Makale

İNSANIN ALDANDIĞI İKİ NİMET: Sağlık ve Boş Zaman

İNSANIN ALDANDIĞI İKİ NİMET: Sağlık ve Boş Zaman
Dr. Öğr. Üyesi Emine Demil
Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İbn Abbâs’ın naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İki nimet vardır ki insanların çoğu (onları değerlendirme hususunda) aldanmıştır: “Sağlık ve boş zaman.” (Buhârî, Rikâk, 1)

Dünya hayatında rehberimiz olan Resulüllah (s.a.s.), bu sözleriyle dünyada aldandığımız, kıymetini idrak etmekte zorlandığımız pek çok nimetten özellikle ikisine dikkatimizi çekiyor: Sağlık ve boş vakit. İnsanoğlunun bu hadis üzerinde çok düşünmesi gerekiyor. Günümüzde kuşkusuz değerini bilmediğimiz nimetlerin başında zaman geliyor.
Allah Resulü (s.a.s.) bu noktada gerek yaşantısı gerekse tavsiyeleriyle kendisine tabi olanlara yol göstermektedir. “Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini çok iyi bilmelisin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, hastalığından önce sağlığının, yokluğundan önce varlığının, meşguliyetinden önce boş vaktinin ve ölümünden önce hayatının.” (Hâkim, Müstedrek, IV,341) buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.), günü üç bölüme ayırıp vaktinin bir kısmını ailesiyle, bir kısmını ibadetle, diğer bir kısmını da ashabıyla geçirmek suretiyle gününü planlamıştır. Hiç şüphesiz Hz. Muhammed’in uygulaması Allah’ın emirlerine dayanmaktadır. Zira Rabbimiz birçok ayet-i kerimede dünya hayatının gayesine değinerek ömrün değerlendirmesine dikkat çekmektedir. Ne var ki insan, dünya hayatının geçiciliğini unutmuş, dünya nimetleriyle kendisini oyalamıştır. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah: “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” (Asr, 103/1-3) buyurmaktadır. Bu bağlamda Allah (c.c.), “asr”a (zamana) yemin ederek onun ne kadar değerli olduğunu hatırlatmaktadır. İnsan, zamanı iyi değerlendirdiği takdirde ebedî saadet yurduna perde aralayabilmektedir. Surede iman, salih amel, hakkın ve sabrın tavsiyesi zamana yenik düşmemek için sunulan bir saadet reçetesi gibidir.
Zaman ile ilgili genel çerçeve Asr suresi ile çizilmekle birlikte “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.” (İnşirâh, 94/7) emriyle de önemli bir ayrıntıya dikkat çekilerek insanın sürekli bir eylem hâlinde olması gerektiği bildirilmiştir. Tabii burada göz ardı edilmemesi gereken bir husus da insanın, faydalı işlere zaman ayırması, beyhude uğraşlarla kendini meşgul etmemesidir. Çünkü yine Kur’an-ı Kerim’de mümin “boş işlerden yüz çeviren” olarak tasvir edilmekte ve onun bu vasfı övülmektedir. (Mü’minûn, 23/3)
Burada şunu belirtelim ki Allah (c.c.) birtakım ibadetlerin edasını vakitlere, insanın zaman ile ilişkisini bir cetvele bağlamıştır. Bu suretle günlerimiz, haftalarımız, aylarımız bir taksime tabi tutulmuş olur. Farz orucun ramazana hasredilmiş bulunması, haccın zilhicce ayına hasır kılınması ve namazın günlük bir ibadet olarak Müslüman’ın vakit tasarrufunda önemli bir yere oturması bir yönüyle bireyin dünya ile ilişkisini zaman açısından belirli bir düzene koymuştur.
Allah Resulü bir duasında “Gece ve gündüzün getirdiklerinin şerrinden, rüzgârın ve zamanın getirdiği kötülüklerden Allah’a sığınırım.” (İbn Ebû Şeybe, Musannef, Büyû’, 91) buyurmakta ve her türlü kötülükten âlemlerin rabbi olan Allah’a sığınılması gerektiğini öğretmektedir. Hadiste bu kötülüklerin arasında “zamanın getirdikleri” ifadesinin geçmesi manidardır. Zira zaman, insan için hem bedii bir sermaye hem de imtihanın bizzat kendisidir. Mümin, hayatını daha anlamlı ve bereketli kılmak adına zamanın kıymetini bilerek her ânını kulluk bilinci içinde, faydalı işlerle geçirmeli; gaflet örtülerini yırtıp atmalıdır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) insanların aldandığını söylediği bir diğer husus da sıhhattir. Sağlığımız yerindeyken farkına varmasak da herhangi bir sağlık problemiyle karşılaştığımızda anlıyoruz ki göz ardı ettiğimiz ufak tefek noktalar hastalığa sebep olmuş. Beden emanetinin muhafazasında başta yeme alışkanlığı olmak üzere birçok konuya dikkatimizi çeken Hz. Peygamber (s.a.s.), “…(Kişi midesinin) üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe ayırsın ve diğer üçte birini de nefes alıp vermek için boş bıraksın.” (Tirmizî, Zühd, 47) diyerek dengeli olmayı tavsiye etmiştir. Ayrıca beden bakımından (Müslim, Cum’a, 9) diş sağlığına (Ebû Dâvud, Tahâret, 25) kadar ayrıntıların hadislerde yer alıyor olması da manidardır. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) çocuklara yüzme, binicilik ve okçuluk konusunda eğitim verilmesini söylemesi de hem tehlikeye karşı korunma hem de beden sağlığına dikkat çekme olarak değerlendirilebilir.
Bedenimizin emanet oluşu bağlamında gündüzlerini oruçla geçiren Abdullah b. Amr’a “Böyle yapma. Oruç tut, fakat iftarını da yap. Gece ibadetini yap ama uykunu da al. Zira vücudunun sende hakkı var, gözünün sende hakkı var…” (Buhârî, Savm, 54) buyuran Hz. Peygamber, insanın bedenine karşı vazifelerini aksatmaması gerektiğini vurgulamıştır. Zira bedenimiz, ahirette onu nasıl kullandığımızdan sorumlu tutulacağımız bir emanettir.
Kısacası, dinimiz vaktin ve sıhhatin doğru değerlendirilmesini istemektedir. Zira ömür sermayesi bir defa kullanılabilmektedir. Her şeyden önce sağlığımızı ve zamanımızı nasıl kullandığımızı gözden geçirmeli, hatalarımız varsa bunların telafisini yapmak için hâlâ zamanımız olduğuna sevinip şükretmeli ve bundan sonra sahip olduğumuz bu iki eşsiz nimeti daha özenli kullanmanın yollarını aramalıyız. Diğer nimetlerle birlikte bize bahşedilen “zaman”ı nasıl kullandığımızın da hesabını vermekle yükümlü olduğumuzu asla unutmamalıyız.

