Makale

İSLAM EĞİTİM TARİHİNDE KUR’AN EĞİTİM-ÖĞRETİMİ

İSLAM EĞİTİM TARİHİNDE
KUR’AN EĞİTİM-ÖĞRETİMİ

Dr. Yaşar AKASLAN

Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) günümüze kadar herhangi bir tahrif ve değişikliğe uğramadan gelen ve kıyamete kadar da bu hâlinin muhafazası hususunda Allah’ın (c.c.) garantisi altında olan (Hicr, 15/9.) yegâne kitaptır. Bu ilahî korumanın yanında, gerek Hz. Peygamber (s.a.s.) gerekse Müslümanlar Kur’an’ın muhafazası hususunda birtakım tedbirler almışlardır. Kur’an eğitim-öğretim faaliyetleri de bu çerçevede değerlendirilebilir.
Hayatlarının her döneminde Müslümanların ilk başvuru kaynağı Kur’an olmuştur. İslam’ın kutsal metninde yer alan ifadeleri doğru anlayabilmek, ayetlerdeki harf ve kelimelerin orijinalliğini muhafaza etmekle mümkündür. Zira lafızlar mananın taşıyıcılarıdır. Dolayısıyla lafızların ilk hâlini koruyabilmek önem arz eder. Bu noktada, Kur’an’ı tecvit kuralları doğrultusunda, incelikleriyle okuyabilen uzman kimse şeklinde tanımlanan “fem-i muhsin” kavramı Kur’an eğitiminde önemli yer tutar. Bu manada İslam eğitim tarihinde ilk fem-i muhsin de Hz. Peygamber’dir (s.a.s.).
Kur’an eğitim-öğretim faaliyeti, İslam’ın ilk yıllarında, önce Mekke’de Erkam b. Ebi’l Erkam; hicretten sonra da Medine’de Mahrame b. Nevfel’in evlerinde ve Suffe’de devam etmiştir. Bilindiği üzere Medine döneminin şartları nispeten Mekke’den iyiydi. Hâl böyle olunca Kur’an talim ve hıfzının Medine döneminde daha yoğun olduğu görülür. Suffe gibi bir müessesenin kurulması da bu faaliyetleri hızlandırmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde Kur’an eğitim-öğretimi
Kur’an’ın ilk mübelliği ve müfessiri olduğu gibi ilk muallimi de Hz. Peygamber’dir (s.a.s.). Bu itibarla onun, Kur’an’ı nasıl okuyup-okuttuğu Müslümanlar için önemli bir husustur. Nitekim her konuda “en güzel örnek” (Ahzab, 33/21.) teşkil etmesi, Müslümanların rehberi olan Rasulüllah’ı takip etmelerini zaruri kılmaktadır. Onun, gerek Kur’an’ı sahabeye bizzat öğretmesi gerekse Kur’an okuma, öğretme ve ezberlemeyi teşvik etmesi, Kur’an eğitimi noktasında ne kadar hassas olduğunu gözler önüne sermektedir. Bir defasında, huzurunda birisinin methedilmesi üzerine Hz. Peygamber’in (s.a.s.): “O kimsenin Kur’an öğreten birisi olduğunu gördünüz mü de kendisini hayırla anıyorsunuz?” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 66.) ifadeleri meselenin bu yönüne dikkatleri çekmektedir. Ayrıca onun: “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” (Buhari, Fedailu’l-Kur’an, 21.) buyruğu, bu bağlamda zikredilmesi gereken bir başka ifadesidir.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) nazil olan ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırması, yazılanları kontrol etmesi ve sahabeye okuması gibi hususlar onun muallimlik yönüne işaret etmektedir. Onun Kur’an öğretme metodunda yazı, müşafehe ve ezber usulleri dikkat çekmektedir. Bu yöntemin gereği olarak önce, vahyedilen ayetler deri parçaları, kürek kemikleri, hurma dalları gibi malzemelere yazılır, Rasulüllah bunları kontrol eder, varsa hataları tashih ederdi. Hz. Cebrail’in (a.s.), Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ayetlerin nasıl okunacağını öğretmesi, aynı şekilde onun da sahabilere aktarması, söz konusu metodun müşafehe ve ezber yönünü göstermektedir. Özellikle Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Cebrail (a.s.), Ramazan ayına mahsus olarak, o güne kadar indirilen ayetleri başından sonuna kadar karşılıklı okurlardı. Arza muaraza denilen bu uygulama, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefat ettiği yıl iki kez gerçekleşmiş, Kur’an ve kıraat tarihinde çok önemli yer tutan bu son arzaya da arza-i ahire ismi verilmiştir. Müslümanların ramazan aylarında gerçekleştirdikleri mukabele uygulamasının temelinde arza sistemi yer almaktadır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Kur’an’ı okuma keyfiyetine dair rivayetler, bu hususta bizlere önemli ipuçları vermektedir. Buna göre Kur’an harflerini tane tane okuması, medlere riayet etmesi, tilavete istiaze ile başlaması, meselenin keyfiyetine dair bilgiler vermektedir. Tilavet ettiği ayetlerin sonunda durması vakıf-ibtida meselesine dikkatleri çekmektedir. “Bismillah” lafzındaki ”lâm” harfini; “rahman” kelimesindeki “mim” harfini uzatarak okuması da med harflerini uzatarak okuduğunu göstermektedir.
