Makale

DİVAN ŞİİRİNDE AHLAKİ DEĞERLERİMİZ: KANAAT

KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT

DİVAN ŞİİRİNDE AHLAKİ DEĞERLERİMİZ:

KANAAT

Dr. Halil İbrahim HAKSEVER

Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

“Osmanlı medeniyetinin söze verdiği değer, nesirden ziyade şiirle kendini göstermiş ve en çarpıcı, en gizemli sözler daima şairlerce telaffuz edilegelmiştir.” (İskender Pala, Aşina Güzeller, Önsöz) Osmanlı irfanının irtifa derecesini de şiire gösterdikleri dikkat ve özende görmek mümkündür. İslami ilim ve sanatların etkisini hayatın her kademesinde daha fazla hissettiğimiz eski asırlarda sözün değer ölçüsü, zımnında taşıdığı hikmet ve estetik ile mütenasip olmuştur. Asırlar boyu unutulmayan şiirler, hakikati en güzel vurgulayan, varlığı ve insanı daha iyi ifade eden manzumelerdir. Tabiat tasvirlerinden gök cisimlerine, toplum hayatından ahlaki öğütlere kadar pek çok konuda söyleyecek sözü olan Osmanlı münevverleri hayata, insana dair faydalı ve güzel her düşünceye kapı açmış; “iyi” olanı “güzel” ifade etmeye azami çaba sarf etmişlerdir.

Şiirlerinde her türlü ahlaki değeri tarif ve tavsiye eden divan şairleri, kanaat duygusunu da böyle görmüşlerdir. Elindekine razı olma, azla yetinme anlamındaki bu terim, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde tavsiye edilmekte, buna zıt bir anlam olarak dünya malına aşırı düşkünlük de yerilmektedir. Hz. Allah’ın iman edip salih amel işleyenlere vadettiği mutluluğu ifade eden “güzel hayat” (Nahl, 16/97.) tabirinin kanaatkârlık olduğu belirtilmiştir. (Kanaat, Mustafa Çağrıcı, DİA c. 24, s.290.) Çeşitli anlam boyutlarıyla hadislerde genişçe ele alınan kanaatkârlık, gönül zenginliği olarak düşünülmüş, bunun kişiye mutlaka fakirlik getirmeyeceği hatta cömert olunduğu takdirde zenginlik hâlinin bile mümkün olduğu görülmüştür. (Çağrıcı, aynı yer.) Böyle bir dinî zemini olan bu kavramı ele alan şairler, onun “tükenmeyen bir hazine” olduğuna inandıkları için sözlerinde bu kavrama çok yer vermişler; fâni varlıklara karşı istiğnalı (istememe hâli) bir duruşu öğütlemişlerdir. Aksi hâlde dünya malına tamah etmenin biteceği yoktur.

“Doyulmaz hân-ı ihsâna kanâ’at gelmez insâna

Kerem gördükçe ey Baki gedâlardan recâ artar”

Şair, kavuştuğu nimetlere kanaat ve şükür etmeyen insanoğlunun devamlı ihsan beklentisinde olacağını çok güzel ifade etmiştir.

Şahsi hayatlarında söylediklerini ne kadar yaptıkları bilinmez ama şairler içinde “Fakirlik övüncümdür.” sözünü hatırlatırcasına fakir olmayı ganimet, aza kanaati de nimet görenler varmış. Kanuni döneminin asker şairlerinden ve gayet mazbut bir hayatı olan Taşlıcalı Yahya’nın şu beyti muhtemelen kendi yaşantısının resmi olmalıdır:

“Dâr-ı gurbette fakîr olmak ganîmetdir bize

Cânib-i Hakdan kanâ‘at ulu ni‘metdir bize”

Aynı asrın büyük şairi Fuzuli de çok mal yığmanın derdinin fazla olacağı gerçeğini, hamalın yükü arttıkça zahmetinin de artacağı örneği ile belirtmiştir:

“Mâl çok yığma hazer eyle azâbından kim

Renci artar ağır oldukça yükü hammâlın”

Hikmet şairi Nabi de kanaatkâr bir hayatın mutluluk sebebi olacağını, hayatta gereksiz şeylerden uzak olmanın cennet gibi sayılacağını söylemiştir:

“Kasr-ı sürûr künc-i kanâ’at değil midir?

Sahn-ı behişt kûy-ı ferâğat değil midir?”

(Kanaat köşesi -bir bakıma- sevinç köşkü değil mi? Feragat mahalli bir tür cennet mahalli sayılmaz mı?)