Gıda Ürünlerİnde "Trafİk Işığı" Modelİ

Obeziteyle mücadele çalışmaları kapsamında Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliği’nde değişiklik yapılacak. Hazırlanan yönetmelik taslağına göre; yağ, doymuş yağ, şeker ve tuzda alınması gereken referans alım değerlerine ilişkin olarak, "trafik ışığı" modeliyle renkli etiketleme yapılacak. Yağ, doymuş yağ, şeker ve tuz yönünden "düşük" ürünlerde yeşil, "orta" ürünlerde açık sarı, "yüksek" ürünlerde kırmızı renkler kullanılacak. Taze meyve ve sebze etiketlerinde zorunlu bilgi olarak ürünün adı, çeşidi, menşe bilgisi, işlem görmüş ya da mumlanmış olması durumunda alerjen bilgisi ve gıda işletmecisine ait iletişim bilgileri yer alacak.
Osmanlı Sigortacıları: Derbentçiler
Anadolu ve Rumeli toprakları umumiyetle dağlıktır. Günümüzde bu durum yolcular için büyük engeller teşkil etmese de eskiden kervanların önü çok zaman dağlarla kesilirdi. Yollar, derbent adı verilen geçitlerle devam ederdi. Buralar, eşkıyalar için de en elverişli mekânlardı. Gerçi eşkıyalığın cezası çok ağırdı ama tedbiri elden bırakmamak lazım gelirdi. Selçuklular, bu tehlikeli derbentlerde, küçük karakollar şeklinde derbent teşkilâtı kurdu, Osmanlılar da bu teşkilatı devam ettirdi. Derbentler, etrafındaki mescit, dükkânlar ve han ile küçük bir kasaba hüviyetindeydi. Yakındaki köy halkından bazıları derbendi muhafazaya memur edilir, karşılığında da bazı vergilerden muaf tutulurdu. Derbentçiler sadece kendi derbentleri ile alakadar olur, bulundukları yeri terk edemez, gerekirse yolculara kılavuzluk hizmeti verirlerdi. Eğer bir derbentte yolcuların malı çalınırsa derbentçiler tazmin ederdi. Bu, bir nevi ticaret sigortasıydı ve XIV. asırda İtalya’da doğan sigortacılıktan çok daha eskiye dayanmaktaydı.

