Makale

DİYANETE SORALIM

DİYANETE SORALIM

NAMAZLA İLGİLİ TERİMLERDEN MÜDRİK, MESBÛK, LÂHİK NE DEMEKTİR?

Müdrik sözlükte “idrak etmiş, yetişmiş, kavuşmuş” gibi anlamlara gelir. Dinî terim olarak, imama en geç birinci rekâtın rükûunda yetişip namazını imamla birlikte kılan kişiye denilir. Lâhik, namaza imamla başlayıp namaz esnasında abdestinin bozulması gibi bir durum sebebiyle namaza ara vermek zorunda kalan ve bu sebeple namazın bir kısmını imam ile birlikte kılamayan kimse demektir. Bu durumda olan kişi usulünü bilirse abdest alıp geldikten sonra cemaate katılarak namazına devam eder. Kılamadığı rekâtları imam selam verdikten sonra tamamlar. Usulünü bilmezse namazı baştan tekrar kılar. Mesbûk, cemaatle kılınan namaza baştan yetişemeyip ilk rekâtın rükûundan sonra imama uyan kimse demektir. İmam ile birlikte “sübhanallah” diyecek kadar rükûda bulunmayan kimse o rekâtı kaçırmış sayılır. Mesbûk, imam selam verince, sehiv secdesi yapmazsa, beklemeden ayağa kalkar ve cemaatle kılamadığı rekâtları tek başına tamamlar. Mesbûk, imamla birlikte kılamadığı rekâtları kılarken, tek başına namaz kılan kimse gibidir. Tek başına namaz kılarken Fatiha’dan sonra sure veya ayet okuduğu rekâtlarda okur, okumadıklarında okumaz. (el-Fetâva’l-Hindiyye, I, 102; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 344-350.)

VESVESE SEBEBİYLE ZİHNE GELEN KÖTÜ SÖZLERDEN DOLAYI İNSAN GÜNAHKÂR OLUR MU? BUNLARDAN KURTULMAK İÇİN BİR DUA VAR MIDIR?

Fısıltı, söz, fiskos, kuruntu, işkil demek olan vesvese yaygın olarak; kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için şeytanın insanı kışkırtması, aklını çelmesi ve akla kötü düşünceleri getirmesi anlamında kullanılır. Kur’an’da vesveseci şeytanın şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş (Nas, 114/1-6.); hadis kaynaklarımızda, müminlere vesvese ile hareket etmemeleri tavsiye edilmiş, vesvesenin dinî-hukuki bir hüküm doğurmayacağı bildirilmiş ve vesvese ile hareket edenin, örneğin; “Acaba eşimi boşadım mı boşamadım mı; eşimi boşamış olabilir miyim?” diye kuruntu yapan birisinin talakının (boşamasının) geçerli sayılmayacağı bilgisi yer almıştır. (Buhari, Talâk, 11; Müslim, İman, 201-205, 211; Ebu Davud, Salât, 158; Tirmizi, Taharet, 43; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 255; VI, 106.) Şeytanın insanı küfre sürükleme yollarından birisi de onu şüphe ve tereddüde sürükleyebilecek sorulardır. Kalpten geçen bu sorular, hiç şüphesiz şeytanın vesvesesi ile meydana gelmektedir. Bu istifhamların, desise olarak en şiddetli olanını, bizzat Allah Resulü (s.a.s.) bize şöyle haber vermiştir: “Şeytan sizden birinize gelerek ‘Filan ve filan şeyi kim yarattı?’ der. O kişi ‘Allah yarattı.’ deyince peki, ‘Allah’ı kim yarattı?’ der. İş bu dereceye varınca o kimse hemen Allah’a sığınsın ve o düşünceden uzaklaşsın!” (Buhari, Bedü’l-halk 11; Müslim, İman, 214.) Bazı rivayetlerde “Allah’a iman ettim, desin!” (Müslim, İman, 212.) ilavesi de vardır. Bu itibarla kuruntulu kişilerin, içlerinden bir sesin fısıldadığını söyledikleri küfür vb. ifadeleri, vesvese kapsamında olup sahiplerinin imanlarına ve dinlerine zarar vermez. Zira Allah Teâlâ, kullarını güçleri ile orantılı olarak sorumlu tutmuştur. Yükümlülük güç oranındadır. “

DUA-KADER İLİŞKİSİ NEDİR, DUANIN ECELİ DEĞİŞTİRDİĞİ, BELALARI UZAKLAŞTIRDIĞI SÖZÜ NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

