Makale

YERYÜZÜ VE GÖKYÜZÜNÜ SÜSLEYEN MUHTEŞEM SANAT

YERYÜZÜ VE GÖKYÜZÜNÜ SÜSLEYEN MUHTEŞEM SANAT

Nagihan KOÇ
Sakarya İl Vaizi

Seyre dalmışım yine yeşili, tabiatı. Çünkü orada gördüğüm her güzellik iliklerime işliyor, sanatçı gözüyle beni kendisine hayran bırakıyor. Dışarıda yağmur yağıyor yeni çiçeklenen manolyaya. O kadar zarif bir çiçek ağacı ki o, çiçeğindeki rengin yaprak uçlarına doğru kırmızı pembeden beyaza dönüşü, o yumuşak geçiş, tam seyirlik bir şölen. İlkbaharda her bitki görsel bir şölenle yeniden dirildiğinden, bir tohum tanesinin canlanmak için baharı beklediği gibi beklerim ben de baharı, heyecanla, umutla, sabırsızlıkla, bir mucizeye şahit olacakmış hissiyatıyla. O zaman şenlenecek olan kiraz ve eriğin yoğun, minicik beyaz çiçekleri; yeşil gelinliğini giymiş tabiat; kuş cıvıltıları, kırın sessizliği, şırıl şırıl akan bir dere suyunun kıyısındaki sığ yerlerde taşlara yumuşak dokunuşunun naif, dingin, kaygısız, ama zihne bilinç katan bir musikiyi andıran sesi, işte bunlar benim için adeta cennetten manzaralar, sesler ve renklerdir.
Tabiatın beni mest edişi çocukluğuma kadar uzanır ama estetik zevkim belli bir seviyeye erişinceye dek kalemi almadım elime. Belki de artık yazma mecburiyetinde kaldım, taşan coşkumu dizginleyebilmek için. Zira artık hissettiğim yoğun takdir duygusunu anlatmak, benim için bir ihtiyaç hâline gelmişti. Nasıl devasa bir estetiğin ürünü bu şaheser tabiat? Ve onun Sanatçısından nasıl bir zevk bize aksetti ki onunla güzellikleri algılayabiliyoruz. İnsan bu sanat zevki karşısında isteyerek boyun eğme, saygı duyma eğilimi gösteriyor. Sadece bir manolya çiçeğinde bile örneklenen bu zevk, dünyadaki diğer bitkiler, gökyüzü ve denizaltı canlılarının o esrarengiz renk ve şekilleri de göz önüne alındığında, muazzam bir şekilde çeşitleniyor. Sanki her yere sıçrayarak dünyanın bütününe dağılıyor, ulaştığı her yeri tezyin ediyor. Ey Musavvir, ey Bari’ sen nelere kadirsin!
Açık bir yaz gecesinde toprağa sırtüstü uzanarak izlediğim gökyüzünün kandilleri, billûr avizeleri diyebileceğim yıldızlar, hem yakın hem uzak duygusu verir bana. O uzaklıkta bu yakınlık hissini, sevdiğimiz insanların bizden ne kadar uzak olsalar da cismen, gönlümüzün bir köşesinde kurdukları tahtlarında içimizde yaşamalarına benzetirim. Her uzaklıkta bir yakınlık, her yakınlıkta bir uzaklık… Kahkahaların ağlamayla bittiği anlar ve de film sahneleri ne kadar çoktur. İnsan, zıtları niye hep arka arkaya ya da aynı anda yaşar? Yaşam ve ölüm de o kadar iç içedir ki mesela. Aralarında öyle ince kırmızı bir çizgi vardır ki onu geçmek an meselesidir. Yani varlığımızla yokluğumuz ne çok yakındır birbirine. Bir varız, bir yok olacağız dünyadan, arkamızdan zihinlerde bırakacağımız hoş bir seda da bir sanattır.
Belgesel programlarında yeni oluşan gezegenlerdeki vaziyetin renkli görüntülerinde muazzam mucizelere her an şahit olurum. Galaksiler, pulsarlar, kuyruklu yıldızlar, takımyıldızları, bulutsular, süpernovalar, dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğrafında mavi gezegenimiz, Uranüs’ün etrafını saran toz bulutlarının oluşturduğu yassı çemberin zarif güzelliği, ayın farklı zamanlarındaki görüntüleri, bunların hepsi bir efsane, festival, muhteşem bir gösteridir insanoğluna, eşsiz bir sunumdur.