Rasulüllah, Kur’an’ın üzerinde düşünerek yani tertil ile okunmasını öğütlemiş, kısa zamanda hatmetmeyi hoş karşılamamıştır. Daha fazlasını yapabileceğini söyleyen Abdullah b. Amr’a yedi günden daha az bir sürede Kur’an’ı hatmetmemesi gerektiğini buyurmuştur.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Kur’an eğitimine özgü fem-i muhsine yaptığı vurgu da dikkati çeken bir başka husustur. Bu bağlamda “Kur’an’ı şu dört kişiden alın/öğrenin! Bu kimseler Abdullah b. Mes’ud, Übeyy b. Ka‘b, Muaz b. Cebel ve Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim’dir.” (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 8.) hadisi oldukça önem arz etmektedir.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Kur’an eğitim halkasında, erkekler ve kadınlar ayrı gruplar hâlinde bulunurdu. Rasulüllah, uygulamasında vahyedilen son ayetleri, önce erkek sahabilere, ardından başka bir toplantıda kadın sahabilere okurdu. Bu uygulamanın gerekçesi olarak bir hanım sahabinin şu teklifi gösterilir. Rivayete göre bir hanım sahabinin Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek: “Ya Rasulallah! Erkekler sürekli seninle beraberler. Senin sözünü dinleyerek istifade ediyorlar. Biz bundan mahrumuz. Bizim için de bir gün tahsis etsen de biz o gün gelsek ve Allah’ın (c.c.) sana öğrettiğini bize öğretsen!” Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu teklifi kabul etmesi söz konusu gruplar hâlindeki eğitimi onaylar niteliktedir. Zaman zaman da Rasulüllah’ın Hz. Ömer, İbn Mes‘ud ve Übeyy b. Ka‘b gibi bazı sahabilere münferiden Kur’an talimi yaptırdığı olmuştur. Hz. Peygamber’in (s.a.s.), İbn Mes‘ud’dan Kur’an okumasını istediğinde İbn Mes‘ud’un: “Kur’an sana nazil olurken sana ben mi Kur’an okuyayım?” demesi üzerine Rasulüllah’ın: “Evet ben onu başkasından dinlemeyi severim.” (Buhari, Fedailu’l-Kur’an 33; Müslim, Müsafirîn, 247.) ifadesi bu cümledendir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) emriyle Medineli Müslümanlara ve şehre gelen yabancı heyet mensuplarına Mescid-i Nebevi’de Kur’an öğreten “seyyidü’l-kurra” lakaplı Übeyy b. Ka‘b’a, Rasulüllah’ın: “Cebrail sana Kur’an okumamı söyledi.” (Müslim, Fedailü’s-sahabe, 122.) beyanı, bu durumu teyit eder mahiyettedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), hicretten iki yıl önce, I. Akabe biatının ardından Mus‘ab b. Umeyr’i, Kur’an öğretmeni olarak Medine’ye göndermiştir. Mus‘ab b. Umeyr, Medine’de Sa‘d b. Zürare’nin evine yerleşmiş, bazı kimselerin evlerini dolaşarak da oradaki Müslümanlara Kur’an öğretmenliği görevini yerine getirmiştir. Yine Rasulüllah, müfettiş tayin ettiği Muaz b. Cebel’i Yemen’e yollamış, orada köy köy gezen Muaz b. Cebel, mektepler kurmuş ayrıca buradaki eğitim faaliyetlerini denetlemiştir.
