Makale

Minyatür

Minyatür

Mustafa Bektaşoğlu

Minyâtür, el yazması kitapları süslemek için sulu boya ile yapılan resimler hakkında kullanılan bir tabirdir. Ortaçağ Avrupası’nda el yazması kitapların bölüm başlarındaki ilk harfleri maden kırmızısı sülüğen ile boyanması anlamında Latince miniare’den gelir. Daha sonra kitapları süslemek için yapılan resimlere de bu isim verilmiştir. Bir kitap sanatı olan bu resimler de minyatür adı ile tanınmıştır. Yoksa minyatür, bir şeyin küçüğü demek değildir.
Türklerde resim ve minyatür sanatlarının tarihi, onların Orta Asya’da tarih sahnesine çıktıkları devirlere kadar uzanır. Eski Türk sanatının temsilcileri olan Uygur Türkleri, güzel sanatlar, özellikle resim ve minyatür sanatı sahasında önemli bir yer işgal etmişlerdir.
Fransız şarkiyatçısı Clement Huart, Türk, Acem ve Arap medeniyetlerinin müşterek eseri olan minyatürün, Orta Asya’daki eski Türk resim sanatının kanlılara geçmesiyle meydana geldiğini söyler. Huart’a göre, İran’da ilk minyatürü yapanlar, Orta Asya’dan gelmiş olan sanatkârlardır. Bu sanat, Selçuklular ve Osmanlı Türklerinde devam etmiştir.
İran’da minyatür sanatı, on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda İlhanlılar zamanında, onların saraylarında çalışan Uygurlu Türk nakkaşların getirdikleri Orta Asya Türk resminin tesiriyle başlamıştır. On üçüncü yüzyıldan itibaren İran, Orta Asya’dan bu ülkeye yerleşen Uygurlu sanatkârların tesiri altında kalmış, Maveraünnehr’e ve oradan bütün İran’a girip hakim olmuştur.
Cengiz ve Timur istilâlarından sonraki İran eserleri ve nakışlar, hep Orta Asya’dan gelen sanatkârlar tarafından yapılmıştır. On dördüncü yüzyılda İran’ı istilâ eden Moğollar, beraberlerinde Uygurlu bahşı (kâtip) ları ve nakkaşları da getirmişlerdir. Uygurlu kâtiplerin Moğollar hizmetinde yazmış oldukları eserler, yine Uygurlu nakkaşlar tarafından resimlendi- rilmiştir. Timur devrinde Herat, bu yüzden dünyanın en ileri sanat ve minyatür merkezi olarak gelişmiştir.
İslâmiyet’ten önce Orta Asya’da Uygurların üstün bir seviyeye çıkardıkları resim ve minyatür sanatı, İslâmiyet’ten sonra da çeşitli yollarla Anadolu’ya intikal etmiştir.
Bilindiği üzere İran, Mezopotamya ve Anadolu, on birinci yüzyılın ikinci yarısından 1258 Moğol istilâsına kadar İslâm dünyasının hakimi Selçuklu Türkleriydi. Nitekim Bağdat’ta ilk İslâm minyatür mektebini açanlar, Selçuklu Türkleri olmuştur. Bu yüzden Selçuklu çığırı şeklinde tarif edebileceğimiz bu mektebin minyatürleri, Selçuklu sultan ve emirlerinin kâtip ve nakkaşları olan Uygurlu Türkler tarafından geliştirilmiştir.
(Binark, İsmet, "Türklerde Resim ve Minyatür Sanatı",
Vakıflar Dergisi, sayı: 12, sayfa: 271-277, VCM Yay., Ankara-1978)
Osmanlı minyatürleri ise, III. Ahmet zamanına, yani Lâle devrine kadar Iran ve Selçuk tarzında devam etmiştir. Osmanlılar Selçuklulardan daha dindar olduklarından ilk devirlerde daha çok tezhibe, hüsnühatta ve tezyini nakşa önem vererek, insan suretleri yapmaktan kaçınmışlardı. Osmanlılarda resmin ve minyatürün gelişmesi İstanbul’un fethinden sonradır. (Arseven,
Celâl Esad, Sanat Ans., 3/1422)
İstanbul’un fethinden sonra, bütün güzel sanat kollarında olduğu gibi, minyatür sanatı da Fatih’in himayesi altında gelişme imkânı bulmuştur.
