Makale

SON YOLCULUK

SON YOLCULUK

Hızır UZUNER
İzmir Konak Murakıbı

Yurt dışında din görevlisiyken Viyana Devlet Hastanesinde gönüllü olarak hasta ziyaretleri yapıyordum. Bu hastane, 26 klinik, 2150 yatak ve 9000 civarında çalışan personel ile Avusturya’nın en büyük hastanesiydi. Her gün 60-100 civarında Müslüman hasta yatışı veya taburcu işlemi oluyordu. Hasta yatış işlemlerinde hangi dine mensup ise o din adamına sistemde isimler gönderiliyordu. Dinî inancını belirtmeyen hastaları rahatsız etmiyorduk. Bu, manevi destek hizmeti istemediği anlamına geliyordu. Hastaların çok azını iki üç kez ziyaret edebiliyorduk. Diğerleri ya taburcu oluyordu ya da biz, zaman darlığından ziyaret edemiyorduk. Zaten Viyana’da sadece bu hastanede Müslüman hastalar için manevi destek odası vardı. Diğer hastanelerde böyle bir hizmet imkânı yoktu. Tıptaki gelişmeler doktorlara genellikle hastanın ne kadar ömrünün kaldığını fizyolojik olarak aşağı yukarı tahmin etme imkânı verebiliyordu.
Bir gün hastane yönetimi tarafından bana kanserin son safhasında, terminal dönem bir gencin olduğu ve onunla ilgilenmem söylendi. Benim davet edilmem hastanın son günleri veya saatleri olduğu anlamına geliyordu. Genelde gençlerin ölümcül hastalığa yakalanması doktorlar dâhil tüm hastane personeli ve elbette beni derinden etkiliyordu. Tıbbi tedavinin durduğu, herkesin elinin kolunun bağlı olduğu ve kimsenin bir şey yapamadığı bir anda ölümün sessizliğine şahit olmak kelimelerle anlatılacak gibi değildi.
Haberi alınca hastanın yanına gittim. Selam verdim ve kendimi tanıttım. Hastanın bilinci yerindeydi ve beni memnuniyetle karşıladı. Yanına oturmamı ve benimle konuşmak istediğini söyledi. Bir süre aile, spor, iş ortamı, memleket gibi konulardan konuştuktan sonra birbirimize ısındık. Hastanın bana karşı güven duygusu oluştu ve aramızda samimi, dostça bir yakınlık kuruldu. Görüşmemizin 10-15 dakikası geride kalmıştı. Benimle ne konuşacağını merak ediyordum. Bu durumdaki hastaların psikolojileri birbirine hiç benzemediğinden neyle karşılaşacağımı kestiremiyordum. Hâlâ kendini bana açmamıştı. Bu durumdaki hastaların yarı baygın olduğunu veya konuşma zorluğu çektiklerini bildiğim için gayet iyi gözüktüğünden acaba halk arasında ‘ölüm iyiliği’ dedikleri durum muydu, diye içimden geçirdim.
Bir ara durdu ve sessizlik oldu. Hiç konuşmadı. Genelde hastanın konuşmasını tercih ettiğim için ben de konuşmadım. İçimden kalkıp gitmenin ve vedalaşmanın zamanı geldi, fazla rahatsız etmenin bir anlamı yok, diye geçirirken genç hasta bana doğru dönerek “Biliyor musun Hocam? Seni bana Allah’ım gönderdi.” dedi. Ben de “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş. Benim de ismim Hızır olduğuna göre neden olmasın.” diye esprili cevap verince karşılıklı gülümsedik.
Gülümsüyordu ancak yüzündeki endişeli ifade halen fark ediliyordu. Belki kendini rahatsız eden endişesi hakkında konuşur düşüncesiyle bana güvenebileceği ve her türlü sorunu hakkında konuşabileceğimizi söyledim. “Ah Hocam! Yolun sonu görünüyor ama ahiret için hiçbir şey yapmadım. Benim durumum ne olacak? Bu zamana kadar sevap namına hiçbir şey yapmadım.” dedi. Kendisinin Allah’a ve ahiret gününe inandığını ama hesap verme endişesiyle korktuğunu anladım ve bunun doğru olup olmadığını ona sorduğumda: “Evet, aynen öyle.” dedi. Bu zamana kadar ne namaz, ne oruç, ne de sevap namına hiçbir şey yapmadığını fakat çokça günah işlediğini söyledi.