Mali durumları farklı şairlerin dünya malı karşısında benzer düşünce ve duyguları dile getirmeleri, aynı kültür kaynağından beslendiklerini göstermektedir. Mesela, Bağdat diyarında mahrumiyet içinde yaşayan Fuzuli’nin mal-mülke karşı çekimser düşüncelerinin benzerini aynı dönemin ikbal sahibi bir şairi olan Hayali Bey’de görmekteyiz. Şairlerimizin benzer beyitleri söz yarışında sanki muhataplarını tetiklemekte, aynı paralelde şiirleriyle karşılıklı olarak birbirlerini fikren beslemektedir. Baki’nin “Hatırından çıkmasın dünyaya uryân geldiğin” mısraını bilen Hayali, kâmil insan tipini fakir-derviş kimliğiyle özdeşleştirerek, atlas kumaşlarla tanış(a)mamış kimselerin, üryan cisimlerine fakirlik şalını çektiğini ve bununla da iftihar ettiklerini söyler:

“Hayâlî fakr şalına çekenler cism-i uryânı

Anınla fahr ederler atlas u dîbâyı bilmezler”

Dünya metaına aşırı yönelmeyi önlemenin bir yolunun da bu âleme ilk geliş ve son çıkış hâlini hatırlatmak olduğunu düşünen şairler, şiirlerinde üryanlık vasfına sıkça vurgu yaparlar.

“Âdemoğlu âleme uryân gelir uryân gider

Nâle vü efgân ile giryân gelir giryân gider” (Taşlıcalı Yahya)

Kalben çok sevmedikçe mal sahibi olmanın dinen bir sakıncası olmasa da Divan şairleri daima dünya metaına meyletmenin riskine dikkat çekmişler, zımnen fakirliği terviç etmişlerdir. İçlerinde “istemem yan cebime koy” tutumuna sahip olanlar varsa da Osmanlı devirlerinde şiirde işlenen hâkim tema, mal-mülke uzak durma ve istiğna hâli olmuştur. Kanuni döneminin makbul şairi Baki, kazaskerlik mevkiine kadar geldiği hâlde bir üst makam olan şeyhülislamlık beklentisinde olmuş; sonraki dönemde (muhtemelen) bu isteğine kavuşamayınca yazdığı gazelde, kaderin kendisine biçtiği kısmete kanaat etmenin güzelliğini vurgulamıştır:

“Baş eğmeziz edânîye dünyâ-yı dûn içün

Allâhadır tevekkülümüz i‘timâdımız” (Baki)

(Alçak dünya için alçak-değersiz kimselere minnet edip boyun eğmem. Bizim tevekkül ve güvenimiz ancak Allah’adır.)

Kanaatkârlık erdemine erişmek için şükür duygusuna sahip olmak ve başkasında olanı da kıskanmamak gerekmektedir. Osmanlı insanı, bu tür bir ahlaki güzelliği muhtemelen âlim hocalardan nasihat olarak dinlediği gibi şairlerin dilinden de okuyordu. Bu durum, o toplumda şairin misyonu ile bir vaizin dinî irşat görevinin birbirine benzer olduğunu da göstermektedir. Bir mabette kürsüye çıkan vaiz hoca efendi, Allah’ın nimetlerine karşı şükür ve kanaatin gerekliliğini ayet/hadis okuyarak nasıl tebliğ ediyorsa, İslam medeniyetini oluşturan bir toplumda yetişen bir şair de şu beytiyle benzer bir çağrı yapmaktadır:

“Senden ednâyı görüp şükr ile dem-sâz olmak

Senden a‘lâlara reşk eylemenin merhemidir” (Nabi)

(Kendinden alttakileri görüp de Hakk’a şükür ile meşgul olmak, yüksektekilere bakıp onları kıskanma derdinin çaresidir.)

Rabbimiz Hümeze suresinde habire mal toplayıp sayanlara ve o malın kendisini ebedî kalacağını sananlara veyl ediyor. (Hümeze, 104/2-3.) Bu gibi dinî metinleri iyi bilen şairler, benzer manalar içeren veciz sözler söyleme gayretiyle manzumeler kaleme almışlardır. Şairin, Şuara suresinin 88. ayetinden iktibas yaptığı “Ey hoca, mal ve evladın fayda vermediği o günde sanma ki senden altın ve gümüş isterler; (hayır) sadece (imanlı) sağlam bir kalp isterler.” anlamındaki şu beyti buna güzel örnektir:

“Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler

Yevme lâ-yenfe‘ude kalb-i selîm isterler” (Bağdatlı Ruhi)

Hz. Ali’nin “Ey altın ve gümüş, gidin başkalarını avutun, çocuk gibi ben sizlerle avunacaklardan değilim.” sözü meşhurdur. Hz. Mevlana’nın aza kanaat etme ile ilgili güzel benzetmeleri vardır. Bir beytinde der ki:

