Makale

İslam’ın Evrensel Çağrısı: TEVHİT

GÜNDEM

İslam’ın Evrensel Çağrısı: TEVHİT

Prof. Dr. Kaşif Hamdi OKUR

Tevhit kelimesi en temel anlamıyla Yüce Allah’ın bir olduğuna, ortağı ve benzeri bulunmadığına inanmak demektir. (Mütercim Asım Efendi, el-Okyanusü’l-basit fi tercemeti’l-Kâmusi’l-Muhit, Bulak 1250, I, 705.) Bu da Allah’ın yaratıcı olduğunun bilincine varmakla, “tek” olduğunu ve eşi emsali bulunmadığını kabul etmekle gerçekleşir. İnsanın akıl ve hayaline gelebilecek her türlü tasavvur ve düşüncenin Yüce Allah’ı tanıma ve niteleme konusunda yetersiz kalacağının bilincine varması da tevhit ilkesinin bir gereğidir. (Seyyid Şerif Cürcani, Kitabü’t-Tarifat, İstanbul 1300, s. 48.) Yüce Kitabımızda tevhit ilkesinin en vurgulu biçimde ele alındığı bölüm, Hz. Peygamber’in “Kur’an’ın üçte birine denk olduğunu” (Buhari, Fedailü’l-Kur’an, 13.) ifade ettiği İhlas suresi’dir: “De ki: O Allah’tır, Tektir! O hiçbir şeye muhtaç değil, her şey O’na muhtaçtır. Evlat sahibi değildir, kimsenin evladı da değildir. Hiç kimse de O’na denk değildir!” (İhlas, 112/1-4.) Bu surenin yanında Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde Yüce Allah’ın “her şeyi yaratan” (Enam, 6/102.), “her şeyi bilen” (Bakara, 2/29.), “her şeye gücü yeten” (Maide, 5/17.), “yarattıklarının yaptığı eylemleri gören” (Âl-i İmran, 3/15, 20.), “kullarının dua ve yakarmalarına karşılık veren” (Bakara, 2/186.), “her şeyi kuşatan” (Fussılet, 41/54.), “esirgeyen ve bağışlayan” (Enam, 6/165.), “sonsuz varlığa sahip olan” (Rahman, 55/27-28.), “eşi benzeri bulunmayan” (Şûra, 42/11.) tek bir yaratıcı olduğu vurgulanmıştır. Evren hem varlığını hem de varlığının devamını, “var” demeye layık olan tek “varlığa” yani yaratıcısı olan Yüce Allah’a borçludur. Bu hakikatin farkına varanlar, kendilerinin Yüce Yaratıcı’nın varlığı karşısında bir “hiç” mesabesinde olduklarını idrak ederek O’nu tanımaya, O’na kulluk etmeye çabalarlar. Artık hayatlarının merkezine tefekkür, zikir ve ibadet yoluyla O’na “kulluk” edebilmek düşüncesi yerleşmiştir. Bu basiretli davranışı gösterebilen sağduyu sahipleri, Kur’an-ı Kerim’de şu ifadelerle bizlere örnek gösterilmiştir: Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde gerçekten deliller vardır o akıl sahiplerine ki, onlar, ayakta iken de Allah’ı anarlar, otururken de, yatarken de; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında da derin derin düşünürler: “Ey bizim Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın; Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz; koru bizi ateşin azabından! Ey bizim Rabbimiz, ateşe attığın kimseyi, onu, artık sen muhakkak rezil etmişsindir; zulmedenlerin yardımına da kimse koşmayacaktır. Ey bizim Rabbimiz, muhakkak biz ‘Rabbinize iman edin!’ diye seslenen bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Ey bizim Rabbimiz, bağışla günahlarımızı, ört kötülüklerimizi ve canımızı iyilerle beraber al! Ey bizim Rabbimiz, ver bize peygamberlerin vasıtasıyla vadettiklerini, Kıyamet gününde bizi utandırma! Sen asla sözünden caymazsın!” derler (Âl-i İmrân, 3/190-194). Bu ayetlerde dile getirilen şuur ve düşünceyi yakalayabilenler için tevhit ilkesi bir dünya görüşü ve hayatın anlamı haline gelmiştir. Dünyaya bu pencereden bakan bir mümin, kendisine