Hastanın sorununu anlamıştım. Ama yarım saati geride bırakmıştık. Konuşma isteğinin olup olmadığını anlamak için çok vakit geçtiğini ve bir sonraki gün kaldığımız yerden konuşmak için tekrar geleceğimi söyleyerek müsaade istedim. Çünkü görüşmemiz zorlama olmadan karşılıklı rızaya dayanmalı ve hasta istekli olmalıydı. Aksi takdirde faydalı bir görüşme olmazdı. Elimi sıkıca tutup yalvarırcasına gitmememi söyleyip yanında kalmamı istedi. Bu gibi durumlarda vedalaşıp başka hastalara da zaman ayırmanın ne kadar zor olduğunu tecrübelerimden biliyordum. Mesajı almıştım, benimle özel görüşmek istiyordu ve manevi desteğe ihtiyacı vardı. Bu gibi özel görüşmeleri genelde hastanedeki manevi destek odamda yapıyordum. Ayrıca hastanede servislerin yanında ziyaretçilerin, durumu iyi olan hastalarla oturup diğer hastaları rahatsız etmeden görüşebilmeleri için oturma yerleri vardı. Ben de her an doktor ihtiyacı olabilecek hastalarla yattıkları servisin yanı başındaki ziyaretçi odasında görüşüyordum. Fakat bu genç hastanın yan odaya geçebilecek bir durumu var gibi gözükmüyordu. Odadaki diğer hastalara rahatsız olup olmadıklarını sorunca rahatsız olmadıklarını söylediler. Zaten onlar Türkçe bilmedikleri için konuşmalarımızın içeriğine vakıf olamayacaklardı. Aramızda dostça, samimi, sevecen, anlayışla, saygılı ve şefkatli bir atmosferde birlikte hissederek ve bu duyguları paylaşarak arkadaşça bir sohbete başladık. Sorun belliydi, genç suçluluk psikolojisi yaşıyordu. Ahirette başına gelebilecek olanlardan korkuyordu. Ölüm zamansız gelmişti ve o, hazırlıksız yakalanma korkusu yaşıyordu. Ona Allah’ın rahmet ve merhametinden, affediciliğinden, hastaların yanında olduğundan bahsettikçe yüzündeki endişeli hava yerini sevince bırakıyordu. Allah’a inanarak ruhunu teslim edenlerin mutlaka cennete gireceklerini, ahirette Allah tarafından sunulan nimetlerin bu dünyadakinden kat kat fazla olduğunu söyledim. Allah’ın tövbeleri kabul ettiğini söyleyince birlikte tövbe-i istiğfar etmemizi ve Kur’an okumamı istedi. Birlikte tövbe ettik, Kur’an okudum ve dua ettik.
Bir süre sonra görevli hemşire genç hastayla ilgilenmesi gerektiğini söyleyince ben de ertesi gün mutlaka geleceğimi söyleyerek ve geçmiş olsun dileklerimle vedalaşarak oradan ayrıldım.
Ertesi gün hasta gencin odasına gittiğimde yatağında yoktu. Nerede olduğunu sorunca ölmek üzere olan hastaları aldıkları bekleme odasına alındığını söylediler. Odaya gittim. Normalde bu durumdaki hastaların tüm yakınları ve hangi dine mensupsa o dinin din adamı çağrılırdı. Ama anlaşılan kimsesi yoktu. Yalnız başına odadaydı. Beni görünce yüzünde bir sevinç belirdi. Bana öleceğini bildiğini ve hiç korkmadığını söyledi. Hasta benimle ölüm hakkında konuşmak istiyordu. Ben de ona ölümün güzel yönleri ve ahiret hayatının sağlayacağı güzellikleri anlattım. Ölümün ‘yokluk’ olmadığı, yeni ve gerçek bir hayatın başlangıcı olduğunu söyledim. Kur’an okuyarak ve kelime-i şahadet ve tevhitlerle ruhunu teslim etti. Genç hastanın huzurlu bir şekilde aramızdan ayrılmasına ve ruhunu teslim etmesine vesile olduğum için içimi buruk bir sevinç kaplamıştı.