Kusursuz bir düzen sistemi olan evrenin nizam içinde devam eden akışı ve yeryüzünün tavanı olan gökyüzünde hiçbir yarık, çatlak ya da tuhaflık olmayışının insanoğluna verdiği güven duygusunun yanında, onun insanı hayretler içinde bırakan görkemi, muhkem mükemmelliği hangi kelimeyle anlatılabilir? Önce göze sonra gönle hitap eden gökyüzü, doğrudan estetik bir tecrübedir. Gökyüzü hakikaten bir hayali yaşamak gibidir, hakikatte de orası bizim için bir hayaldir. Semalar oraya ulaşamayacaksak eğer, alabildiğine hayal etmemiz için mi yaratılmıştır? Bir gün belki birinci kat semada bir gezegene ayak basacağız ama kâinatın o engin büyüklüğünü hiçbir zaman idrak edemeyeceğiz. Yine de hayal etmekte özgürüz, uzun uzun bakarak gökyüzüne, o âlemlerde nelerin var olduğunu, nasıl varlıkların yaşadığını! Hayallerimiz de bizim sanatımızdır.
Gezegenlerin belli bir yörüngede hiç şaşmadan dönmesi, atomdaki elektronların çekirdek etrafında, galaksilerdeki yıldız ve gezegenlerin galaksinin merkezi etrafında akıl almaz hızlarla dönmeleri ve zerreden kürreye bütün varlıkta bir dönme hâli… Sanki maddenin kendini akışa bırakarak evrende eriyip kaybolmasını simgeliyor bu eylem. Dönme hareketi deyince Mevlevi semazenlerin sema ayinleri hemen sızar aklımıza, güçlü bir sembolizmdir bu. Kâinatın bir insan eyleminde özetlenmesidir. Döne döne benliği yok etmeye çalışmaktır, böylece bu yok oluşta yeniden diriliş başlayacaktır. İşte yine iç içe geçmiş zıtlıkların sonunda bir mükemmeliyete kavuşma hâli. Aslen her şey zıddıyla kaim. Yokluk olmazsa varlığın değeri bilinir mi? Çirkin olmazsa güzelin değeri bilinir mi?
Dağların ağır duruşu, haşmeti ve onları korkudan titreten ilahi hitap! Ona muhatap olan dağların, emanetin büyüklüğünden onu yüklenmekten çekinmeleri dağlardaki şuurun bir kanıtıdır esasen. Onlarda, tabiatta, böcekte ve çiçekte bir şuur var, her ne kadar insanoğlu onları akıllı görmese de. Tabiata bir ruh yüklemeye çalışan sanatçı, belki de ondaki ruhu ve şuuru gördüğü için böyle bir çaba göstermektedir. Tabiatın ruhunu görmek, ona güzel davranabilmek için ne kadar önemlidir!
Kâinatı daha yakın ve detaylı görmemizi sağlayan merceklerin ve mikroskobun icadıyla, daha önce küçüklükleri sebebiyle göremediğimiz ve inceleyemediğimiz maddeleri ve canlıları, görme ve inceleme bahtiyarlığına eriştik. Bu sayede attığımız her adımda büyük bir sanatın bizi çepeçevre sardığını anladık. Alelâde bir kar tanesinde bile muazzam bir estetik zarafetin var olduğunu görmek, maddenin değer taşıdığını ve bir şuuru olduğunu da kanıtladı bize. Kötü sözler söylenen su moleküllerinin bozuk şekiller oluşturması da, maddedeki şuuru destekleyen bir ispat oldu. Böylece canlı cansız her varlığın tatlı söze, yani aslında güzelliğe, rikkate ve estetiğe muhtaç olduğunu anlamış olduk.