Hz. Peygamber’den (s.a.s.)
sonraki dönemde Kur’an
eğitim-öğretimi
Hz. Ebubekir’in halifeliği döneminde, Kur’an metni titizlikle iki kapak arasında toplanarak muhafaza altına alınmıştır. Hz. Ömer dönemi de İslam eğitim tarihinde dönüm noktalarındandır. Zira o, İslam ülkesinin her yerine, Kur’an öğretmek üzere öğretmenler tayin etmiştir. Ubade b. Samit Humus’a, Muaz b. Cebel Filistin’e, İbn Mes‘ud Kûfe’ye ve Ebu’d-Derda Şam’a bu amaçla gönderilmiştir.
Kur’an öğretmek üzere Şam’a gönderilen Ebu’d-Derda’nın, eğitim verilecek öğrencileri onar kişilik gruplara ayırarak her grubun başına bir “arif” (kalfa) koyduğu, bu esnada kendisinin de mihrapta durarak onları takip ettiği ifade edilir. Onun uygulamasında, gruplardan birisi okumada hata ederse yanlışı öncelikle grup başkanının tashih ettiği, başkan da yanılırsa Ebu’d-Derda’nın gerekli düzeltmeyi yaptığı, onun da ayakta durarak grupların etrafında dolaştığı söylenir. Kaynaklarda Ebu’d-Derda’nın Kur’an halkasında 1600 civarında öğrencinin bulunduğu bilgileri yer alır. (Zehebî, Ma‘rifetü’l-kurrâ, I, 23.) Aynı şekilde Muaz b. Cebel’in de çok sayıda öğrencisi olduğundan onları bir hoca nezaretinde sınıflara ayırdığı söylenir.
Müslümanlar yeni fethettikleri topraklara hafız olan öğretmenler göndermişlerdir. Kur’an eğitimi, fethedilen topraklara atanan yöneticilerin önemli vazifelerinden biri kabul edilmiştir. Bu bağlamda Hz. Ömer, tayin ettiği valilere bu hususta direktifler vermiş ve idaresinde bulunan yerlerdeki hâfız sayısını kendisine bir rapor hâlinde sunmalarını emretmiştir.
Hz. Osman döneminde, Hz. Ebubekir’in bir araya getirdiği ana mushaf çoğaltılarak her bir mushafla birlikte bir öğretmen, farklı İslam beldelerine gönderilmiştir. Buna göre Medine’de Zeyd b. Sabit; Mekke’de Abdullah b. Saib; Şam’da Muğire b. Şihab; Kûfe’de Ebu Abdirrahman Sülemi ve Basra’da da Âmir b. Abdilkays görevlendirilmiştir. Bu şehirlerde Kur’an ve kıraat eğitimi bu isimlerle yürütülmüştür.
İslam eğitim tarihinin her döneminde Kur’an eğitim-öğretiminin yapıldığı mekânlar denince ilk akla gelen cami ve mescitlerdir. Hicri ilk dört asra kadar yüksek seviyede Kur’an eğitim-öğretim faaliyetleri de camilerde yürütülmüştür. Zamanla müstakil hâle gelen “daru’l-Kur’an” ve “daru’l-huffaz” adı verilen Kur’an eğitim merkezlerinin arttığı görülür. Osmanlılar döneminde bu kurumlara “daru’l-kurra” ismi verilmiştir. Daru’l-kurra müesseseleri, camiler dışında Kur’an konusunda ileri eğitim veren ilk müstakil eğitim kurumlarıdır. Dördüncü asrın sonları ve beşinci asrın başlarında, kurucu ve hocalarına nispetle kurulan bu eğitim müesseselerinin ilki Rişa b. Nazif tarafından Şam’da kurulan Rişaiyye Daru’l-Kur’an’ıdır. Sonrasında Cezeriyye, Haydariyye, Dellamiyye, Sencariyye, Sabuniyye ve Vecihiyye ismiyle daru’l-Kur’an’lar tesis edilmiştir. Selçuklular döneminde Konya’da Sahib Ata, Ferhuniye, Sa‘deddin Ömer, Nasuh Bey; Karamanoğulları devrinde ise Hacı Yahya Bey, Hoca Selman, Has Yusuf Ağa, Kadı İmadüddin ve Hacı Şemseddin daru’l-huffazları kurulmuştur. Bu kurumların devamı için de vakıflar tesis edilmiştir.
