Makale

İSLAM MEDENİYETİ'NİN ORTAK BİRİKİMİ: KUDÜS

İSLAM MEDENİYETİ’NİN ORTAK BİRİKİMİ: KUDÜS

Taha KILINÇ

Resulüllah Efendimizin ahirete irtihalinden yaklaşık 6 yıl sonra, 638’de, Bizans İmparatorluğu’nun topraklarını fethederek ilerleyen İslam orduları nihayet Kudüs surlarına ulaşmıştı. Sahabeden Ebû Ubeyde bin Cerrâh komutasındaki Müslümanlar, manevi kıymeti çok büyük olan bu kutsal şehri İslam hâkimiyetiyle tanıştırmak için sabırsızlanıyordu. O sırada Bizans adına Kudüs’ü yönetmekte olan Ortodoks Hıristiyan Patrik Sophronius, Müslümanların yaklaşan ağır kış şartlarına dayanamayacaklarını düşünerek onları oyalamaya karar verdi. Kasım’da başlayan kuşatma bahara kadar devam edince, Patrik için artık şehri teslim etmekten başka bir seçenek kalmamıştı. Sophronius, elindeki son kozu da oynamaya karar verdi: “Burası sıradan bir şehir değildir.” dedi, “Kudüs’ü ancak, bizzat Halife Ömer’e teslim edebilirim. Gelsin ve alsın.” Başkomutan Ebû Ubeyde, durumu Medine’deki Halife Hz. Ömer’e (r.a.) bildirdi. Yaklaşık üç hafta sonra, koca halife, törenle Kudüs surlarından içeri giriyordu.

Kudüs surlarının batısındaki El Halil Kapısı’nda Hz. Ömer’i karşılayan Patrik Sophronius, ona şehrin anahtarlarını vererek Kudüs’te İslam hâkimiyetinin başlangıcını da resmen ilan etti. Patrik’le birlikte şehri gezen Hz. Ömer, en çok Beyt-i Makdis’in (Mescid-i Aksâ) yerini görmek istiyordu. Ta Mekke döneminin başlangıcından Medine döneminin 16. ayına kadar, Müslümanlar namazlarda buraya dönmüşlerdi. Hz. Süleyman’ın inşa ettiği, daha sonra Bâbillilerin yıktığı, sonra yeniden inşa edilip Romalılar tarafından ikinci kez yerle bir edilen Beyt-i Makdis, belki harabe halindeydi. Ama Hz. Ömer, en azından yerini görmek, elleriyle orayı temizlemek, oraya bir mescit inşa etmek istiyordu.

Patrik, Hz. Ömer’e eşlik ederek onu bugünkü Mescid-i Aksâ Külliyesi’nin bulunduğu yere getirdi. Romalılar M.S. 70’te temellerine kadar söküp yok ettikleri için ortada mescit yoktu. Hz. Ömer, kısa bir şaşkınlık ve tefekkürün ardından, yanındakilerle birlikte harabeye girdi. Kıble yönündeki mezbeleliği ve otları temizlediler, birkaç haftalık bir çalışmanın ardından, oraya ahşap çatılı bir mescit inşa ettiler. Hz. Ömer, iki ay sonra Kudüs’ten Medine’ye dönerken, arkasında İslam’ın ve Müslümanların yeşermeye başladığı bir şehir bırakmıştı.

Tarihler 680’leri gösterirken, Emevî halifelerinden Abdulmelik bin Mervân, Hz. Ömer’in inşa ettiği ahşap mescidin yerine devasa bir cami yaptırmak istedi. Bunun için Beyt-i Makdis’in tam ortasındaki kayanın üzerini muhteşem bir kubbeyle örttürdü. Bu kaya, Yahudilerin inancına göre, Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etmekle emrolunduğu yerdi. İslam, meşhur kıssanın doğru biçimini Müslümanlara anlatmıştı. Fakat kaya yine de sembolik önemdeydi. Abdulmelik bin Mervân’ın emriyle altı yılda tamamlanan ve 691’de ziyarete açılan bu esere Kubbetu’s-Sahra denildi. Bugün, altın rengiyle Kudüs’ün simgesi olan muazzam bina…

Abdulmelik’in 705’te vefatıyla yerine geçen oğlu Velîd, Şam’da inşa ettirdiği Emevî Camii’nin bir benzerini Mescid-i Aksâ Külliyesi içine yaptırmak istedi. Bu aynı zamanda babasının başlattığı imar faaliyetlerinin de devamı olacaktı. Kubbetu’s-Sahra’nın güneyinde, kıble yönünde, Hz. Ömer’in inşaatında bizzat çalıştığı ahşap mescidin yerine devasa bir cami yapıldı. Kıble yönünde yer aldığı için buraya “Kıble Mescidi” denildi.

Kıble Mescidi’nin de tamamlanmasıyla birlikte, artık Mescid-i Aksâ Külliyesi içindeki iki büyük eser de ortaya çıkmıştı. Günümüzde, yanlış biçimde, Kıble Mescidi’ni Mescid-i Aksâ’nın kendisi zannedenler çoktur. Oysa Mescid-i Aksâ, tıpkı Mescid-i Haram kavramında olduğu gibi içindeki çok sayıda eser ve yapıyla birlikte, devasa bir külliyeyi tanımlar. Mescid-i Aksâ’nın içinde Kıble Mescidi ve Kubbetu’s-Sahra’nın yanı sıra çok sayıda küçük mescit, medrese, sebil, çeşme, şadırvan, zaviye ve namazgâh mevcuttur. Tüm bunların hepsi, 144 dönümlük dev bir dikdörtgenin içindedir. Mescid-i Aksâ da burasının tamamıdır.