O kar taneciklerinin şekilleri hele, eşsiz bir sanatın tezahürüdür. İnsan, hayranlığı en derin hâliyle hissediyor onları görünce. Zarafetleriyle ruha dalga dalga aşkı yaşatırlar, estetik aşkı. Sonuçta insan bunca şaheserin büyük bir Sanatçı’ya ait olduğunu anlıyor. O’nun sanatını anlatmak istiyor, hatta bunu bir görev olarak görüyor. İstiyor ki herkes güzellikleri görsün, takdir etsin. İşte o noktada insanda bir değişim ve dönüşüm başlıyor. O artık güzelliklerin farkına varılması için çaba gösteren ve bu işe kendini adayan kimse oluyor. Bu adanmışlık kişiyi öyle bir dönüştürüyor ki kendini vakfettiği bu yolda geçirdiği her vakit, ona adeta ibadet zevki yaşatıyor.
Güzeli arzulayıp aradıkça algılarımın güzel olan her şeyi yakaladığını gördüm. Manzaralar, fotoğraflar, sözler, ahlakî bir davranış biçimi, bir tebessüm, yan yana konulan iki tablo arasındaki ahenk, tezhiple süslenmiş bir hat yazısı, bir mimarî, zarif bir masa tanzimiyle sunulmuş lezzetli bir yemek, Türk motifleriyle bezenmiş bir kahve fincanında orta bir kahve, yanında bir dilim kıvamında baklava, karşıda enfes bir manzara, samimi bir arkadaş, sıcak bir sohbet, ılık bir rüzgâr ve yaseminden etrafa yayılan güzel bir koku, ayrıca güneşin batışını izlemek bir sahilden, yakamoz, doğanın kendi musikisi, iyi bir güfte ve beste, bana hep güzel çağrışımlarda bulunmuştur.
Tabiata sadece güzellik cihetiyle bakmıyorum elbette, bakamıyorum. Nedir orada bize verilen mesaj, manası nedir o sanatın, işte bu sırrı aramaya başladığımda insan ve doğadaki mana güzelliğini fark ettim. Bu fizikten öte bir şey, insan olma estetiği, insana yakışır olma hâli, yaş aldıkça olgunlaşma, huzur verme güzelliği bu. Sükûnet ve güven bu. Fiziksel güzelliğin nihayet bulmaya mahkûm olduğu zamanı yaşarken bizler, ölümü beklerken bedenlerimiz, ölmeyecek olan ruhumuzun bize verdiği tesellidir mana güzelliği. Fizik ölür, ruh ölmez; madde ölür, mana ölmez, tesellisine sığınmak ne büyük bir lütuftur. Söylemem o ki tefekkür etmek lazım tabiatı ve de gözlemlemek, manayı görebilmek için ötesindeki.
Sanatçı, hayatın her alanında ona eşlik eden bir estetik zevkle çevresine bakıp, karşısında o estetiği göremeyince yara alır ruhu, bu anlamda benim de ruhum yaralıdır. Aşkı olmayan insanların yavan hislerinin mimarideki kötü neticeleri beni üzüyor. İtiraf etmeliyim ki sokaklar, kaldırımlar, şehirler bana yeterince ilham veremiyor, üstelik insanımızın ruhunu ve ruh yorgunluğunu sorgulamama sebep oluyor. Tefekkürlerimin sonunda şu kanaate vardım ki medeniyet gelişmeden estetik gelişmiyor. Her medeniyet kendi estetik zevkini de oluşturuyor. Her alanda külli bir gelişme sonrasında estetik, ancak hayatımızın vazgeçilmezi olacak. Bunun için epey mesafe kat ettik ama biraz daha zamana ihtiyacımız var diye düşünüyorum.
Keşke yoğun gündemlerimizin konusu biraz daha sanat olabilseydi. Romanı, şiiri, edebiyatı, mimariyi, güzel sanatları konuşabilseydik derinlemesine. Doğayı daha fazla gözlemleyerek okuyabilseydik kâinat kitabını, böylece o muhteşem sanatı takdir edebilseydik biraz daha hakkıyla. Keşke her birimizin sorumlu olduğu ihsanı hayatımıza daha çok sokabilseydik. Böylece hepimizin birer sanatçı olduğunu idrak edebilseydik. Esasen hepimiz kendi mesleklerimizin sanatçısı değil miyiz?