Makale

Hâkimler Hâkimi el-Hakem

EN GÜZEL İSİMLER

Hâkimler Hâkimi el-Hakem

Fatma BAYRAM

“HAKEM, hüküm verme yetkisini elinde tutan, son hükmü verecek olan” demektir. Rabbimizin yaratılışta eşyanın tabiatına koyduğu hükümler, ilk insandan bu yana indirdiği kitapların içerdiği hükümler, dünyada olup biten hadiselere dair ahirette verilecek nihai hükümler bu ismin işaret ettiği yetkinliğin muhtevasındadır.
Yüce Rabbimiz ilmiyle bütün âlemleri kuşatmıştır. Her şeyin başını da sonunu da bütün kapsamıyla bilir. Bu evrende her ne olup duruyorsa hepsini en baştan tasarlayan ve yaratan O’dur. O öyle bir âlem yaratmıştır ki orada her şey hem birbiriyle ilişkili hem de kendi varoluş amacını gerçekleştirmeye yönelik bir akış içindedir. Her şey tam da olması gereken yerdedir. İlmiyle, hikmetiyle, adaleti ve kudretiyle bu âlemi tasarlayan Rabbülalemin her bir oluş için hükmünü verir ve icra eder. (Kasas, 28/70.)
Yüce Allah kurduğu bu düzenin içinde irade ve karar yetkisine haiz tek bir varlık yaratmıştır: İnsan. İnsanın aldığı kararların ve attığı adımların bütün sorumluluğu kendine ait olmakla birlikte Allah bu kararların ve yönelişlerin kendi katındaki hükmünü ve neticesini de ona önceden bildirmiştir. (En’am, 6/114.) Bu dünyada işler sarpa sardığında, haklıyla haksız birbirine karıştığında bunları nihai çözüme kavuşturacak olan da O’dur. O’ndan başkası her olayı bütün sebepleri ve sonuçlarıyla birlikte, her girdiyi dikkate alacak şekilde bilemez. Bilemeyince de tam bir adaletle hükmedemez. Bu nedenle mutlak adalete dayalı nihai hüküm ancak Allah tarafından ve ahirette gerçekleşecektir. (Zümer, 39/46.)
Bazılarımız nihai hükmün ahirete kalmasından rahatsız olabilir. Yaşadıkları hadiselerin sonuca bağlanması için o kadar beklemek onlara çok uzun ve haksızca gelebilir. Oysa dinimizin bize öğrettiği üzere hayat doğumla başlar ve sonsuza kadar devam eder. Ölüm sadece boyut değiştirmektir. Böyle olunca da nihai hüküm hayatın dışında ve iş işten geçtikten sonra verilmiş bir hüküm değil, aksine hayatın mukaddimesi sayılacak bu dünyanın bittiği ve asıl kalıcı hayatın başladığı noktada bütün o sürecin mahiyetini belirleyen son derece etkin bir karardır. Üstelik bu dünya hayatımız devam ettiği sürece sorumluluklarımız ve eylemlerimiz devam etmekte, her olaya her an yeni bir boyut eklenmektedir.
Allah’a “Allah” olarak inanan bir insanın O’nun hüküm verme ve son sözü söyleme yetkisinden kuşkusu olmaz. Bir müminin asıl dikkat etmesi gereken husus Allah’ın hükmüne razı olup olmadığıdır. O’nun hükümlerini içine sindiremeyen, koyduğu ilke ve kurallardan dolayı içi sıkılan, olmasını istediği şey olmayıp da Allah başka şeye hükmettiğinde isyan eden birisi dönüp kendine bakmalı ve Allah’ın ne yapması ve nasıl hükmetmesi gerektiğine bu kadar karışacak yetkiyi nereden aldığını kendine sormalıdır. Allah’ın hükmetme yetkisinden ve verdiği hükümlerden rahatsız olanlar kendi nefislerine yükledikleri tanrı rolünü görmeli ve kendi hüküm ve isteklerinin doğruluğunu neye dayandırdıklarını sorgulamalıdırlar.
İnsanın bu dünyada yakalayabileceği mutluluk ve huzur üzerine çalışanlar bunun sırrının kendimizle ve hayatla barışık olmak, yani “rıza” hâlinde olmak olduğunu söylüyorlar. İnsan kendisi için iyi gördüğü şeylere ulaşmak için çaba sarf eder, Allah’a dua eder, neticede ulaşabildiğine de razı olur, onunla yetinirse işte en büyük huzur budur. Bunun da Allah’ın hükmüne güvenmek, O’nun kararlarına saygı duymakla alakası açıktır. Çünkü Allah “Hakem”dir. “Hakem” taraf tutmaz, haksızlık yapmaz, kayırmaz ve zarar vermez. Hakem’in hükmü hepimizin lehinedir. “Hüküm yalnızca Allah’a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” (En’am, 6/57.)
