Makale

Topkapı Sarayı’nda

Topkapı Sarayı’nda

Yahya Kemal
“Bazı yerler vardır ki ruh eser” derler. Topkapı Sarayı’nda bir gün geçiren insan, bu sözün kuvvetini derinden derine duyar. Son iki buçuk senenin üzüntülü günlerinden bir kaçını Topkapı Sarayı’nın odalarında; sofalarında; bahçelerinde geçirdim. Her ziyâretimde rûhum bu saraydan, soğuk bir demir kızgın bir ateşten nasıl çıkarsa öyle çıktı.
Topkapı Sarayı kâtiplerinden Dârülfünûn mezunu genç arkadaşım Lütfü Bey orada milli hâtıralarımıza dindârâne bir vazife ile nigehbandır. Orada bir odası var. Eski şairlerin divanlarî ile vak’a-nüvislerin kitapları arasında eski günlerimizi yaşıyor.
(…)
Bu sarayın esrarına onun irşâdı ile sülk ettim. Ekser sarayları, muayyen bir devirde, muayyen bir bânî için, muayyen bir mimar kurmuş. Yalnız bir devri ihsâs eden yekpâre bir kütledir. Topkapı Sarayı yekpâre değil, hatta bir bina bile değil; devir devir; parça parça, eklene eklene vücut buluş. Bir odadan bir odaya geçerken bir ahd-ı saltanat’dan öteki ahd-ı saltanat’a geçiliyor. Her padişahın bir odası var. Her biri bir padişahın canlı bir tasviri gibi. O kadar ki hakiki bir tasvir böyle bir resim kudretini gösteremez. Cihangir Selim-i Evvel’in odası o kadar küçük ve sade ki uzun seferlerinin birinde konduğu fakîrâne bir han odasını andırıyor. Zannediyorsunuz ki eyerlenmiş atı yanı başındaki kapıda beklemektedir. Büyük bir padişah kısa bir istirahatten sonra hemen çıkıp gidecek.
(…)
Bir odadan bir odaya geçerek, konuşa konuşa gezerken, rehberim Lütfü Bey dedi ki: “Hemen her gün iki saatimi bu harem odalarında geçiriyorum. Lâkin yalnız kalamıyorum. Çünkü evham basıyor.” Harem’den çıktıktan sonra iki bahçeyi de geçerek Revan Köşkü’ne girdikti. Bu köşk tam mânâsiyle bir Müslüman Türk sarayını andırıyor. Güzel, lâkin eskikliği hiç mahsûs değil. Harem ruhundan ârî. Meclisleri de muhârebeleri gibi erkekçe geçmiş olan Murâd-ı Râbi’nin bir timsali.
Revan Köşkü’nde gezerken kulağıma derinden bir Kur’an sesi geldi. Birden bire İslâm mimârisini tam mânâsiyle gördüm. Çünkü İslâm mimarisinin içine bir rûh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’an sesi lâzım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfü Bey’e söyledim. Ve bu Kur’an sesinin nereden geldiğini sordum.
"Hırka-i Saâdet Dairesi’nden dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye yaklaştım. Baktım; yeşil, yemyeşil rûhanî yeşil bir daire, pencereye arkasını çevirmiş bir hâfız, öteki âleme dalmış bir rûhun istirahatiyle okuyor; diğer bir hâfız da gözlerini yummuş bir köşede tesbihini çekerek bekliyor.
Rehberim Lütfü Bey’e sordum, Hırka-i Saâdet’de ne zamanlar bu hatim indirilir? Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki "Her gün! Her saat! Dörtyüz seneden beri geceli gündüzlü bilfâsıla..."
Hayretten gözlerim kapanmış dinliyordum. Lütfü Bey biraz mâlumat verdi: "Yavuz Sultan Selim hilafetin alâmâtı [belirtileri] olan Hırka-i Şerîf, Sened-i Şerîf ve diğer Emânât-ı Mübareke’yi [kutlu emanetleri] Mısır’dan İstanbul‘a hatimler indirterek getirmiş; İstanbul’a vardığı gece, Saray’da yüksek bir mevkie yerleştirmiş; mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makaamı harıl harıl inşa ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece geceli gündüzlü Kur’an okunması için bir vazife tertip ederek kırkıncısı bizzat kendi olmak üzere kırk hâfız tayin eylemiş. İşte o günden bu âna kadar bu dâirede bir saniye tevakkuf [ara vermeden] etmeksizin Kur’an okunuyor. Bu hâfızlar el’an [şu sırada] kırk kişidir. Dâima ikişer nöbetleşe vazifelerini ifâ ederler. Bugün de bu iki hâfızın nöbeti" dedi.
Bu gece, bu saat, ben burada bu satırları yazarken Hırka-i Saâdet Dairesi’nde Kur’an okunuyor! Siz bu saat benim bu satırlarımı okurken Hırka-i Saâdet Dâiresi’nde Kur’an okunuyor! Tam dört yüz seneden beri de böyle fasılasız okunmuş.
O günden beri bu düşünce bir saat rakkası gibi hâfızamda sallanıyor. O günden beri Hilâfetin Türk kalbinde ne kadar derin bir temeli olduğunu duydum. Hilâfet makarrı olan İstanbul’da böyle bir makaamın yanında dört asırdır durmamış bir Kur’an sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hatta nice İstanbullular bilmezler. Bu sarayın içinde dört yüz seneden beri olmuş ihtilâller, hali’ler; kıtâller bu Kur’an sesini bir an susturamamış. Bu hâdiseyi idrâk ettikten sonra İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz? Bu şüpheyi halleder gibi oldum.
Aziz İstanbul kitabından alıntılanmıştır.