Soğan Neden Göz Yaşartır?

Doğrarken gözlerimizin yaşarmasının arkasındaki neden, soğanın mikroplar ve böceklere karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olan syn-propanethial-S-oksit adlı bir kimyasaldır. Soğan içerisindeki her bir hücrenin, allinaz olarak adlandırılan enzimlerle dolu kofulu vardır. Doğrama sırasında soğan hücreleri parçalanır ve allinazlar, soğan hücresinde bulunan amino asit sülfoksitleri, sülfenik asitlere dönüştürür. Daha sonra bu asitler de başka bir enzim tarafından syn-propanethial-S-oxite dönüştürülür. Sin-propanethial-S-oxit uçucu bir sülfür bileşiği olduğundan havaya kolayca yayılır. Korneada dokunma, sıcaklık ve ağrı algılamasından sorumlu olan daha büyük sinirlere bilgi aktaran sinirler bulunur. Oda sıcaklığında kolaylıkla buharlaşan syn-propanethial-S-oxit bu sinirleri uyararak merkezî sinir sistemine sinyal gönderirler. Bu sinyal, gözyaşı bezleri üzerindeki otonom sinir liflerine iletilir, gözleriniz yaşararak syn-propanethial-S-oxit seyreltilmeye çalışılır.

TAKVİM YAPRAĞI

Mimar Sinan vefat etti. (9 Nisan 1588)
Renkli fotoğraf icat edildi. (3 Nisan 1906)
TBMM açıldı. (23 Nisan 1920)
Türkiye internete bağlandı. (12 Nisan 1993)
RTÜK kuruldu. (13 Nisan 1994)

Bedenimizin dayanabileceği
en yüksek tansiyon değeri

Tansiyon, kalbimizin, düzenli kan akışını sağlamak için atardamarların direncine karşı, atar damar duvarlarına uyguladığı kuvvettir. Tansiyon için ideal aralık 120/80 mm Hg’dir. Yapılan çalışmaya göre insan bedeninin dayanabileceği en yüksek tansiyon değeri 370/360 mm Hg olarak kaydedilmiştir. Ancak bu değerler hem profesyonel atletler üzerinde yapılan ölçümlerde elde edilmiş hem de özel koşullarda anlık olarak tespit edilmiştir.

Hayvanlar âleminde en yüksek tansiyon


Karada yaşayan memeliler arasında tansiyonu en yüksek hayvan zürafadır (normal şartlar altında 300 mm Hg). Bir insanı öldürecek yükseklikteki bu değer, zürafanın yaşama nedenidir. Eğer tansiyonları bu kadar yüksek olmasaydı boyunlarında yeterli
kan akışı sağlanamayacak dolayısıyla hızlı baş hareketleri gibi pek çok yeteneklerini
kaybedecek ve yırtıcılara
kolaylıkla yem olacaklardı.

Kintsugi Kintsukuroi
Kırılan bir seramiği onarmak neredeyse imkânsızdır. Oysa bu gelenek Japonya’da sanata dönüşmüş. "Kintsugi ve Kintsukuroi" ile kırılan porselenler ve seramikler estetik bir biçimde onarılabiliyor. “Kintsugi” altınla birleştirme, “kintsukuroi” ise altınla tamir anlamına geliyor. Sanatçılar, gümüş ya da platin tozlarıyla kaplayarak eserin kırıldıktan sonra dahi şık ve göz alıcı görünmesini sağlıyor. Japonya’da bu sanat büyük önem taşıyor, insanlar 25 dolara aldığı bir kupayı tamir etmek için 100 dolarlık bir kintsugi seti satın alabiliyor.
Yüzyıllar boyunca gelenekten sanata dönüşen bu eylemin altında ise “kusurlu güzellik” adlı Japon felsefesi gizli. XV. yüzyıla dayanan bu felsefeye göre, bir insan acı çekmiş ise bundan ders alır. Bu sebeple de artık önceki hâlinden çok daha güzel ve değerlidir.