekîler Allah’a inanmıyor.” Mutlak doğruyu yansıttığı görüntüsü ile verilen bu “bilimsel” araştırmanın dış dünyadaki olguyu ne ölçüde yansıtabileceği konusunda hiçbir şey söylenmiyor. Sonunda da başka bir “bilimsel” haber iliştiriliyor: Zekîler daha çok yaşıyor. Haberi yapan” hiçbir şey söylemeden” şunu öğütlüyor bize: Zekî kimseler inanmıyor. Siz inanıyorsanız, zekâ eksikliği probleminiz var demektir. Zekî kimseler çok yaşıyor. Siz de çok yaşamak istiyorsanız inkâr edin.”

“Bu terazi bu sıkleti çekmez.”
Medya lâyık olduğu saygınlığa toplumun değerlerine saygı göstererek ulaşabilir.

“Sosyal hayatın her boyutu gibi, din boyutu da medyanın olumsuz tutumundan etkileniyor. Bu durum dinî bilgi yetersizliği, dine karşı olumsuz tutum ve izlenme oranı endişesi gibi belli başlı durumlardan kaynaklanıyor.”

“Medya sektörünün
ortaya çıkardığı asparagas/şişirme
haber kavramı her zaman çirkin ve tiksindirici. Ama bunun din alanında devreye sokulmasına söylenecek

söz bulamıyor insan. Gizli ve
tehlikeli bir din sömürüsü
söz konusu bu tutumda.”