“Ger berîz-i bahrrâ der-kûzeî

Çend gunced kısmet-i yek rûzeî ”

(Denizi bir testiye koyacak olsan ne kadar sığar ki? Kişinin yığıp topladığı dünya malı ancak bir günlük rızkı kadardır.) Kanaat duygusunun güzelliğini onun zıt kavramı olan tamahkârlıkla da anlamak mümkündür. Yine Mevlana’nın sabır ve kanaate dair şairane bir misali şöyledir:

“Kâse-i çeşm-i harîsân pür neşüd

Tâ sedef kâni‘ neşöd pür dür neşüd”

(Hırs ve tamah ehlinin gözü doymaz. Hâlbuki sedef kanaat gösterip kapanmasa idi içinde inci oluşmazdı.)

Edebiyatta yer alan efsaneye göre nisan yağmuru yağdığında istiridye ağzını açıp içine bir damlanın düşmesini bekler. O tanecik düşer düşmez ağzını kapatır ve istiridyenin özelliğinden dolayı o nisan yağmurunun tanesi inci olur. Nisan yağmuru yılanın ağzına düşse zehir olur. Esasında istiridye, içine giren kum tanesinin zararından kendini korumak için salgıladığı bir maddeyi içine giren kum tanesinin etrafına sarar, insanlar da ona inci der. Fakat nisan yağmurlarının bereketi, sedefte incinin oluşumu, yılandaki zehir anlaşılsın diye böyle bir efsane kabul edilmiştir. Mevlana işte bu inanıştan hareketle, nasıl ki istiridye eğer ağzına giren o su tanesine kanaat etmeyerek birkaç damla daha gelsin diye bekleseydi inci (dürdane) olamayacak idiyse, insan da elinde olana şükretmez, olmayana hırs ve tamah gösterirse kemale eremez demek
istemiştir.

Kanaat tavsiyesine dair şairlerde söz çoktur. Dünyaya aşk ile geldiğini belirtip kanaat hazinesiyle mutlu olan Figani’nin “Cihâna aşk ile geldim ne mâlim ne menâlim var/Kanâ’at gencine kâni‘ olalı hoşca hâlim var” beyti; dünya ehline fazla rağbet etmediğini, gönlünün dünyaya kevser gibi akmadığını belirten T. Yahya’nın “Ehl-i dünyâya inen açılmazız defter gibi/Gönlümüz dünyâya akmaz hâsılı kevser gibi” beyti; alçak dünyanın makam ve mevkilerinden uzaklaşınca çareyi aşk ülkesinde toprak olmakta gören Nadiri’nin “Geçip ey Nâdirî dünyâ-yı dûnun izz ü câhından/Vücûd-ı hâksârın kûy-ı aşk içre gubâr eyle” beyitleri, şairlerin göz ve gönül tokluğunu öğütleyen güzel örneklerdir.

Şairler kanaat-şükür duygusunu ulaşılacak hedef olarak önlerine koyunca, terk edip vazgeçilesi imkân ve nimetleri de yer yer belirtirler. Kimisi genel manada herhangi bir şeyi istememeyi öğütler:

“Şitâb-ı pây-ı himmetle tarîk-ı ilticâdan geç

Sebük-seyr-i tevekkül ol gönül bâb-ı recâdan geç” (Haşmet)

(Bir yere sığınma yolundan himmet ayağıyla koşarak geç. Gönül, tevekkülde çabuk yürü, istek kapısından vazgeç.) Kimi de çok cazip olan devlet kademelerinde yöneticiliği istememeyi tavsiye eder:

“Füzûndur mi‘de-i ömr-i azîze darrı nef‘inden

Nevâl-i devlet-i pâ-der-rikâba iştihâdan geç” (Nabi)

(Tantanalı devlet kısmetine iştah kabartmaktan vazgeç. Çünkü değerli ömrünün midesine faydadan çok zararı vardır.)

Her ne hâl ise şairlerin şiir gündeminde kanaat mevzuu sıkça yer almıştır. Kimisi sahip ol(a)madığından tevekkül ve kanaati tavsiye etmiş; kimi de varlık içindeyken bile kanaatin lezzetini özlemiştir. İmkân ve varlık bakımından çok üstlerde olduğu hâlde, asıl huzur ve mutluluğun adresini göstererek ne demişti Kanuni Sultan Süleyman:

“Halk içinde mu‘teber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat dedikleri ancak cihân kavgasıdır

Olmaya baht ü sa‘âdet dünyede vahdet gibi

Ger huzûr etmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol

Olmaya vahdet cihânda kûşe-i uzlet gibi”