Makale

HZ. PEYGAMBER’İN İFADE ETTİĞİ ANLAM

HZ. PEYGAMBER’İN İFADE ETTİĞİ ANLAM

Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Yüce Yaratıcı ile insan arasındaki iletişimin şekline bakacak olursak, Allah insanlarla iki şekilde irtibat kurmaktadır. Birincisi, doğrudan iletişimdir ki nadir olan bu iletişimde, insana doğrudan seslenir. Kur’an’da bahsedilen, Allah’ın Hz. Musa’ya doğrudan seslenişi bu tür bir iletişimdir: “Allah, Musa ile de bizzat konuştu.” (Nisa, 4/164; Meryem, 19/52.) Diğeri ise Allah’ın, görevlendirdiği melek vasıtasıyla insanla iletişim kurması, emirlerini iletmesidir. Şu ayetlerde belirtildiği gibi: “De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, müminler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.’” (Bakara, 2/97.), “Biz Nuh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyüb’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik...” (Nisa, 4/163; Şura, 42/51.) Her iki durumda da ilahi hitaba muhatap olanlar, peygamberlikle görevlendirilen kimselerdir. Dolayısıyla insanlığın iletişimi aracı vasıtasıyla gerçekleşmektedir: Peygamberler açısından baktığımızda, (Allah’ın doğrudan seslendiği nadir durumu saymazsak), aracı melektir; diğer insanlar için ise peygamberdir. Hâliyle bu durum, peygamberlere çok önemli bir konum bahşetmektedir.

Peygambere imanın dikkat çeken boyutu

İman esaslarını bir arada düşündüğümüzde bir husus çok öne çıkar: Hz. Peygamber’e iman etmek –bir açıdan- tüm iman esaslarının başında gelir. Çünkü insanlar Peygamberimiz vasıtasıyla İslam’ın hak din olduğunu kabullenir ve bu dini indiren yaratıcıya ulaşır. Dolayısıyla Allah’ın vahyine ve o vahyi gönderen yaratıcıya son elçi aracılık eder. Bu noktada peygamber, bir elçi olarak insanlar ile yaratıcı arasında durur. İnsanlar onun vasıtasıyla yaratıcıya nasıl inanacaklarını ve kendilerine sunulan buyrukların vahiy olduğunu kabul ederler. Bu yazdıklarımız, Allah’ın iman esaslarının birinci sırasında yer alışına aykırı değildir.

Hz. Peygamber’in yerine getirdiği önemli görev

Allah’ın vahyi sadece peygambere nazil olduğundan, vahiy ile kastedilenin ne olduğunu en iyi anlayacak olan peygamberdir. Konuya Kur’an açısından baktığımızda, Allah’ın kitabı Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nazil olmuştur ve bu kitapta emredilen veya sakındırılan hususları en iyi anlayacak olan, nasıl hayata geçirileceğini bilen odur. Çünkü kitap ona inmiştir. Kitap ona indiğinden dolayı da Hz. Peygamber (s.a.s.) hayattayken ashabına ayetlerde murat edilen hususları sözlü olarak açıklıyor, aynı zamanda pratize ediyordu. Dolayısıyla “Andolsun, Allah’ın Resulü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21.) ayetinde belirtilen liderliğiyle etrafındaki insanlara rehberlik yapıyordu. Bu yüzden o Kur’an’ın canlı tefsiri idi. İnsanlar İslam’ın nasıl yaşanacağını onun şahsında görüyorlardı. Onun vefatından sonra ise Müslümanların Hz. Peygamber’i görme imkânları olmadığından örnekliği ümmetin ameli, hadisler ve sünnetler ile sonraki kuşaklara intikal etmiştir. Bu yolla, bizler de onu kendimize rehber edinebiliyoruz.

Hz. Peygamber’e dair ayetler

Kur’an’da yaklaşık yedi sayfa tutan ayetler manzumesi, Allah Resulü’nü peşinden gitmemiz gereken bir rehber olarak önümüze koymaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse:

“(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107.)

“(Ey Muhammed!) De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim…’” (Araf, 7/158.)

“Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.” (Nisa, 4/115.)

“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’” (Âl-i İmran, 3/31.)

Hz. Muhammed (s.a.s.) hayattayken sahabiler bunlar ve diğer ayetlere bakarak onun dindeki tartışılmaz yerini görüyor ve Kur’an’ın emrine uyarak son peygamberi rehber ediniyorlardı. Bahsi geçen ayetler Kur’an’da durmaktadır ve çağlar boyunca kıyamete kadar tüm Müslümanlara hitap edecektir. Dolayısıyla bu ayetler günümüz Müslümanları için de bir anlam ifade etmektedir. Bu anlam, ondan bize intikal eden mirasa göre Allah Resulü’nü bir rehber olarak her zaman önümüzde bulundurmamız gerektiğidir.

Allah Resulü’nün “tüm zamanların rehberi” olduğu gerçeği göz ardı edilecek olursa, yedi sayfalık ayetler manzumesinin Kur’an’da yer almasının hikmeti göz ardı edilmiş olur. Oysa bu ayetlerin bir zaman ve dönem kayıtlaması söz konusu olmaksızın Kur’an’da yer alması son elçiyi her dönemin rehberi yapmaktadır. Dolayısıyla o, bizim de rehberimizdir.

