Makale

Tarih Kokulu Şehir: Erzurum

YOLGEZERİN NOTLARI
Tarih Kokulu Şehir: ERZURUM
Eda Saklı Köksal
Kış ayları yaklaşırken bilhassa kayakseverlerin itibar gösterdiği, sıcak aylardaki kıymetini yalnızca toprağına aşina olanların bildiği bir şehre gidiyoruz sizinle. Ülkemizin bu kıymetli şehri, adını meteoroloji haberlerinde soğuk ve kar kokan havasıyla duyursa da insanı bunun aksini ispat edercesine sıcak ve içten. Üstelik burası eski çağlardan bu yana çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış, birçok tarihî hadiseye şahitlik etmiş bir şehir. Nereden mi bahsediyorum, tabi ki dadaşların diyarı Erzurum’dan...
Kış sporlarının yanı sıra diğer tüm mevsimlerde Erzurum’u ziyaret edenlerin buluştukları ortak payda, Erzurum’un inanç, kültür ve tarih açısından zengin bir kaynak olduğu. Peki, bu şehrin manevi dokusunu hissetmek ve karış karış gezmek için hangi mevsimi seçmeliyiz? Beklentisi kış sporlarından fazlası olanlar için cevabımız tabi ki ilkbahar ve yaz ayları oluyor.
İstanbul’dan ortalama 1 saat 45 dakika süren yolculuğun ardından uçağımızın iniş yaptığı Erzurum Havaalanı’nda yolcuları araç kiralama firmaları karşılıyor. Bu, keşfini merkezle sınırlı tutmak istemeyenler için büyük bir kolaylık sağlıyor. Konaklama açısından ise her bütçeye ve beklentiye uygun seçenek mevcut.
Merkezde konaklayacaklar için ziyaret edilecek kıymetli yapılar oldukça fazla ve çoğu birbirine yürüme mesafesi kadar yakın. Bunu göz önünde tutarak gezimizin ilk gününü bu güzergâha göre ayarlıyoruz.
İlk durağımız Yakutiye Medresesi oluyor. Taç kapısının üzerindeki tek satırlık Arapça kitabeye göre, İlhanlılar’ın Bayburt ve Erzurum vilayetlerinin emiri Cemâleddin Hoca Yâkut Gāzânî tarafından 1310 yılında yaptırılan medrese, Anadolu’daki kapalı avlulu medreseler arasında en büyüğü olma özelliği taşıyor. Girişte, taç kapının nişlerinde bulunan kartal, pars ve hayat ağacı figürleri oldukça dikkat çekici. Odaları, hoca ve öğrencilerin sınıf ve derecelerine göre belirlenen, girişlerinde farklı simgeler resmedilen medrese, günümüzde Türk-İslam Eserleri ve Etnografya Müzesi olarak faaliyet gösteriyor.
Biraz daha ilerleyerek Erzurum’un bir diğer önemli simgesi Çifte Minareli Medrese’ye varıyoruz. Restorasyon sürecinde olduğundan içini göremesek de öğrendiğimiz kadarıyla IV. Murat’ın emriyle bir süre tophane ve kışla olarak kullanılmış, ardından müze ve sergi salonu olarak varlığına devam etmiş. 13. Yüzyılın sonlarında yapıldığı tahmin edilen medresenin bir diğer adı da Hatuniye Medresesi. Taş süslemelerinde Selçuklu’nun estetik izlerini görmek mümkün. Medresenin arkasına doğru ilerlediğimizde Üç Kümbetler’i görüyoruz. Anadolu’nun en güzel anıt mezar örneklerinden olan bu eserlerden birinin 12. Yüzyılda yapıldığı ve Emir Saltuk’a ait olduğu düşünülüyor. Diğer iki kümbetin de 14. Yüzyılda yapıldığı söyleniyor. Üzülerek belirtmeliyim ki bu görkemli eserlerin bulunduğu güzergâh ve çevresi de çarpık kentleşmeden nasibini almış görünüyor.
Çifte Minareli Medrese’nin hemen yanında Atabey Camii olarak da bilinen Ulu Cami yer alıyor. Kaybolan kitabesine dayanılarak 575 (1179) yılında, Emîr İzzeddin Saltuk’un oğlu Melik Nâsırüddin Muhammed tarafından yaptırıldığı kabul edilen bu yapıdan geriye özgün olarak sadece kıble duvarı kalmış. Diğer kısımlar farklı yıllarda esaslı şekilde onarım görmüş. Caminin ilk yapısından kalan tek mimari unsur ise mihrabı. İlk yapıldığı şekliyle günümüze ulaşamasa da Saltuklular’dan kalan iki mescitten biri olması sebebiyle kıymetli.
Cami’nin biraz ilerisinde de Erzurum Kalesi bulunuyor. İlk inşa tarihi kesin olarak bilinmeyen Kale’nin M.S. 5. yüzyılın ilk yarısında Bizanslılar tarafından yaptırıldığı tahmin ediliyor. Tarih boyunca Assurlular, Sasaniler, Persler, Araplar, Romalılar ve Bizanslılar arasında sık sık el değiştiren Kale, 11. yüzyılda Türkler tarafından fethedilmiş.
Erzurum Kalesi, bulunduğu tepenin üzerinde bir iç kale ile bunu çevreleyen dış kaleden oluşuyor. İç kalede Erzurum’daki ilk Türk-İslam eserlerinden Saltukoğulları dönemine ait Kale Mescidi ve Tepsi Minare bulunuyor. Bugün iç kale sağlam kalmış olmasına rağmen, şehri çevreleyen dış kale surları yok olmuş. Günümüze ulaşan iç kalenin duvar kalınlıkları 2-2.5 m. arasında değişmekte ve hâlen sekiz burcu ayakta durmakta.