Fatih, sarayında bir nakışhane kurmuş ve başına da Özbek asıllı Baba Nakkaş’ı getirmiştir.
Burada çoğaltılan pek çok kitap müzehhipler tarafından tezyin edilmiş, nakkaşlar tarafından resimlendirilmiş ve mücellitler tarafından ciltlenerek nakışlı kaplar içinde padişaha sunulmuştur. Fatih’in, sarayında kurduğu sanat akademisi, dünyanın hiçbir hükümdarına nasip olmamıştır. Minyatürlerin her birinin estetik kıymetinin yanında, tarihi belge özelliklerine sahip oldukları da bilinmektedir. Minyatür, konularına göre; şenlikler ve at meydanı, elçi kabulleri, padişah alayları, savaş sahneleri, ordu tasvirleri, av sahneleri, cülûs merasimleri, şehir tasvirleri, cenaze tasvirleri vb. gibi başlıklar altında gruplandırılabilir.
Bunların dışında metinde söz edilmeyen birçok ayrıntı için minyatürlerin birbirleri ile karşılaştırılması da olumlu sonuçlar vermektedir. Meselâ; devrin kaynaklarında bütün hâlinde verilmeyen kılık kıyafet için Osmanlı tarihi, minyatürlerin sayesinde seyyahların anlatımları ile yetinmek zorunda kalmamıştır. Giyim kuşam, duruş, oturuş, yürüme düzeni ve biçimsel her görüntü için minyatürlerin yeri doldurulmaz birer kaynak olduğu söylenebilir. (Ertuğ, Dr. Zeynep Tarım, "Minyatürler ve Tarihi Belge Özellikleri", Osmanlı An- sikl. 11/180, Yeni Türkiye Yay.) Kanuni Sultan Süleyman döneminin meşhur ressamlarından biri olan musavvir Osman, Şehnameci Seyid Lokman’ın 1579’da yazdığı Hünernâme’nin minyatürlerini yapmıştır. O zamanın yaşayış ve kıyafetlerini en küçük ayrıntılarına varıncaya kadar gösteren bu Hünernâme’nin minyatürleri, sanat bakımından olduğu kadar tarih bakımından da büyük değeri olan eserdir. (Arseven, a.g.e., 3/1423)
Türk İslâm minyatürleri, genellikle şematik ve bilimsel amaçlarla yapılmış olmakla birlikte, içlerinde sanat eseri sayılabilecek güzellikte olanları da bulunmaktadır. Bu bilim dalları arasında şu konulara yer verilmiştir: Coğrafya, topografya, astronomi, mekanik, tıp, insan ve hayvan anatomisi, zooloji, botanik, astroloji gibi bilim dallarıdır.
Türkler, özellikle coğrafya ve topografya konusunda çok ilginç minyatürler yapmışlardır. Bu alanda en önemli örnek Piri Reis’tir. Onun ünlü Amerika ve dünya haritası dışında Kitâb-ı Bahriye adlı eserinde çeşitli kent ve limanların yalnız haritadaki yerleri gösterilmekle kalmamış, ayrıca yerleşim yerlerindeki binaların da resimleri yapılmıştır.
Minyatürler, sanat bakımından daha çok metni açıklayan, manzara ve şahısları en küçük ayrıntılarına, hatta ağaçların yaprak şekillerine ve yüzdeki kirpiklere varıncaya kadar gösteren resimlerdir. Elbiselerin renk ve biçimleri doğru bir şekilde gösterilmiş olduğundan, eski kıyafetler hakkında da önemli bir vesikadır. Bununla beraber, minyatürlerde manzara kurallarına uyulmadığı gibi, elbiselerin renkleri de ışıklara göre değişmez. Meselâ kırrmzj bir elbise ister uzakta olsun ister yakında, ister gölgede, ister güneşte bulunsun, hep kumaşın kendi renginde boyanır.
