Makale

İLMİN AFAKINDA VAKUR BİR VEDA: FUAT SEZGİN

İLMİN AFAKINDA VAKUR BİR VEDA: FUAT SEZGİN

Nermin TAYLAN

Yaşadığımız asrın en büyük âlimlerinden, ömrünü medeniyetine ve milletine adamış ulu bir çınar... Yitik hazinenin emektar kâşifi... Ömrünü bu yola vakfeden fedakâr bir bilge...
24 Ekim 1924 tarihinde Bitlis’te dünyaya gelen Fuat Sezgin, ilköğrenimini Doğubayazıt’ta, ortaokul ve liseyi Erzurum’da tamamladıktan sonra mühendis olma gayesiyle üniversite tahsili için 1942 yılında İstanbul’a gider.
İstanbul’a vardıktan az bir zaman sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okuyan bir akrabası onu "İslami Bilimler ve Oryantalizm" alanında otorite sayılan ünlü Alman oryantalist Hellmut Ritter’in konferansına götürür. Konferansı hayretle dinler, bizzat kendi ifadesiyle “büyülenir” çünkü orta ve lise eğitimi sırasında hocalarından duyduğunun aksine Ritter, İslam bilim adamlarından bahsediyor: Harezmi, İbnü’l-Heysem, Ebu’l-Vefa Buzcani, İbn Yunus, Cezeri ve Biruni gibi isimlerden övgüyle söz ediyor ve onların dünya bilimine katkılarını anlatıyordur.
Batılı bir bilim adamından bu hakikatleri duymak Fuat Sezgin’i derinden etkiler ve mühendis olmak için geldiği İstanbul’da artık başka bir gayeye yönelir. Hellmut Ritter’e duyduğu büyük hayranlık ve kendi medeniyetine karşı uyanan merakı ile İstanbul Üniversitesi Arap Fars Filolojisine kaydolmaya karar verir. O artık Ritter’in öğrencisidir ve büyük bir aşkla derslerine sarılmıştır. Bu sırada II. Dünya Savaşı’nın getirdiği dağdağalı ortam Türkiye’yi de etkiler ve bazı endişeler sebebiyle üniversiteler tatil olur. Hocasının “Her yıl mutlaka bir dil öğrenmeli!” tavsiyesi üzerine bu tatili fırsata çevirip Arapçaya yoğunlaşır ve bu dili iyi derecede öğrenir. Zamanla Latince, Farsça, İbranice, Süryanice gibi dilleri kendi kaynaklarından okuyabilecek kadar iyi öğrenmeyi başarır.
Fuat Sezgin’deki kabiliyet, gayret ve azmi gören Ritter, üçüncü sınıftan sonra onu artık tamamıyla yanına alır ve her gittiği yere götürür. Tüm araştırmaları birlikte yaparlar. Kütüphane kütüphane gezip en nadide el yazması eserleri bulur, inceler ve değerini fark ederler. Bir vakit sonra Fuat Sezgin, işinde öylesine uzmanlaşır ki bir esere yalnızca baktığında bile milletini, yılını, değerini anlayabilecek hâle gelir. Diğer zamanlarında Carl Brockelmann’ın “Arap Edebiyatı” tarihini okuyup incelemekte olan Fuat Sezgin, onun İstanbul kütüphanelerindeki birçok esere, hiç okumamış olmasına rağmen kitabında bilinçsizce atıf yaptığını fark eder. Eksik çok, hata ise fazladır. Mutlaka bir zeyl yazılmalıdır ve bunu da kendisi kaleme almalıdır. Nihayet 1947 yılında “Bedii İlminin Tekâmülü” isimli bitirme tezi ile üniversiteden mezun olur. İki yıl gibi bir süre İstanbul’da çeşitli devlet kurumlarına memur olan Sezgin, 1948 yılında ilk Arapça çeviri eserini yayımlar. 1949 yılına geldiğinde İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesinde göreve başlar ve bu sırada devam ettiği doktora çalışmasını tamamlayıp 1950 yılında doktor unvanı alır.
Bizzat kendi lisanından dökülen kelimelerle nakledecek olursak öğrencilik yıllarında hocası Hellmut Ritter’den duyduğu; “Bilimlerin esas temeli İslam bilimlerine dayanır.” sözü onun hayatında dönüm noktası olmuştur. Hocasının da tavsiyesi ile doçentlik tezini Buhara üzerine yazmaya karar verir.
Böylece İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümünde, "Buhari’nin Kaynakları" isimli tezini çalışmaya başlar. Bu teziyle, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari’nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, "yazılı kaynaklara dayandığı" tezini ortaya çıkarır ve deyim yerinde ise asırlarca bilinçli şekilde yapılan tüm ezberleri bozar. Özellikle Avrupalı oryantalistlerin yüzyıllardır yazdıklarını çürüterek mezkûr yazılı kaynakların İslam’ın en erken dönemlerine hatta VII. yüzyıla kadar geri gittiğini delilleriyle ispatlar.