verilen ömrü boşa geçirmemek için “iman- salih amel-tebliğ-sabır ve sebat” (Asr, 103/1-3) şeklinde özetleyebileceğimiz dörtlü bir eylem planını uygulamaya çalışır. Bu çabasında kendisine güç veren kaynak yine tevhit ilkesi olmaktadır. Nitekim yüz yıllar boyunca başta Anadolu’muz olmak üzere bütün dünyaya ışık saçan Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin, her sabah okumayı alışkanlık haline getirdiği duasında (virdinde) yer alan şu ifadeler, tevhit ilkesinin bir mümin tarafından nasıl içselleştirildiğini bizlere göstermektedir: “Her korku karşısında ‘Allah’tan başka ilah yoktur!’; her üzüntü karşısında ‘Allah’ın dilediği olur’; her nimet karşısında ‘Allah’a hamt olsun’; her sevinç karşısında ‘Şükür Allah’a!’; şaşkınlık veren olaylarla karşılaşınca ‘Allah’ım seni över ve yüceltirim’; her günah karşısında ‘Allah’tan bağışlanma dilerim’; sıkıntılı zamanlarda ‘Allah bana yeter!’; musibetler karşısında ‘Biz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz!’; kaza ve kaderin tecelli ettiği her durumda ‘Allah’a tevekkül ettim’; her itaat ve günah karşısında ise ‘günahtan kaçınmak ve itaat etmek için gerekli güç ve kuvvet ancak Allah’tan gelir.’ sözünü söylemeye hazırım!” (Metn-i Evrad-ı Mevleviyye, İstanbul 1282, s. 36.) Her sabah okuduğu duasında bu ifadelere yer veren bir insan, tevhit ilkesinin gereğini sürekli kendisine hatırlatmış olmaktadır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Sık sık Allah’tan başka ilah yoktur demek suretiyle imanınızı yenileyin!” (Münavi, Feyzü’l-kadir, Beyrut 1972, III, 345.) uyarısı da aynı bilinci canlı tutmayı hedeflemektedir.
Tevhit, İslam düşüncesinde yalnızca metafizik bir ilkeyi değil, bunun yanında bir dünya görüşünü de temsil etmektedir. Bir Müslüman tarihe, bilgiye, ahlaka, adalet ve hukuka, iktisadi faaliyetlere ve sanata tevhit penceresinden bakar. (Konuyla alakalı ayrıntılı bilgi için bk. İsmail R. Faruki, Tevhid, çev. Dilaver Yardım, İstanbul 1987.) Tarihe tevhit açısından yaklaştığında kendisini, insanlığa örnek olmak için tarih sahnesine çıkarılmış en hayırlı ümmetin (Âl-i İmran, 3/110.) bir ferdi olarak görür. Her zaman için insanlığa sunulacak doğru bilgiyi üretmek, doğru davranış ve doğru ahlakı ortaya koymakla yükümlü sayar. Hz. Ali’nin dediği gibi (Seyyid Şerif Radiyy, Nehcü’l-belaga, Mısır ts., II, 86.) diğer insanlara ya bir din kardeşi ya da yaratılışta bir eşi olarak bakar. İnsanların dillerinin ve renklerinin farklı olmasını Yüce Yaratıcı’nın kudretinin bir göstergesi (Rûm, 30/22.) kabul eder. Bunları bir üstünlük vesilesi olarak görmez, ırkçılığın her türünü reddeder. İnsana değer katan şeyin yaratıcısına karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmek (takva) olduğunun (Hucurat, 49/13.) idraki içerisindedir. Bundan dolayı farklı inanç ve kültür havzalarına mensup olanlara da şu çağrıyı yapar: “Ey kendilerine kitap verilenler, gelin aramızda müşterek olan bir kelime etrafında toplanalım: Allah’tan başkasına tapmayalım, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım. Allah’tan başka kimimiz kimimizi rab edinmeyelim.” (Âl-i İmran, 3/64.) Bu evrensel çağrıya müspet cevap alınamaması durumunda, gösterilmesi istenen tavır da tevhitle bağlantılıdır: “Yine de yüz çevirirlerse onlara deyin ki, Bizim özümüzü Allah’a teslim etmiş olduğumuza şahit olun!” (Âl-i İmran, 3/64.)
