Makale

ÇOCUKLARIN RENKLERİ

ÇOCUKLARIN RENKLERİ

Şehnaz YILMAZ

Denizli Pamukkale Kur ‘an Kursu Öğreticisi

Avrupa’da görev yaptığım on yıllık zaman zarfında her biriyle kıymet biçilemez anı biriktirdiğimiz, altı yaşından altmış yaşına sayısız öğrencim oldu. Türkiye’ye dönmeden önceki son öğrencilerim en küçük yaş grubumdu. Belki de bana en çok dua eden, resim yapan, Türkiye’ye sınava gidince mektup yazan minik öğrencilerim. Dualarının sonucu çok sevdiği öğretmenlerinin yirmi iki yıllık gurbet hayatından sonra vatana atanacak olduğunu bilselerdi acaba yine de bu kadar yürekten dua ederler miydi? Evet, ederlerdi çünkü ben onlara uzakta da olsam sıcacık yüreklerinde olduğumu hissetmeyi öğretmiştim. Avrupa’daki miniklerimin dualarının üstünden çok zaman geçmeden atandım ve artık Türkiye’deydim. Bir gurbet hayatı sona ererken diğeri başlamıştı.

Türkiye’de de sıcak ve sevgi dolu minik yavrularım var. Onlardan biri de dört yaşındaki minik öğrencim. Onu tanıdığımda babasını yeni kaybetmiş, renklere küsmüş, sanki koca dünyayı omuzlarına yük etmişti. Çok sevdiğim öğrencimin, genç bir annesi ve bir buçuk yaşında minnacık bir kardeşi vardı. Yetimliğini hissetmesin diye büyükler tarafından her istediği yapılan bir çocuk okul ortamında ne kadar hırçın olur o yıl öğrendim. On iki yıllık öğretmenlik dönemimde benim için en zor seneydi. Bu yaş grubu bir sınıfınız varsa anne baba kavramı mutlaka kullanılır. Ben derslerimde baba kelimesi yerine aile demeyi tercih ettim o yıl. Baba hasreti çeken iki miniğim üzülmesin diye. Şarkılar, dramalar... İçinde baba kelimesi geçen her şeyi değiştirdim. Bir miniğim daha vardı anne babası boşanma aşamasında. Her gün gülerek “Benim annemle babam ayrılıyor.” derdi. O zaman gördüm bir miniğin acısını içine atıp gülebildiğini. Ağlamakla gülmek aynı şeydi belki de o anlarda onun için. Bir çocuğun ruhuna inemedikten sonra bu mesleği yapmamalı diye düşünenlerdenim. Sevgi her şeyin ilacı, her derdin dermanı hatta öyle bir güç ki ağzına hiç bitki çayı koymayan, sırf öğretmeni anlattı diye bitki çayı dahi içen; süt içmiyorken “Öğretmenim bak aynı senin gibi süt içiyorum.” diyen, öğretmeni limon seviyor diye limon yiyen çocuklar... Öğretmenine getirdiği gülü, eriği verirken gözlerinin içi parlayan öğrenciler. Gerektiği yerde, gerektiği kadar konuşur, sadece o varmış gibi ilgilenirim öğrencilerimle. Bir gün parka çıktığımızda miniğim en mutlu anında yine gülerek “Benim annem babam ayrılıyor.” dedi. Yardımcıma ve bizimle olan birkaç velime diğer çocukları emanet ettikten sonra yanıma çağırdım, bir köşeye oturduk. Elimi elinin üstüne koydum. “Bazen anne ve babalar ayrı evlerde yaşarlar. Bak benim de çocuklarım ayrı evde yaşıyor. Ben Avrupa’daki çocuklarımı çok özledim sence onlar da beni özlemiş midir?” diye sordum. Gözlerime sessiz sessiz ve uzunca baktı ve içindeki gerçekliği anlayınca “Özlemiştir öğretmenim.” dedi. Devam ettim “İnsanlar bazen ayrı evlerde yaşarlar ama yine de birbirlerini severler. Ben Türkiye’deyim çocuklarım çok uzakta ama bu normal. Önemli olan kalbimizde olması. O zaman yanımızda hissederiz.” Gözlerimin içine daha derin baktı bu sefer sevinçle gülümsedi “Anladım öğretmenim.” dedi ve oynamaya koştu. Minicik bedeni ve kocaman yüreği, kendine ağır gelen o yükten kurtulmuş; bir daha hiç eskisi gibi hüzünlü olmamıştı o günden sonra.

Bir de minik yetimim vardı ve kendini mutsuz etmek için elinden geleni yapardı. Resimlerinde annesi ve babasının evlendiğini resmeder, kısaca düğünden bahsederdi. Kendisine herkesten farklı davranmamı isterdi ama ben herkese eşit davranarak onları gerçek dünyada yaşamaya hazırlardım. Sadece siyah ve koyu maviyi kullanırdı. Siyah rengi hemen hemen hiç kullanmam sınıfımda ama o illa onu kullanırdı. Ona hâl dilimle, yüreğimle; rengârenk çiçekleri, kuşları, ağaçları, kelebekleri ve dünyanın renklerini anlattım. O da bana babasını anlattı. Babasının son aldığı kazağı, kalemi, silgiyi... Belki kendi hayaliydi belki de gerçekti… Ama benim için çok değerliydi bir babanın evladına son kez alabildiği malzemeleri benim sınıfımda kullanması. Bir gün bir arkadaşının kalemine hasretle bakıp “Bu kalem aynı babamın aldığı kaleme benziyor.” demişti. İyilik meleği arkadaşına bunu söylediğim zaman kalemi ona hediye etmişti. Ona olan sevgim onu iyileştirmeye başlamıştı, artık üçüncü bir renk girmişti dünyamıza, kırmızı. En azından siyah yapraklı, koyu mavi çiçeklerin arasında bir iki tane de olsa kırmızı vardı. Sonra sarı geldi, turuncu yeşil derken iki ay sonrasında artık bütün renkler miniğimin dünyasına girmiş, ona çok güzel şeyler anlatır olmuştu. Renklerin dili vardı. Hem de hep içine attığı acıyı öğretmeniyle paylaşarak hafifletmeye başlatan bir dili... Bazı zamanlar herkesle birlikte konuşup musmutlu oynarken, ansızın kendisini pencere önündeki minderlerin üzerine atar, o gökyüzünü izlerken ben onu izlerdim. Bir gün herkes ne istediğini anlatıyordu. Arabalar, oyuncaklar, deniz... “Keşke şimdi babam olsaydı.” dedi ve derin bir hüzünle baktı, “Onunla markete gitseydim.” dedi ve gözlerini kapattı, gülümsedi... O gülümsedi, ben içime ağladım. Ama ikimiz de onun babasının elini tutup yukardaki markete doğru yürüdüğünü gördük.