Doçentlik tezine devam ettiği sırada hocası Hellmut Ritter’in Almanya’ya dönmesi üzerine Ankara’ya İlahiyat Fakültesine gider ve çalışmasına hadis âlimi Prof. Dr. Tayyip Okiç’in rehberliğinde devam eder. 1951 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tefsir asistanı olarak göreve başlar. Aynı sene Gelibolu’da yedek subay olarak askerlik görevini ifa eder. 1954 yılında “Buhari’nin Kaynakları Üzerine Araştırmalar” isimli doçentlik tezini tamamlar, ancak çalışmalarına ara vermez. Brockelmann’ın eseri üzerine daha fazla yoğunlaşır. Çalıştıkça eserin noksanlarının bu şekilde tamamlanamayacağının farkına vararak dünyadaki tüm yazma eserlerin incelenerek müstakil bir eserin yazılması gerektiğini düşünür. Ancak bu o zamanların imkânlarına göre neredeyse olanaksızdır. Sezgin yılmaz, konuyu hocasına açar ve tüm imkânsızlıklara rağmen çalışmaya başlar. Müsteşrikler Kongresi için Pakistan’a, Mısır’a, Almanya’ya gider ve kütüphanelerdeki yazma eserleri tek tek inceler. Bir dönem Almanya’daki bir vakıftan kazandığı bir yıllık burs, çalışmasına ve azmine tanık olan vakıf yöneticilerince uzatılır. Şam, Kahire, Mısır, Tunus, Fas, Irak, İran, İspanya ve İtalya’ya giderek buradaki kütüphanelerde çalışmalarına devam eder. Ancak ülkenin aydınlık yarınları için çaba sarf eden Fuat Sezgin’in çalışmalarını cuntacılar engelleyecek ve zararlı olarak gördükleri hocalarla birlikte 1961 senesinde üniversiteden atacaklardır.
Fakülteden atıldığını gazetelerden öğrenen Sezgin, sanki hiçbir şey olmamışçasına tüm gün Süleymaniye Kütüphanesinde çalışmalarına devam eder. Öğrenci ve asistanları durumdan haberdar olunca derhal hocayı aramaya başlarlar ve Sezgin’i enstitüde değil kütüphanede bulurlar. Sezgin, uzun uzadıya düşünür ve naçar Almanya’ya gitmeye karar verir. 13 Mart 1963’te çok sevdiği İstanbul’undan ayrılır. Aradan yıllar geçip kendisine gidişi sorulduğunda o günleri şu cümlelerle anlatacaktır:
“Memleketimi çok seviyordum. Bir şeyler yapmak istiyordum. Bir enstitü kurmuştum, saat gibi çalışıyordu. Düşündüm, taşındım, daha kitabımın bütün malzeme toplama işi bitmemişti. İstanbul’dan uzaklaşmak istemiyordum. Doğu’dan yani İran’dan ve Mısır’dan uzaklaşmak istemiyordum. Frankfurt’a karar kıldım. Çünkü dünyanın tek ’Bilimler Tarihi Enstitüsü’ oradaydı. Müdürü Willy Hartner benim dostumdu, eskiden rektörlük yapmıştı.”
İçi buruk, gönlü kırık, kalbi İstanbul sevdasıyla; hüzünlü bir hicrete gitmeden önceki son gecesini ise şu şekilde dile getiriyordu: “Ayrılmadan önceki son gece Galata Köprüsü’ne gittim. Karaköy’e yakın bir taraftan, yüzüm Anadolu yakasına çevrili, yarım saat kadar parmaklıklara dayalı olarak derin derin düşünmeye başladım. O kadar çok sevdiğim İstanbul’dan ayrı bütün hayatım boyunca nasıl yaşayabileceğimi, memleketimi alt-üst eden hadiselerin sebeplerini kendime soruyordum. Aradan geçen kırk yedi yıldan beri İstanbul’a uğradığım her seferde o köprünün kuzey köşesinde geçirdiğim yarım saatlik muhasebeyi ve yaşlı gözlerle oradan ayrılışımı hep hatırlarım.”
Almanya’da ilk zamanlar Frankfurt Üniversitesinde yardımcı doçent olarak görev yapar. Ancak buradaki görev süresi fakülte tarafından kısa süreli olur. Olumsuz şartlara ve tüm çaresizliklere gösterdiği tevekkülle ateist profesörleri dahi kendisine hayran bırakır. Asla işsiz kalmaktan korkmaz. Tezini tamamlayabilmek adına gerekirse inşaat işçisi olarak çalışmayı dahi kafaya koymuştur. Ancak Marburg Üniversitesinden gelen teklifle rahat nefes alır ve profesör olarak burada çalışmaya başlar. İki yıl sonra tekrar Frankfurt Üniversitesine gider ve burada Bilimler Tarihi Kimya Bölümünde Cabir bin Hayyam üzerinde yeni bir doçentlik tezine başlar. 1964’te Bilimler Tarihi profesörü olur. Aynı yıl Ursula Hanım’la evlenir ve bu evlilikten tanınmış gazeteci Hilal Sezgin dünyaya gelir.