Duanın sonuç doğuracak bir sebep olarak görülmesi, konunun kaderle ilişkisini akla getirmektedir. Tabiat olayları, sünnetullah denilen ilahî kanunlara uygun olarak meydana gelmektedir. Başka bir deyişle tabiatta ortaya çıkan her olayın mutlaka bir sebebi vardır. İnsanın fiilleri de aynı şekilde bir sebep-sonuç ilişkisi içinde cereyan etmektedir. Sebebi ve o sebebe bağlı olarak ortaya çıkan sonucu yaratan Allah’tır. (Enam, 6/17; Yunus, 10/107.) Dua takdirin bir parçasıdır. Hadislerde duanın belaları defedeceğine (Tirmizi, Kader, 6; Taberânî, ed-Du‘â, s. 31-32; Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân, V, 184.) işaret edilse de ezelde duaya bağlı olarak takdir edilmiş şeyler yine dua ile meydana gelecektir. Allah, ezelî ilmiyle kulun yapacağı duayı bildiği için kaderini ona göre şekillendirmektedir. Dolayısıyla dua, diğer sebepler gibi bir sebeptir. Başka bir ifadeyle dua sonucunda bir değişikliğin olmasını Allah dilemişse bu değişiklik, tabii sebep-sonuç ilişkisi içinde hayır veya şer olarak ortaya çıkmaktadır. Dua, kulluğun gereğidir. Yoksa dua, Allah’ın meydana geleceğini ezelde takdir ettiği şeyin gerçekleşmesini önlemesi, takdir etmediği şeyin meydana gelmesini sağlaması için yapılan bir amel değildir. Ayrıca duadan maksat, Allah’ın bilmediği şeyi ona hatırlatma anlamını asla taşımaz. Dua, kişinin kulluğunu göstermesi, aczini ve ihtiyacını Allah’a arz etmesidir.

İNSANIN HAYATTA İKEN, ÇOCUKLARI ARASINDA AYRIM YAPARAK BİRİNE VEYA BAZILARINA MAL VARLIĞININ TAMAMINI VEYA BİR KISMINI BAĞIŞLAMASI CAİZ MİDİR?

Hz. Peygamber (s.a.s.) malının bir bölümünü bir oğluna vermek isteyip kendisini şahit tutmak isteyen Numan b. Beşir adındaki sahabiye, diğer çocuklarına da mal verip vermediğini sormuş, vermediğini öğrenince ona şahit olmamış, başkasını şahit tutmasını istemiş, (hadisin farklı rivayetlerine göre) “Onu geri al.”, “Çocukların arasında adil davran.”, “Zulmüne beni şahit tutma.” gibi ifadelerle Numan’ı reddetmiştir. (Buhari, Hibe, 10-12; Müslim, Hibât, 9-19.) Hanefi, Şafii ve Malikilerdeki güçlü görüşe göre, babanın hayatında iken çocuklarına mal vermesi durumunda eşit davranması müstehap, ayrım yapması mekruhtur. (Kâsânî, Bedâi, VI, 127; İbn Nüceym, el-Bahr, VII, 288; Haraşî, Şerhu Muhtasar, VII, 82; Zekeriyyâ el-Ensârî, Esne’l-metâlib, II, 483.) Ahmet b. Hanbel’e, bazı Malikilere ve Hanefilerden İmam Ebu Yusuf’tan gelen bir rivayete göre ise babanın mal verirken evlatları arasında eşit davranması vacip (farz), ayrım yapması haramdır. (İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 256-257; İbn Cüzey, el-Kavânîn, 546.) Babanın bütün çocuklarına mal vermesi durumunda; kız erkek ayrımı yapmadan hepsine eşit mi vereceği yoksa mirasta olduğu gibi erkek çocuğuna iki, kız çocuğuna bir pay mı vereceği konusu da tartışmalıdır. Bu konuda da çoğunluğun görüşü hepsine eşit vermesidir. (Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi, VI, 127; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 259.) İster farz olsun ister müstehap, babanın mal verirken çocukları arasında eşit davranması, dinin ruhuna daha uygundur. Ayrıca çocuklar arasında ayrım yapmak,
onların hem ana babalarına hem de birbirlerine karşı buğz etmelerine, aralarına soğukluk hatta düşmanlık girmesine sebep olur. Bu yüzden babalar meşru bir gerekçe yoksa mal verirken çocukları arasında eşit davranmalı, aralarında ayrım yapmamalıdırlar.