Makale

OSMANLININ MEDİNE-İ MÜNEVVERE’DEKİ HİZMETLERİ

OSMANLININ MEDİNE-İ MÜNEVVERE’DEKİ HİZMETLERİ

Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ

Necmeddin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi Dekanı


Medine’nin eski adı, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Yesrib’tir. (bkz. Ahzap, 33/13.) Hz. Peygamber, hicretten sonra bu adı şehir anlamına gelen Medine sözcüğü ile değiştirmiştir. Medine Kur’an’da özel isim olarak kullanılmıştır. (bkz. Tevbe, 9/101; Ahzap, 33/60; Münafikûn, 63/8.) Bundan başka Medine’nin İslam kaynaklarında 95 ayrı ismi olduğu yer alır. Bu isimlerden bazıları şunlardır: “Tâbe, Tayyibe, Daru’l-İman, Karyetü’l-Ensâr, Kubbetü’l-İslâm, Medinetü’r-Resûl, Dâru’l-İman, Dâ-
ru’s-Selam, Daru’s-Sünne, Azra, Ca-
bire, Mecbûre, Muhabbe, Mahbûbe, Kasime, Kasametu’l-Cabire, Dâru’l-Fetih vb.” (Endülisî, Abdullah, Mu’cemu Ma İste’ceme, Beyrut 1983, IV, 1201.)
İslam’ın Mekke’den sonra ikinci kutsal şehri olan Medine, coğrafi konum itibarıyla verimli bir vahadır. Suyu boldur. Başta hurma olmak üzere, portakal, muz, limon, incir, üzüm ve kayısı gibi mahsuller yetişir. Kuzey Doğu tarafında Uhut ve Avr dağları yer alır. Medine’nin yazı oldukça ılıman kışı ise çok latiftir.
Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde burada Yahudiler, ayrıca Evs ve Hazreç kabileleri oturuyordu. Yahudiler bu iki kabileden birisini destekleyerek onların birleşmesine engel oluyorlardı. Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince, Yahudilerin Hz. Peygamber’e karşı düşmanlıkları artmıştı. Çünkü kendilerinden bir peygamberin gelmesini bekliyorlardı. Bu gerçekleşmeyince başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün Müslümanlara düşman kesilmişlerdi.
Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiği zaman ilk yaptığı şey, Mescid-i Nebi’yi inşa etmek olmuştur. İslam tarihinde Mescid-i Nebi çok amaçlı (siyasi, kültürel, sosyal, dinî, hukuki, eğitim-öğretim vb.) olarak kullanılmıştır. Medine bu bağlamda model/eksen şehirdir. Dünyadaki bütün İslam şehirleri kuruluşlarında, mimaride Medine modelini örnek olarak almışlardır. Hz. Peygamber dini yaşamak için bir Medine oluşturmuş, bu şehirde yaşanılan İslam, bir Medeniyet vücuda getirmiştir. Bu bağlamda Din, Medine ve Medeniyet kelimeleri arasında yakın bir ilişki vardır. Ayrıca Efendimiz Medine’de ensar ve muhacirin arasında kardeşleştirme tesis ettikten sonra, toplumsal dokuyu sağlama almak adına Medine’de yaşayan Yahudi ve diğer kabilelerle birlikte Medine Vesikası adı verilen toplumsal bir sözleşme de hazırlamıştır. Bu sözleşmeye sadık kalmayan unsurlardan daha sonra Medine arındırılacak ve bir barış ve hoşgörü şehri hâline dönüştürülecektir. Hz. Peygamber’in önderliğinde sahabe Bedir’de Mekke müşriklerini yenilgiye uğrattıktan sonra; Uhut ve Hendek’te savunma harbi yapacak, Müslümanların gücü ve zaferi karşısında bundan sonra hiçbir güç Medine üzerine yürüme cesaretini gösteremeyecektir. İslam Medine’nin barış ortamında bütün bir Arap yarımadasında güçlenecek, fetihlerle toprakları genişleyecek ve İslam’ın gönülleri ısıtıcı, kucaklayıcı gür sesi, bütün bir cihanda yankılanacaktır. Bu durum dört halife döneminde de devam edecek, bütün bir dünya, İslam’ın sulh ve salahını görecektir.