Hz. Peygamber’in konumuna göz dikmek

Allah Resulü’nün her dönem ve zamanın rehberi olmasına karşı olumsuz bir yaklaşım sergilemek demek, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) İslam dairesi içinde konumlandığı yüksek makama kurulmaya çalışmak demektir. Başka bir ifadeyle, Allah Resulü’nü günümüz Müslümanının önünden kenara alarak onun yerine çöreklenmektir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Şöyle ki İslam medeniyetini inşa eden Hz. Peygamber’dir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) eda ettiği görevi görmezlikten gelmek veya günümüzde onu yok saymak, yeniden sıfırdan bir medeniyet inşa etme iddiası taşır ki bu, bir anlamda bizim tüm tarihsel mirasımızı ve değerlerimizi ret anlamına geleceği gibi Müslümanları sonu belirsiz bir maceraya sürüklemek olur.

Bu bağlamda şunu da unutmamak gerekir: Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizlere miras bıraktığı İslami tüm değerler inkâr edilecek olur ve –Kur’an’ı bizlere ulaştıranın ve açıklayanın son elçi olduğu gerçeğine rağmen- insanlar sadece Kur’an ile baş başa kalacak olursa, herkesin son kitaptan anlayacağı farklı olacaktır. Zaten bunun örneklerini de görmekteyiz. Bu durumda yeryüzündeki Müslüman sayısınca din yorumu ortaya çıkacak ve sonuçta rehberi olmayan, herkesin farklı anladığı ve yaşadığı bir Müslümanlık zuhur edecektir. Hiç şüphe yok ki Allah’ın bu dini indirmesindeki amaç, Müslümanları bir araya getirerek Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ardında kutlu bir yürüyüş gerçekleştirmek iken bu amaçtan sapılarak son dine ihanet edilmiş olacaktır. Lakin Müslümanlar tarih boyunca Sevgili Peygamberlerini her zaman imamları olarak kabul etmişlerdir ve bu durum bundan sonra da devam edecektir. Bu nedenle yeni tefrikalara ve bölünmelere sebebiyet verecek maceralardan uzaklaşarak Allah Resulü’nün rehberliğinde kenetlenmemiz ve kardeş olmamız gerekmektedir. Unutmamak gerekir ki onu gönderen Allah’tır ve o, kendisinden sonraki tüm zamanların peygamberidir. Biz bu nedenle kelime-i tevhidin ikinci cümlesini de söyleyerek Hz. Muhammed’in (s.a.s.) elçiliğine iman ediyoruz.

Bu olgu bizleri, daha baştan beri Müslümanların ittifakla benimsediği kabule götürmektedir. O da İslam binasının temelinde iki yapı taşı bulunduğu, bunlardan birinin Kur’an, diğerinin de Hz. Peygamber’in mirası olduğudur. Dolayısıyla bu ikisi olmadan İslam’dan ve Müslümanlıktan söz etmemiz asla mümkün olamaz.

Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizlere sağladığı motivasyon

Aziz Peygamberimiz’in -her dönemde olduğu gibi- günümüz Müslümanları için ifade ettiği anlamlardan biri de Kur’an’ın aydınlığında nasıl bir Müslümanlık yaşamak gerektiği ve bunun nasıl başarılacağını bize göstermesidir. Bizler Hz. Muhammed’in şahsında bu iki hususun cevabını bulmaktayız. Müslümanlığın nasıl yaşanacağını biz ondan öğreniyoruz. Ayrıca onun yaşantısına bakmak suretiyle, bunun başarılabileceğini anlamaktayız. Hz. Peygamber bizim gibi bir insan olmasına karşın nefsini köreltip şeytanın iğvalarından uzak kalabiliyorsa bizler de onun yolundan giderek aynı başarıyı gösterebilir ve iyi bir Müslüman olabiliriz. Bu açıdan Hz. Peygamber (s.a.s.) bizim hem örnekliğimiz hem de motivasyon kaynağımızdır.

Yoğun sevgimizin özeti

Biz Resulüllah’ı, Allah bize sevdirdiği ve rehberimiz yaptığı için çok seviyoruz. Kaldı ki ümmeti için gösterdiği fedakârlıklar önümüzdedir. Sırf bizim için her türlü sıkıntılara katlandı: Ölümle burun buruna geldi, doğduğu şehri terk etti, hakaretlere maruz kaldı, taşlandı, düşman memleketi istila etmesin diye hendek kazdı, bir kenarda durmayıp cami inşaatında bilfiil çalışarak ter döktü. Sürekli bizleri düşünerek, Allah’a her elini açışında müminleri duasının başına koydu, gözlerinden yaşlar boşaldı. Üzerimize titredi, derdimizi kendi derdi bildi. Rabbimiz bu yüzden onu şöyle tarif etti: “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128.)

Evet, biz onu gerçekten seviyoruz çünkü Kur’an’ı okuyorsak, alnımızı secdeye götürüyorsak, ramazanda orucumuzu tutuyorsak, haccımızı ve umremizi yapıyorsak, ahlakımızı güzel tutarak iyi bir mümin olmaya çabalıyorsak, tüm bunları kuşatan imanımızla ahiretimizi kurtarmaya gayret ediyorsak, bunlar hep onun vesilesiyledir. Rabbimiz onu bizlere rehber kılmıştır. Bizler, onun önderliğinde bunları öğrendik. Hepsinin elbette bir karşılığı olacaktır. İşte gönlümüzün derinliklerinden kopup gelen sevgimizin nedeni budur. “Ya Resulüllah” dediğimizde gözlerimizin dolması bundandır. Bu sevinçle, “Bizlere son elçisine ümmet olmayı nasip eden rabbimize hamdolsun.” dememizin gerekçesi budur.