Birçok kişiden oluşan bir resimde uzakta ve yakında olanlar, birbirinden daha küçük veya büyük yapılmaz, hep bir boyda yapılır. Bu bakımdan minyatürlerde derinlik yoktur. Ne eşya ne de insanlar birbirinin arkasında gösterilmez, resimlerinin bir kısmı öndekilerle kapatılmaz. Ön ve arka plândakilerin mevkilerini göstermek gerekirse; öndekiler alta, arkadakiler aynı boyda olmak üzere derece derece yukarıya sıralanır.
Ayrıntıya o derece önem verilir ki, uzaktaki bir dağda bulunan bir ağacın yaprakları teker teker gösterilir. Hatta o dağın tepesinde bir geyik yapılsa, gözüne varıncaya kadar çizilir. Yerdeki çiçeklerin ne çiçeği olduğu bile anlaşılır. (Arseven, a.g.e., 3/1425) Bu bakımdan minyatür sanatçısı, işlediği konunun detaylarına riayet etmek zorundadır. İki sevgili bir ağacın altında oturmuş evlenmeyi konuşuyorlar. O altında oturduğu ağaç, tomurcuklu çiçekler açan ağaç olur; bir şeyin başlangıcıdır, henüz meyve vermemiştir. Bu kimseler çocuklarıyla geldiği zaman ağacı çiçekli yapamazsınız, meyve koyacaksınız ağaca; çünkü olay meyvesini vermiştir. Aradan zaman geçmiş, eşi ölmüş, çocuklar ayrılmış gitmiş, eski hatıraları canlandırmak için ağaca yaslanmış. Ağacın artık toprağa dönüşümü vardır. Yapraklar sararmış, ne çiçek açtırırsınız, ne meyve koyabilirsiniz.
Bir kına gecesi yapılıyor. Oğlan ve kız evi geliyor. Bir bahçede ağaçlar birbirine yaklaşır, ikisi de çiçek açar. Kız tarafınki kırmızı, oğlan tarafın- ki mavi çiçek açar. Yani minyatürün dikkat isteyen bir ruhaniyeti vardır.
Minyatür sanatının ustalarından rahmetli Ömer Faruk Atabek hocam ile yapmış olduğum söyleşide bana şu çarpıcı hatırasını anlatmıştı:
"Bir öğrencim: ’Derede çamaşır yıkayan kadınları yapacağım’ dedi. İyi de sen hiç derede çamaşır yıkadın mı? Yıkamadım dedi. Yıkayanları gördün mü? Görmedim dedi. Öyleyse kusura bakma yapamazsın dedim. Minyatürü yapan kimse o olayı çok etüt etmesi, bilmesi, yaşaması, o ruhla yaklaşması icap eder. O ruh olmadığı zaman resim olur o. Öğrencilerimiz bu çalışmaları yaptığı zaman minyatür yapmıyorlar, aynı zamanda bilgi sahibi oluyorlar. Minyatür sanatçısının İslami terbiyeye de sahip olması gerekir. Bu olmadıktan sonra minyatür sanatının icrası olamıyor. Bu nedenledir ki, bugün Batı âleminde minyatür yapan sanatçıya rast gelemezsiniz. Çok heves ettikleri, çok merak ettikleri halde minyatürü yapamazlar. Çünkü bu ruhani bir sanattır. O ruhu veremiyorlar. Bu sanat Cenâb- ı Allah’ın bize lütfettiği bir ihsandır." (Bektaşoğlu, Mustafa, "Minyatür Ustası Ömer Faruk Atabek İle Yapılan Röportaj", Diyanet Aylık Dergi, Kasım 1999, sayfa, 45) Minyatür, hikâye, şiir ve tarihin adetâ canlı bir tercümesidir. Bir minyatüre bakıldığında, o eseri ortaya koymuş olan sanatkârın içinden yetiştiği cemiyetin hayat felsefesini, ahlâk nizamını, örf ve âdetlerini, o devir insanının giyiniş tarzını, tarihî hadiseleri günümüze kadar getirdiği görülür. Minyatürü bir cümleyle özetlemek gerekirse; bir şahıs veya bir şeyi renkleriyle tarif eden bir yazı demektir.