Osmanlı döneminde de Hicaz bölgesi özelde Medine barış içinde bir hayat yaşayacak, bu şehirde; medrese, saray, kışla, cami, imarethane, sayısız vakıf eserleri yapılmak suretiyle birçok hizmetler ifa edilecektir. Bu bağlamda Osmanlı’nın Medine’ye hizmeti büyük olmuştur. Örneğin; Kanuni Sultan Süleyman Medine’nin etrafını kubbe-i hadrayı/yeşil kubbeyi geçmeyecek düzeyde 35–40 m. yüksekliğinde surlarla çevirir, evlerin imarında da bu ölçüye büyük özen gösterilir. Ayrıca şehrin güneyindeki tatlı su kaynaklarını şehre getirmiştir. Osmanlı sultanları kendilerini daima Mekke-Medine’nin hizmetçileri olarak isimlendirmişler, bu unvandan büyük şeref duymuşlar ve her biri ayrı ayrı Efendimizin şehrine ve Mescid-i Nebi’ye sayısız hizmetler yapmışlardır.
Bilindiği gibi Müslümanların hac ve umre yolculuğunu kolaylaştırmak ve bölgenin payitahta bağlılığını kuvvetlendirmek amacıyla II. Abdülhamit 1901’de İstanbul’u Medine’ye bağlayacak olan Hicaz demir yolunun yapım çalışmalarını başlatır. Hicaz demiryolu 1908’de Medine’ye ulaşır. Ama ne var ki, Osmanlı’nın himaye ettiği Şerif Hüseyin İngilizlerle işbirliği yaparak 1916’da kendisini Hicaz kralı ilan ettirerek Osmanlı ordularıyla savaşa tutuşur. Fahreddin Paşa liderliğinde günlerce Medine müdafaası yapan Osmanlı orduları bu kutlu şehri 1918’de gözyaşları içerisinde I. Dünya Savaşı’na son veren mütareke ile boşaltmak zorunda kalırlar.
Tarihte ecdadımız bu kutsal mekânlarda yaşayan ahaliye nice büyük hizmetler götürmüştür. İstanbul Üsküdar’da bulunan bir semtin adı, Harem’dir. Bu isim gelişi güzel değil, peygamber sevgisinin bir yansıması ve tezahürü olarak verilmiştir. Bu ismin Mekke-Medine bağlamında Harem-i Şerif’lerle bağlantısı vardır. İşte İstanbul’un bu Harem bölgesinde yer alan Haydarpaşa’dan kalkan tren, tarihimize Sürre alayları olarak geçen Hicaz ahalisine karşılıksız dağıtılmak üzere katar katar yiyecek, giyecek gibi ihtiyaç maddelerinin yanı sıra çil çil altınlar taşırdı Medine’ye, oradan sevk edilmek için Mekke’ye... Osmanlı’nın yiğit evlatları, Medine tren istasyonunun bulunduğu Anbariye’de -ki bugün mahallenin adıdır- depolanan şeker, un çuvallarını sırtlandıkları gibi kapı kapı Medine’nin ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Bu hizmetleri yerine getirme esnasında “Peygamberimizin soyundandır.” diye Mehmetçik, derin hürmet duyduğu için asla Medine ahalisini işçi ve hizmetli olarak kullanmamıştır. Gerçekten Hadimü’l-Harameyn olmuştur ecdadımız. Geçen yıl Medine’deki evinde Osmanlı âşığı allame Muhammed Avvame’yi ziyaret ettiğimizde, İslam âleminin bugün başına gelen sayısız felaketler, Osmanlı’ya yaptıkları yanlışların bir bedelidir, diyor ve gözleri buğulanıyordu.
