Makale

MESELE SUŞİ

MESELE SUŞİ

Dr. Hafsa Fidan Vidinli

Farklı restoranlarda farklı tatlar aramak bazen güzel bir tercihtir ancak her zaman değil. Beyoğlu, İstiklal gibi İstanbul’un turisti çok caddelerinde geziyorsanız farklı tatlara kolayca ulaşmanız mümkün. Hatta restoranlar, sunduğu yemekleri “dünya mutfağı” diyerek tanıtmaya başladığından beri pek bir talep de görüyorlar. Ben de geçtiğimiz günlerde hazır İstanbul’a gelmişken pide, lahmacun, mantı, kebap dışında farklı kokuların yükseldiği restoranlara doğru yöneleyim istedim.
Gittiğim restoranda dünyanın her yerinden insanları görebileceğimi umuyordum ama şöyle bir bakındığımda önümde, arkamda, sağımda ve solumdaki masalarda hep memleketimden insanların olduğunu fark ettim, hatta çaprazımdaki masada bile. Tabii ya, dünya insanı buraya, İstanbul’a akın akın geliyorsa diğer dünya yemeklerini değil, kendi ülkesinin yemeklerini de değil, Türk mutfağını tercih edecektir. “En sağlıklı seçim.” diye içimden geçirdim.
Fon müziklerini seçen görevli, memleketimin insanlarının dünya mutfağını seçtiğinin farkında olmalı ki fonda Türk müziği çalıyordu. Türk müziği dediysem klasik Türk müziği değildi çalan, Türkçe sözler vardı içinde, kısmen anlamakta zorlandığım türdendi gerçi. Şarkıcı “Mesele ne senin benden ayrılman” dediğinde güfteyi anlamaya odaklandı zihnim, bu arada siparişimi vermiştim. Güfteden belli ki bu bir sevda şarkısıydı ve belli ki bir ayrılık şarkısıydı. Gerçi besteye dikkat kesilirsem darbuka tınıları bir tür oyun havası dokusu da katıyordu ezgiye. Neyse. Hemen kulak kesildim, meselenin ne olduğunu elbette anlamak isterim.
“Mesele ne senin benden ayrılman” demek, “Seni takmıyorum artık!” gibi bir kabadayılık sergilemeye mi yönelikti acaba? Ya da “Evet, ayrıldık ama zaten sevdamız da bitmişti.” şeklinde bir dervişane kabule mi gönderme yapıyordu? Ortada bir sevda varsa ayrılık bir mesele olmalıydı. Öte yandan güfteye eşlik eden enstrümanlar da o derece neşeli ve hareketliydi ki “Ayrıldık ne güzel.” şeklinde ifade edebileceğim tınılarla düşünce dünyamda yeni deliller sunuyordu bana. Uyumsuz gibi görünen beste ve güftenin sırlarını çözebilmek umuduyla ardından gelecek ikinci satırı heyecanla bekledim; “Ne de benim sana darılmam”.
Bazen zorlanıyorum ana dilim olduğu hâlde Türkçe şarkıların manasına nüfuz etmekte. Şimdi kim kimden ayrılmış ola ki kim de kime darıla? Toparlamaya çalıştım; “Sen benden ayrıldın, mesele değil; ben de sana darıldım, mesele değil”. Eğer ayrıldıktan sonra darılmış ise söz yazarı ve belki de içten söyleyen, ayrılanın ayrılmasını mesele etmiş demektir. Yok, bu dargınlık ayrılıktan bağımsız ise ne zaman gelişmiştir? Sevdalıların arasındaki dargınlık ne zaman mesele olmaktan çıkmıştır? Tam bu sorularla zihnim bir karmaşaya sürüklenmekteydi ki “Mesele şu ki” sözleriyle irkildim. İşte sorularımın cevabı olabilecek cümle açık ve seçik hâliyle geliyordu: “Mesele şu ki hâlâ bitmedi sevdan”.
Tabii öyle ya en büyük aşklar, hikâyeleri bir türlü bitmeyenlerdir. O hâlde söz yazarı “mesele ne o ne de bu” derken aslında tam da “meselenin odağına” işaret ediyormuş. Nihayet rahatlamıştım, yeni sevda teoremlerine pek de hazır olmadığımı sözlerin oluşturduğu stresten anladım. Tam bu düşüncelerle önüme konan tabağa aşk ile muamele ettim. Ne var ki karşımdaki masada oturan iki gencin şarkıyı dinlerken renkten renge giriyor olması da gözümden kaçmamıştı.
İki gençten erkek olanı “Meselen ne senin kızım?” diye yüksek sesle sormaya başladı karşısındaki genç kıza. Bu soruyu ona sordurtan “mesele” şarkısı mıydı acaba? “Ah!” dedim içimden, “Senin meselen, ‘Meselen ne senin kızım?’ diye celallenen bir genç ile aynı masada hâlâ oturuyor olman.” Ama söz bana düşmezdi tabi. Kızdan da beklediğim gibi bir cevap gelmedi. Ardından gencin daha da kıza soru üstüne soru yönelttiğini fark ettim. Ne hikmetse kızcağız gencin soru bombardımanı karşısında susuyor, bir eliyle karnını tutuyor bir eliyle de ağzını kapatıyordu. Belli ki ağzından kötü bir söz çıkmasın istiyordu. Sonunda dayanamamış olacak ki bir ara lavaboya gitti, uzunca bir süre gelmedi. Hani yemeklerimi bitirip çay faslına geçmiştim de oradan kestirebiliyordum vakti.
Bergamot aromalı taze çayımdan birkaç yudum daha içmiştim ki kızcağız gelip sakince yerine oturdu. Yemeklerini pek bir keyifsiz yiyorlardı sanki. “Delikanlı yine meselelerden dem vuruyor olmalı.” diye düşündüm, zira kızcağız yine ağzını bir eliyle kapatıyordu. Derken kelimeyi burada anmak istemezdim ama kızcağız masaya, üstüne başına istifra etmesin mi? “Mesele suşi!” diye bağırmasın mı?
“Ah yazık!” dedim içimden, sizin yerinizde olsam, en sevdiğim insanlarla en sevdiğim yemekleri yiyeceğim bir restorana gitmeyi tercih ederdim. Dünya mutfağı lezzetlerini kendi kendime bir ara denerdim. Neyse, herhâlde kızcağız tövbe istiğfar etmiştir bir daha çiğ balık, yosun yaprağı ve wasabiyi bir arada tüketmeye diye geçirdim içimden. Bence mesele, insanların adını telaffuz ederken bile zorlandığı suşi ve benzeri yiyecekleri tadabileceği, dünya mutfağından ürünlerin ağırlıkta servis edildiği bir restoranda, arabesk de denemeyecek, türler ötesi, gülme ve ağlama hissini aynı anda oluşturabilen müziklerin servis edilmesi de olabilir bu arada...