Şehri keşfe devam ediyoruz. Rüstem Paşa Kervansarayı’na düşüyor yolumuz. Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Rüstem Paşa tarafından 1561’de yaptırılan kervansaray, 32 odalı ve iki katlı bir yapı.
Bu şehirde çay sohbetlerine dev semaverler eşlik ediyor. Söz konusu soğuğu ile meşhur Erzurum olunca çayın kıymeti bir başka bu diyarlarda. Erzurum’da ilk görenlerin şaşkınlıkla karşılayacağı bir çay kültürü var. Çay çok fazla tüketildiği için ev sahibine -ikide bir kaldırmak suretiyle- eziyet etmemek adına demlik oturulan mekâna getiriliyor; böylece sohbete, kesintisiz devam edilebiliyor. Eğer bir yerde misafirseniz ev sahibinin son iki-üç bardak için ısrarına hazırlıklı olun. İçmiyorum dedikten sonra önce “hatır çayı“, ardından “zor çayı” ve en sonunda da “cırıldım çayı” içmek durumunda kalabilirsiniz. Ha bir de çay kaşığını ayrıca istemeniz gerekir. Çünkü bu şehirde çay, özel, sert bir şeker kullanılarak “kıtlama” usulü içiliyor.
Çayımızı yudumladıktan sonra biraz da şehir merkezinin dışına taşmak istiyor gönlümüz. Bahar aylarında yeşili, yaz aylarında bozkırı meşhur Erzurum’da ağaç gölgesi bulmak pek kolay olmasa da bu durum keşfedilecek bir doğal güzelliği olmadığı anlamına gelmiyor. Tortum Gölü ve Tortum Şelalesi tüm güzelliği ile doğaseverleri bekliyor. Şelalenin yükseklik bakımından dünyada üçüncü sırada olduğu söyleniyor. Bu doğa harikasını ziyaret etmek için yola düşüyoruz. Şelalenin en coşkulu olduğu dönem ilkbahar ayları. Bu dönemde seyir bölümlerinden bazıları riskli olduğu gerekçesiyle kapatılıyor. Yaz aylarında şelale suyunun döküldüğü çukurda ayaklarınızı serinletirken üzerinde bir taç gibi duran gökkuşağını izleyebiliyorsunuz.
Tortum Şelalesi’ne kadar gitmişken bir de Erzurum’un Yedigöller’ini görmezsek elbette ki keşif eksik kalır. Tortum Şelalesinin akan sularından oluşan irili ufaklı göller eşsiz manzaralarıyla büyülüyor. En büyük göle vardığımızda eşine az rastlanır bir manzara ile karşılaşıyoruz. Gölün mavi ile yeşil arasındaki tonu seyre değer. Çevresinde piknik alanları, alabalık tesisleri, restoranlar, çocuklar için oyun parkları bulunuyor. Dilerseniz kayık kiralayarak gölü gezebiliyorsunuz.
Geziye, cağ kebabını ve kadayıf dolmasını tatmak üzere kısa bir ara veriyoruz. Şehrin esnafı “yerli turist” muamelesi yapmadan karşılıyor bizi. İnsanın gönlünü yoldaş ederek düştüğü yollar gurbet sayılmazken turistin yerlisi ne demek ola ki diye sorguluyoruz zihnimizi. Neyse ki her seferinde Anadolu ruhunu taşıyan gönüldaşlar bulup bizi birbirimizi yabancılaştırmaya çalışan söylemlere kulağımızı tıkayarak yola devam ediyoruz.
Hepimizin gurur duyduğu bir destanın kahraman anası Nene Hatun’un kabrinin de bulunduğu tabyalara doğru yola çıkıyoruz. Öncelikle Aziziye tabyasından başlıyoruz tarih yolculuğumuza. 93 Harbi olarak bilinen (1877-1878) Osmanlı-Rus savaşında, Rusların Ermeni çetelerle birlikte tabyalara girdiği haberi köye ulaşınca Nene Hatun kundakta bebeğini bırakıp saldırıya karşı diğer vatanseverlerle birlikte savunmaya katılmış. Şükürler olsun ki böyle anaların ve evlatların emekleri ile yoğurulmuş eşsiz bir vatana sahibiz. Tüm gazi ve şahitlerimize şükran duygularımız ve dualarımızla diğer tabyalara doğru yol alırken, inşallah, diyoruz bu toprakların kıymetini bilen, hakkını verenlerden oluruz ve öyle nesiller yetiştirebiliriz.
Manevi ruhu ve tarihi dokuyu hissedebileceğimiz daha birçok cami, türbe ve kale görebileceğimiz Erzurum’a birkaç gün kâfi gelmese de dönüş vakti gelip çatıyor. Lakin sahabeden olan ve aynı zamanda Efendimiz’in (s.a.s.) sancaktarlığını da yapmış bulunan Abdurrahman Gazi’nin Palandöken Dağı’nın eteğinde bulunan türbesini ziyaret etmeden bu şehirden ayrılmaya gönlümüz elvermiyor.
Türbe ziyaretinin ardından gönül istemese de Erzurum’daki gezimiz sona eriyor. Tarihî İpek Yolu üzerinden kimler geçmiş, bu diyarlardan kimler göçmüş bilemesek de vatanımızın toprakları karış karış iman ve gayret ile örülmüş bunu bir kez daha görüyoruz.