Bizim milletimizin tarihinde “Mevlid-i Nebi”yi kutlamak bir milat oluşturmuştur. Osmanlı 1514’ten 1918’e kadar 414 sene Hicaz bölgesinin yönetimini üslenmiştir. Bu yıllarda Medine’de Ravza-yı Mutahhara merkezli Hz. Peygamberin veladeti büyük törenlerle kutlanırdı. Şehrin emiri o günün sabahı beyaz giysilerini giyer, her zaman olduğu gibi Peygamberimizin kabr-i şerifini bizzat kendi elleriyle büyük bir huşu içerisinde siler süpürürdü. O gün Medine’de bayram yapılırdı. Dükkânlar kapanır, vitrinleri süslenirdi. Çocuklar bayramlıklarını giyer, Müslümanlar Mescid-i Nebi’ye akın eder; hatimler indirilir, mevlitler okunur, binlere varan salavat-ı şerifeler afakı inletirdi. Sabahleyin ecdadımız top sesleriyle o günün Mevlid-i Nebi olduğunu halka duyururdu. Sokaklara, çarşılara ve büyük alanlara Peygamberimizin hadislerini ihtiva eden dev dövizler, afişler ve pankartlar asılırdı. Dünyanın değişik bölgelerinden Medine’ye hac ve umre yaptıktan sonra Allah Resulünü ziyaret için gelen Müslümanlar bu muhteşem ve feyizli kutlamalara tanık olurdu. Dönüşlerinde Osmanlı’nın bu geleneğini kendi ülkelerine taşırlardı. Bugün hâlâ Cezayir’de, Tunus’ta, Fas’ta, Malezya’da, Endonezya’da kısaca İslam Dünyasının her tarafında ecdadımızın bu Mevlid-i Nebi kutlama ve Mevlid-i Şerif okuma geleneği yaşatılmaktadır. Mondros Mütarekesi’yle Hicaz’ı bırakmak zorunda kaldığımız yıllarda Vehhabiler bidattır diye bu geleneğe son vermişlerdir. Hz. Peygamber’in kabrinin ziyaretini bile yasaklamışlar, Cennetü’l-Baki’de yer alan türbeleri yıkıp burayı düz arazi hâline çevirmişlerdir. 1918’den beri resmî ve aleni olarak Medine’de böylesi kutlamalar düzenlenmemektedir. Sadece Peygamberimizin doğum gecesi değil hiçbir mübarek gece de kutlanmamaktadır. Bugün bazı Müslümanlar mübarek geceleri evlerinde büyük bir tedirginlik içerisinde gizli olarak kutlamaktadırlar.
Hz. Peygamber’in: “Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse hayatımda ziyaret etmiş gibidir.” (Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, Beyrut 1994, V, 403.) çağrısına duyarsız kalmayan dünya Müslümanları her yıl akın akın Hz. Peygamber’i ziyaret etmek için Medine’nin yollarına dökülür. Bu büyük bir saadettir. Aynı zamanda Ravza-yı Mutahhara’da bulunan Efendimizi ziyaret etmekle Müslümanlar, ona olan bağlılıklarını yenilemektedirler. Onun bize bıraktığı vasiyetini yerine getirdiklerini bir kez daha onun manevi huzurunda teyit etmektedirler. Çünkü insanlığın Hz. Peygamber’in getirdiği mesaja ve onun sünnetine çok ihtiyacı vardır.
Sonuç olarak söylemek gerekirse, Medine hicret yurdudur. Müslümanlar, Mekke’de müşriklerden eziyet görünce Allah Rasulü’nün önderliğinde buraya hicret etmişlerdir. Efendimiz hayatlarının son on yılını burada yaşamışlardır. Kur’an ayetlerinin büyük bir kısmı burada inmiştir. Örnek İslam toplumu burada teşekkül etmiştir. İslam cihana buradan yayılmıştır. Hz. Peygamber Refiku’l-â’lâ’ya burada hicret etmiş ve Hz. Aişe annemizin odasına defnedilmiştir. Bu sebeple her Müslümanın gönlünde Hz. Peygamber’i ve onun yaşadığı bu toprakları ziyaret aşkı vardır. Bu amaca binaen her yıl milyonlarca Müslüman hem Peygamberimizi hem de onun yaşadığı bu mübarek mekânı ziyaret maksadıyla İslam’ın ikinci şehrine seferde bulunur. Mescid-i Nebi başta olmak üzere, Uhut Şehitliği, Cennetü’l-Baki, Kıbleteyn, Kuba Mescidi, Hendek Savaşı’nın cereyan ettiği mekânlar derin tefekkür hâlinde ziyaret edilir. O hâlde hangi Müslüman’a buraları ziyaret nasip olmuşsa, bunun kadrini iyi bilmeli, gerek Hz. Peygamber’in huzurunda ve gerekse bu mübarek topraklarda adaba olabildiğince riayet edip bu zamanı diri geçirmenin hazzına ve mutluluğuna varmalıdır.