Osmanlı coğrafyasının her bölgesinde çok sayıda darül-kurra bulunmaktaydı. Ayrıca pratik yapmaya imkân vermesi açısından, genellikle bu müesseseler camilerde ya da cami civarında bulunurdu. Farklı bölgelerde daru’l-kurra açmak, bu kurumlara hoca ya da görevli ataması yapmak, ilgili kurumlara özgü vakıflar tesis etmek, zamanla Osmanlı sultanları için bir adet hâline gelmiştir. Örneğin İstanbul’da sultan, vezir veya devlet erkânı adına kurulan pek çok daru’l-kurra görülmesi bu durumu göstermektedir.
Küçük yaştaki çocuklara ise eğitim, camilerde ibadet edenlerin huşu ve dikkatlerini etkilememesine yönelik, sıbyan eğitimine benzeyen ve “küttab” denen mekteplerde verilmiştir. Küttaplar da, Kur’an dışında başka dersler de verilirdi. Müfredatında Kur’an eğitimine yer verilen bu müesseselere “Kur’an küttapları” denilmiştir.
Osmanlılar döneminde sıbyan mekteplerinde Kur’an dersleri üç safhada verilirdi. Buna göre ilki, “elif-bâ” aşamasıdır. Burada Kur’an’a henüz geçmemiş öğrenciler yer alır. İkincisi “cüzcüler” denen, okumayı söküp hızlandırmaya çalışanlar seviyesidir. Üçüncüsü ise Kur’an okuyabilenlerden teşekkül eden “mushafçılar” düzeyidir. Bu aşamalarla gerçekleştirilen eğitimin hedefi, mümkün olduğunca tecvit ve meharic-i hurufa göre Kur’an’ın öğretilmesidir. Kur’an okumayı öğrenen öğrenci “muallim” ve yardımcısı “halife” nezaretinde Kur’an’ı baştan sona okuyarak hatmeder, ardından “hatim cemiyeti” ile bu faaliyet son bulurdu. İsteğe bağlı olarak bu sürecin ardından hafızlık aşamasına geçilebilirdi. Sıbyan mektebinde Kur’an okumayı çözen öğrenci, önce alt seviyede bir daru’l-kurraya giderek hafızlığını ikmal eder ve tashih-i huruf dersleri alırdı.
Bu kurumlarda derslere sabah erkenden başlanır, öğle yemeği için ara verilir, ikindiden sonra dersler son bulurdu. Cuma günleri, ramazan ayı ve bayramlar ise bu müesseselerin tatil zamanlarıydı. Ayrıca yaz mevsimlerinde uzun denebilecek bir tatil için eğitime ara verilirdi.
İslam eğitim geleneğinde, cami ve Kur’an eğitimi yapılan müesseselerde, kıraat-ı seb‘a ve aşere gibi ihtisas düzeyinde müfredatın uygulandığı gibi Kur’an’ı öğrenme konusunda güçlük çeken kimseler için “Kevseriyye” dersleri de verilmiştir. Bu derslerde, zorluk çeken kimselere Kevser suresinden aşağısı, yani kısa sureler öğretilirdi.
İslam eğitim tarihinde Kur’an ve kıraat eğitimi öğrencilerin yaşları, zekâ seviyeleri, ilgi ve kabiliyetleri gibi hususlar göz önünde bulundurularak yapılmıştır. Eğitim kurumlarında ders veren hocalar ya da görevlilerin Kur’an öğrencisinin şevkini kıracak ya da motivasyonunu olumsuz etkileyecek söz ve tavırlardan uzak durduğu dikkat çekilecek hususlar arasındadır.
Günümüzde Türkiye’de, Kur’an eğitim-öğretimi, kıraat merkezlerinde, Kur’an kursları, camiler, imam hatip liseleri ve ilahiyat fakültelerinde yürütülmektedir. Ayrıca bu faaliyetleri özel gayretleriyle yürüten hocaları da zikretmemiz gerekir.