Hz. Peygamber’in üzüntü ve sıkıntıyı gidermek için öğrettiği duanın başlangıç kısmı da bu rıza hâlini hem Allah’ın hükmünün mutlaka geçerli olacağına hem de her zaman adaleti gerçekleştireceğine inanmakla açıklar: “Allah’ım! Ben senin aciz kulunum, senin kulun olan bir baba ile bir annenin evladıyım. Bütün varlığım senin elindedir. Benim için verdiğin hüküm daima geçerli, hakkımdaki kararın daima adaletlidir.” (Müsned, I, 391, 452.)
Bu dünya hayatında Allah Teala’nın “Hakem” ismi gönderdiği kitaplar vasıtasıyla insanlar arasındaki meselelerin hükümlerini ortaya koymak suretiyle gerçekleşir: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi...” (Bakara, 2/213.)
Hüküm kelimesi Kur’an-ı Kerîm’de çeşitli kalıplarda olmak üzere 210 yerde geçmektedir. Bunlardan otuz yedisi fiil ve isim olarak Allah’a nispet edilmektedir. Üç ayette “hayrü’l-hâkimin” (hâkimlerin en hayırlısı ve en isabetli karar vereni) ve iki ayette “ahkemü’l-hâkimîn” (hâkimlerin hâkimi, hüküm verenlerin en üstünü) terkipleriyle hüküm ve hakem kavramları O’na izafe edilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de yeri geldiğinde güçleri nispetinde insanların da hakemlik yapması gerektiğinden de bahsedilir. (Nisa, 4/35.) Ayrıca yine Kur’an’da insanların hüküm verme konusunda riayet etmeleri gereken ilkelerden bahseden ayetler bulunması (Nisa, 4/58, 135; Maide, 5/8.) bize kulların da Allah’ın verdiği yetki ve sınırlar çerçevesinde hükmetme yetkisine haiz olduğunu gösterir. Böyle bir mevkie layık görülen kişi hükümlerini verirken üzerinde kendisini gözleyen “Hakimler hakimi”ni (Tin, 95/8.) hiç aklından çıkarmamalıdır. H-k-m kökünün sözlükte “iyileştirmek amacıyla menetmek ve düzeltmek” anlamlarına gelmesi de manidardır. Bu durum Rabbimizin verdiği hükümlerle haksızlığı, zulmü ve yanlışı engellediğini ve insanların işlerini adaletle düzene soktuğunu ifade ederken bize de kendimize hâkim olup bencil duygulara gem vurmadıkça hakla hükmedemeyeceğimizi gösterir.
İnsanların bulunduğu her yerde fikir ayrılıkları, anlaşmazlıklar ve çatışmalar kaçınılmazdır. Makul düzeyde bir rekabet toplumsal ilerlemeye hizmet ederse de bu durum huzuru bozacak düzeye geldiğinde bir müdahale mekanizmasının mutlaka işlemesi gerekir. İşte böyle bir çatışma durumunda Allah’ın sınırlarını gözeterek hükmeden bir hakemin hükmüne muhatap olan bir mümin verilen hüküm aleyhine bile olsa kabul eder. Olayları sen ben davasına dönüştürmeden insanlar arası ilişkileri nefislerin çatışması ile değil, hakka hukuka saygı ile yürütmeye çalışır.
İbn Arabi’ye göre “Hakem” isminin tecelli ettiği insanlar hakkı, her şeyin, hatta kendi nefislerinin dahi üstünde tutan, böyle olunca da hadiselerin üzerini örttüğü “hakk”ı bulup ortaya çıkarma konusunda kuvvetli bir sezgiye sahip olan insanlardır. Görüşleri isabetli olur. Hükümleri Allah’ın hükmüne muvafıktır. İnsanlar arası meselelerde adaleti tesis etme konusunda özel bir beceriye mazhar olmuşlardır. Hak’la hükmederler. Hak onların vasıtasıyla vücut bulur.

Allah’a “Allah” olarak inanan bir insanın O’nun hüküm verme ve son sözü söyleme yetkisinden kuşkusu olmaz. Bir müminin asıl dikkat etmesi gereken husus Allah’ın hükmüne razı olup olmadığıdır.