İslam coğrafyasını yönetme emaneti 750’de Emevîlerden Abbâsîlere geçtiğinde, Kudüs nispeten ihmal edildi. Abbâsîler, kendilerinden önceki yönetimler kadar Kudüs’ü siyasetlerinin merkezine almamışlardı. İlginçtir, bu dönem oldukça kısa sürdü. Hemen sonrasında, 900’lerden itibaren Kudüs Fâtımîlerin kontrolüne girdi. Fâtımîler, Mescid-i Aksâ’nın etrafına küçük ilaveler yaptılar, Kubbetu’s-Sahra’nın dört bir yanında bugün de görülen zarif revakları inşa ettiler. Aksâ’nın batı tarafında da medreseler kurdular.

1099’dan 1187’ye kadar, Kudüs, Haçlı sürülerinin işgali altında kaldı. Şehirde sadece Müslümanlara değil Yahudilere ve Ortodoks Hıristiyanlara da zulmeden Haçlılar, Mescid-i Aksâ’daki İslam eserlerini tahrip ettiler. Kıble Mescidi ahır ve Tapınak Şövalyeleri’nin kılıç-kalkan talimi yaptıkları bir alana dönüştürüldü. Kubbetu’s-Sahra, Hz. İsa’nın buradan gökyüzüne yükseldiği iddiası yayılarak, bağnaz Haçlılarca istila edildi. Nihayet, Salahaddîn Eyyûbî tarafından yeniden özgürlüğüne kavuşturulan Kudüs, Haçlıların arkalarında bıraktığı bütün pisliklerden temizlenerek, tekrar İslam şehri hüviyetini kazandı.

Eyyûbîler, tıpkı Fâtımîler gibi Mescid-i Aksâ’ya küçük ve zarif dokunuşlarda bulundular. Bazı çeşmeler, medreseler ve zaviyeler bu dönemde eklendi.

Mescid-i Aksâ’yı bugünkü görkemli görüntüsüne kavuşturma şerefi, tarihte Memlûk İmparatorluğu’na nasip olmuştur. Sultan Kalavun döneminde Kıble Mescidi yeni baştan inşa edildi. Kubbetu’s-Sahra boydan boya tamirattan geçirildi. Sultan Kayıtbay, Kubbetu’s-Sahra’nın batı tarafına İslam mimarisinin en seçkin eserlerinden biri sayılacak olan bir sebil yaptırdı. Aksâ’nın en güzel minaresi, Gavânime, yine bu dönemde bugünkü görünümüne kavuşturuldu.

1516’nın son günlerinde, Yavuz Sultan Selim, Kudüs’ü fethettiğinde, Mescid-i Aksâ ve çevresi tüm bu abide eserlerle lebâlep doldurulmuştu. Kudüs şehir surlarını ayağa kaldıran ve mamur hale getiren Osmanlılar, Mescid-i Aksâ’ya minik dokunuşlarda bulunmakla yetindiler. Çünkü kendilerinden önceki İslam imparatorlukları bütün boşlukları doldurmuştu neredeyse. Kanuni Sultan Süleyman’ın Aksâ Külliyesi içine yaptırdığı şık sebil, ondan fazla namazgâh ve açık hava mihrabı, çeşme ve şadırvanlar, Osmanlıların Mescid-i Aksâ’ya yaptığı başlıca katkılardı. Kubbetu’s-Sahra’nın etrafında bugün de görünen mavi çiniler ve Yasin suresi de yine Aksâ’daki Osmanlı izleri.

Bugün Kudüs’e giderek, batı yönündeki Kattânîn Kapısı’ndan Mescid-i Aksâ’ya giriş yapan bir Müslüman, sırtını kapıya dönüp Kubbetu’s-Sahra’yı karşısına aldığında, tarih boyunca Kudüs’te hâkimiyet kurmuş bütün İslam imparatorluklarının eserlerini aynı karenin içinde temaşa etme imkânı bulur.

Kubbetu’s-Sahra (Emevî), hemen önündeki zarif revaklar (Fâtımî), köşede medrese (Eyyûbî), Kayıtbayı Sebili (Memlûk), yan tarafta iki namazgâh (Osmanlı)… Mescid-i Aksâ, İslam tarihinin, medeniyetinin, mimarisinin ve sanatının zirve dönemlerinin tek kareye sığdığı ve bu kadar çok çeşitli dönemin iç içe geçtiği belki de tek İslami mekândır. Günümüzde İsrail işgali altında bulunduğu için Kudüs’ü ve Mescid-i Aksâ’yı genellikle Siyonistlerle birlikte aklımıza getiriyoruz hep. Ama İsrail’in tarihte açılmış kanlı ama minik bir parantez olduğu gerçeğini düşünürsek, aslında Mescid-i Aksâ bütün ihtişamıyla dünyanın bütün işgalcilerine meydan okuyor orada. Sessizce ve heybetli biçimde. Bakabilene, görebilene, hissedebilene…