Nihayet 1950’li yıllarda malzemelerini toplamaya başladığı, bu uğurda 50 ülke, yüzlerce kütüphane gezdiği ve dört yüz bin eser görüp incelediği, “Bilimler Tarihi” isimli eserinin ilk cildini 1967 yılında yayımlar. Hocası Hellmut Ritter’den “Şimdiye kadar böylesini kimse yapamadı. Senden sonra da kimse yapamayacak, tebrik ederim.” yazılı bir kart alır. Bu eser hakikatte de böyle olur. Alanında tektir. Müslüman bilim adamlarının en sağlam kaynaklardan çalışmalarla yer aldığı bu eser alanla ilgili çalışma yapanların başucu kaynağıdır.
1968 yılında “İslam İlimlerine Dair En Mükemmel Eser” ödülünü alır. Arabistan’dan da aldığı destekle 1982 yılında Johann Wolfgang Goethe Üniversitesinde, alanında örnek gösterilen “Arap İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsünü” kurar. Bu enstitü var olduğu sürece Batı âleminin hem birçok tezini çürütmeye devam ediyor hem de taklit “edilmelerine rağmen” üzerleri örtülmeye çalışılan Müslüman bilim adamlarını tüm dünyaya tanıtıyor. Daha sonra da İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ni kurar. Bu müzede Müslüman bilim adamlarının icat ettiği sekiz yüz aletin birebir kopyası yapılarak sergilenir. Müzede sergilenen eserlerin yer aldığı beş ciltlik eser ile de İslam Medeniyetinin örselenmiş hakkını geri alır.
Ülkesinden kovulmasına rağmen asla vatanına sırt çevirmeyen, daima milleti ve ülkesi için çaba sarf eden Fuat Sezgin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul’da da böyle bir müze kurulması teklifini kabul ederek Gülhane Parkı içerisinde sarayın sur duvarına bitişik Has Ahırlar Binası’nda yapılan restorasyondan sonra 24 Mayıs 2004’te İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ni kurar.
27 dil bilen, altmış yılı aşkın bir süre İslam bilim ve teknoloji tarihi alanında araştırmalar yaparak tüm ömrünü İslam Medeniyetini hakkıyla tanıtmaya adayan; bıkmayan, yılmayan, İslamca bir yaklaşımla daima çalışmayı ibadet sayan ve terakki etmenin yalnız buna bağlı olduğunu nasihat eden Fuat Sezgin, 30 Haziran 2018’de hayatını kaybetti. İnsanlığa bıraktığı sayısız ödül, çok nev’i unvan, onlarca eser, yüzlerce talebenin yanı sıra Müslümanların kaybolmuş öz benliğini de her Müslüman’ın sinesine emanet edip 94 yaşında aramızdan ayrıldı.
Fuat Sezgin’in dünya ilmine kazandırdığı eserler saymakla bitmez. Çabasını anlatmaya ise kelimeler kifayet etmez. Ömrünün son anlarında, yoğun bakımda yatarken dahi “Bana burada beyhude zaman kaybettiriyorsunuz, çıkarın beni buradan, çalışmam lazım.” diyen böyle bir âlimi belki de anlatmak yerine anlamaya çalışmak gerekiyor şimdilerde... Çünkü onun ömrü boyunca tüm meşgalesi, oryantalist saldırılar ile özgüvenleri yerle bir edilen Müslümanlara "Siz büyüktünüz." mesajını bilim tarihinden ispatlı olarak vermekti. Batılı bilim tarihine meydan okudu ve günde 17 saat çalışıp 27 dil öğrenerek bunu başardı.
Bir talebesi onun azmi ve çalışkanlığı karşısında kendisine “Hiç durmadan çalışmanın yöntemi var mı?” diye bir soru yönelttiğinde şöyle cevap vermişti: “Bütün hücrelerimin dinlenmeye o kadar fazla ihtiyacı var ki anlatamam! Ancak bunu hissettiğim her defasında, İslam âleminin durumu ortadayken dinlenmeye hakkım olmadığına kendimi bir kez daha ikna ediyorum. Ben kabirde dinleneceğim. 40 senedir Frankfurt’tayım. Ancak hiçbir yerini gezmeye fırsatım olmadı!”
Makamı âlî, ruhu şâd, menzili cennet olsun...
İlme duyduğu aşk hepimize örnek olsun.