Makale

Mukaddes Emanetlerin İstanbul’a Gelişi

Mukaddes Emanetlerin İstanbul’a Gelişi

Umut Güner

Tarihi yazan ve yaşayan her ne kadar insanoğlu olsa da tıpkı beşer hafızası gibi tarihe tanıklık eden eşyaların da bir hafızası, tarihî şuuru vardır. Bu minval üzere değerlendirildiğinde toplumların tarihlerinde sahip oldukları eşyalar, kıymetli hazineler hükmündedir. İnsanlar, değer verdiği ve sevdiği kişilerin hatıralarını her zaman yaşatmak ve korumak isterler. Özellikle de toplumların nezdinde önemli bir yere sahip olan peygamberler, devlet lideri ve kahramanlar gibi tarihî kişiliklerin şahsi eşyaları birer hatıra olarak halk tarafından saygı ve hassasiyetle korunmuştur.

Türk-İslam tarihinde de başta Allah Resulü’nün şahsi eşyaları olmak üzere, İslam ve Türk tarihi için önemi haiz olan eşyalar, büyük bir gayret ve hassasiyetle korunmuştur. Bilhassa Haçlı Seferleri, Moğol tahakkümü gibi önemli tarihî dönüm ve kıyım dönemlerinde dahi Müslümanlar, emanet olarak gördükleri bu mukaddes değerleri canları pahasına korumuşlardır.

Müslüman devletler, mukaddes eşyaları kendilerinden önceki devletlerden emanet almış ve sonraki yüzyıllara taşımışlardır. Nitekim kutsal emanetler Emevi, Abbasi ve ardından Memlüklere geçmiş, Memlüklerden de Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi vesilesi ile Osmanlı’ya intikal etmiştir.

Ünlü seyahatname yazarımız Evliya Çelebi’nin belirttiğine göre: “Üzerinde aslan tasviri ve kûfî hatla ‘nasrun minellah’ yazısı olan kırmızı bir sancak, mücevher kakmalı bir kutu içinde Hz. Peygamber’in Uhud Gazvesi’nde kırılan dişi (dendân-ı saâdet), bir tutam lihye-i saâdet (sakal-ı şerif), sürmedan ve mili, hurma lifinden örülerek içi ziftle sıvanmış bir adet abdest ibriği, sanavber ağacından bir tesbih, bir kıta şimşirden nalın, bir asâ, pâpûş-ı şerif, iki kıta hırka-i şerif, hurma lifi, sarıya mâil beyaz pamuklu ince dokuma bir hil‘at, bir kara kılıç, bir deve yünü kuşak, bir deve yünü ridâ, bir deve yünü destâr-ı şerif ve beyaz sûzenî arakıyye” gibi eşyalar Osmanlı’ya geçmiştir. Bu eşyalar altın simli bohçalara sarılmış, kat kat örtülmüş ve üzerlerine “Hâzâ muhallefâtü Resûlillah” yazılmıştı.

Ünlü seyyahımız, Yavuz Sultan Selim’in bu eşyaları yüzüne ve gözüne sürerek, “Şefaat yâ Resulallah” diyerek mühürlettiğini ifade etmiştir. Bu emanetler gemilere yüklenerek Osmanlı başşehri İstanbul’a gönderilmiştir. İlerleyen süreçte Mekke ve Medine’de bulunan birtakım diğer kutsal emanetler de belirli aralıklar ile İstanbul’a gönderilmiştir.

Mukaddes emanetlerin bir kısmı, ilk zamanlar Hazîne-i Hümâyun’da muhafaza edilirken II. Mahmut döneminde (1808-1839) Has Oda Kasrı’na alınmıştır. Topkapı Sarayı içerisinde Has Oda’ya dâhil bir birim olarak Mukaddes Emanetler Dairesi oluşturulmuş ve getirilen kutsal emanetler burada korunmuştur. Günümüzdeki teknolojik gelişmelere bağlı olarak gelişen ışık, sıcaklık ve oksijen seviyesi gibi teknik bilgiler eşyaları en uygun vaziyette koruma imkânı sağlasa da o dönem böyle bir teknik bilgi olmadığından Osmanlılar da geleneksel usuller ile mukaddes emanetlerin en hassas şekilde korunması için ne gerekiyorsa yerine getirmişlerdir.

Başta Osmanlı sultanları olmak üzere devlet ricali tarafından önemli törenlerde mukaddes emanetler ziyaret edilmiş ve bu emanetlere gereken hürmet gösterilmiştir. Ayrıca mukaddes emanetlerin Osmanlı Devleti’nin bünyesinde bulunması, başta sultanın halife unvanının tescilini, devletin ise meşruiyetini sağlamış ve Osmanlı Devleti’nin İslam âleminin lideri olmasının en büyük göstergelerinden biri kabul edilmiştir.

Topkapı Sarayı’na getirilen ve hâlen burada önemle korunan en değerli eşyalardan başlıcaları şunlardır: “Hırka-i saâdet, Sancak-ı şerif, Hz. Osman’ın mushafı, Dendân-ı saâdet (Resûl-i Ekrem’in Uhud Gazvesi’nde kırılan dişinin parçası), Sakal-ı şerifler, Kavs-i saâdet, Kadem-i şerifler, Na‘leyn-i saâdet (Hz. Peygamber’e nispet edilen ayakkabılar), Mühr-i saâdet, Hz. Fâtıma’nın gömleği, Hz. Hüseyin’in gömleği, Hz. Mûsâ’nın asası, Hz. Yusuf’un sarığı, Kâbe’nin kilit ve anahtarları, Tövbe kapısı kanadı, Kâbe olukları, Hz. Ebubekir’in, Hz. Fâtıma’nın ve Hz. Ömer’in kabir örtüleri”

Bu eşyaların dışında Hicaz bölgesinde, kutsal topraklarda kalan diğer birtakım eşyalar da özellikle I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından Mekke ve Medine’nin işgali neticesinde Medine Müdafii Fahrettin Paşa tarafından İngilizlere bırakılmamak için İstanbul’a getirilmiştir.

Bu dönemde Medine’de bulunan Naci Kaşif Kıcıman’ın anlattıklarına göre, Hz. Muhammed’in türbesi Ravza-i Mutahhara’da bulunan bu değerli hazine, sorumlu kişiler tarafından kütük kayıtlarına uygun şekilde sayılmış, her biri özenle paketlenerek sandıklara yerleştirilmiş, yaklaşık 2 bin askerin muhafaza ve himayesinde 14 Mayıs 1917’de Medine’den yola çıkan tren, 27 Mayıs 1917 günü İstanbul’a sağ salim ulaşmıştır.

Kutsal emanetlerin İstanbul’da olması, devletimiz ve milletimiz için en büyük şeref ve gurur kaynağıdır. Özellikle mübarek Ramazan ayı olmak üzere yerli ve yabancı milyonlarca kişi tarafından bu emanetler ziyaret edilmekte, ruhu ve tarihi şahitliği hissedilmekte ve insanlar tarafından büyük bir hürmetle karşılanmaktadır.