Tevhit bilinci, insanın evrene ve diğer canlılara bakışını da etkiler. Bu bilince sahip olan bir kişi kendisini yeryüzünün sahibi olarak değil, aksine kendisine emanet edilen malı itinalı bir şekilde kullanan bilinçli bir kiracı gibi telakki eder. Diğer canlıları korumayı, ekolojik dengeyi gözetmeyi bu emanete riayetin bir gereği olarak görür.
Tevhit bilinci insanı ister istemez temel bir tavrı benimsemeye götürür: İnsanın yapması gereken şey Allah’ın kendisine yönelttiği emirleri saygıyla yerine getirmek ve onun yarattıklarına karşı şefkatle davranmaktır. Bu tutum dinin özünü oluşturmaktadır. O halde insan, hayatının her aşamasında uyması gereken doğru davranış formlarını tespit etmekle yükümlüdür. Nitekim hikmet dünyamızın güzide temsilcilerinden İbn Rüşt dinin temel amacının insana kendisi, evren ve yaratıcısı hakkındaki “doğru bilgiyi” ve davranışlarında uyması gereken “doğru kuralları” öğretmek olduğunu ifade etmiştir. (İbn Rüşd, Faslü’l-makâl, Beyrut 1991, s. 49-50.) Öyleyse insan için en anlamlı çaba, kendisine faydalı ve zararlı olabilecek eylemleri tespit etme imkânı verecek bir melekeyi kazanmasıdır. Bu meleke “fıkıh”, ilgili melekeyi kullanarak her somut olayda doğru çözümü bulma çabası ise “içtihat” olarak adlandırılmaktadır. İçtihat yapabilecek yeterliliğe sahip olanlara “müçtehit” adı verilir. Diğer insanlar müçtehitlerin yorum ve çıkarımları ışığında uymaları gereken doğru davranış kurallarını öğrenirler. İçtihat her olayda Yüce Yaratıcı’nın iradesine uygun olan somut çözümü arama çabasıdır. Elinden gelen bütün gayreti sarf ederek bu çabayı gösterenler, üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmiş olurlar. Bu esnada farklı sonuçlara ulaşmak da mümkündür. Çünkü insandan istenen doğru çözümü yüzde yüz tespit edebilmek değil, bu yolda elinden gelen çabayı göstermektir. Bu çabalar neticesinde ortaya çıkan farklı görüş ve içtihatlar, tevhit ilkesinin bir gereği olarak, aynı ağacın dalları ve aynı kaynaktan beslenen pınarlar gibi kabul edilir. (Abdülvehhab Şarani, el-Mizanü’l-kübra, Beyrut 2009, I, 60-62.) “Allah katında tek bir doğru çözüm olsa da her müçtehit isabet etmiştir.” (Pezdevi, Usulü’l-Pezdevi (Kenzü’l-vusul), Beyrut 2014, s. 616.) sözünün anlamı da budur. Tevhit perspektifinden bakıldığında Müslümanlar arasındaki görüş farklılıkları birer alternatif olarak değerlendirilmeli, tahammülsüzlüğe ve taassuba yol açmamalıdır. Hak dinin mensubu olan Müslümanların diğer inanç sahiplerine karşı tolerans göstermesinin, taassupla hareket etmemesinin arka planında da tevhit bilinci yer almaktadır. Zira imtihan gereği insana dünyada inancını seçebilme özgürlüğü tanıyan Yüce Yaratıcı, inanç grupları arasındaki nihai hükmü de kıyamet gününde verecektir: “Gerçekten iman edenler, Yahudiler, Sabiiler, Hristiyanlar, Mecusiler ve Allah’a ortak koşanlara gelince Allah bunların hükmünü verecektir kıyamet gününde; Çünkü Allah her şeyi ayan beyan bilendir.” (Hac, 22/17.)
Sonuç olarak tevhit bilincine sahip olmak, hem Müslümanların dinlerini doğru anlayabilme ve yaşayabilmelerinin hem de diğer inanç ve kültür grupları ile evrene sağlıklı bir şekilde bakabilmelerinin olmazsa olmaz şartıdır.