Makale

GECENİN NAKARATI

GECENİN NAKARATI

Fatma Nur ÜNLÜ SÜRER

Bitmek üzere bir günün habercisi olan güneş, Gevale Kalesi’nin ardına çekiliyor. Işığı kızıl ve sarının en kesif tonlarında bir yansımayla evlerin pencerelerine vuruyor. Gökte asılı kalan renklerini toplamadan sessiz ve aheste öylece çekip gidiyor. Bahardan olacak ki yeşilin bamteline dokunan ışık huzmeleri, bahçedeki kadim çınarın ve köz köz olmuş meşenin yapraklarını birer birer dökmeye hevesli. Cüretkâr bir edayla çınara çoktan meydan okumuş bile. Bu huzme oyunlarından geriye bir çocuğun neşeyle göğe savurduğu esrik ve baygın yapraklar kalıyor. Bir annenin düşünde savruluyor, göğün ebrusuna karışıyor. Güneş, kalan bütün renklerini de toplayınca şehrin ipil ipil ışıkları yanmaya koyuluyor. Asude bir bahar akşamında renkler eşitleniyor ve gece katran siyahını büründüğü vakit, zamanı yorgun bir su gibi dinlendiriyor.
Gece demleniyor, zamanın hızında akışkan olan her ne varsa durağan mutat bir seyirde geceden el etek çekiyor. Parlak aynalı cam bir küre geceyi izhar edercesine ışıldıyor. Önünde uzanan bir deniz olsa mehtabını ufkun son noktasına yaymaya gayretkâr, billur bir küre kesiliyor göğün odağında. Mehtabın zarif kıvrımlarının raksına şahitlik edecek kadar görkemli bir ışık kaynağı oluveriyor güneşten el alınca. Gece sessiz, gece ışıltılı, gece munis bir çocuk edasıyla günü biteviye bitirmeye hazırlanıyor. Geceyi bölen tek tük sesler yankı buluyor mahalle aralarında. Bir çocuk sesi sızdırıyor pencereler. Annesinin müşfik kollarında geceye inatla direnen sesler büyüyor. Belki niyazını eda etmiş bir ihtiyar nidası karşılık buluyor semanın meçhul köşelerinde. Ta ki sesler uzaklaşınca ay sükût ediyor. Uzaklarda bir beldede dinmiş denizin dalgaları çekiliyor ve mehtap uykuyu yeğliyor. Geriye koca bir boşluk kalıyor. Kabzası siyah, alın ve mahmur bir boşluk.
İnsan, o vakit göğsünde terennüm eden musikinin hoş nağmeleri içinde buluyor kendini. Gecenin siyahını solurken yürümekle koşmak arasında seri adımlarla yol aldığı şehrin sokaklarında, soluk, sessiz çehreli insanların bakışlarına aldırmadan bir siluete dönüştüğü hissiyatıyla ilerliyor. Gölgeleri bir heyulayı andıran, sonbaharın çarptığı azametli çınarların, gecenin siyahını katmerleyen gölgeleri altında düşüncelerini kavramaya çalışıyor. Bir çınarın altında oturuyor. Yaşam dedikleri varoluş emareleri bir bir tüm uzuvlarından siliniyor ve kendini çok eskilerden aşina olduğu başka bir dünyanın içinde buluyor.
Uzayan gölgelerden geçerek çocukluk yıllarına has o bildik ıtırlı yasemen kokularını soluyor. İki katlı, kesme taştan duvarları olan beyaz sıvalı ve pencereleri mavi evin avlusundan içeri giriyor. Avludaki kesif bal kokusu burnunun direğini sızlatmaya yetip artıyor bile. Sol taraftan yukarı çıkan ahşap basamaklı gıcırtılı merdivenler ona bir annenin çilesini, geçmişini fısıldıyor. Her basamağa sinmiş acının kokusu uçuşuyor ortalıkta. Duvarlar bir sır veriyor yıllardır kapısı açılmamış bu eve dair. Raflar üstünde biriken toz yığınları nice yaşanmışlıkları not etmiş ve hatta cümle gördüklerini yazmış bir gün okunsun diye. Arka bahçedeki salıncak kopan bir kayışıyla hâlâ beklemekte geçmiş zamanın şahitlerini. Sardunyalar, hüsnü Yusuflar, şeker laleler, ortancalar hâlâ solmamışlar o günleri yâd etmek üzere. Çiçek tarhlarını geçince bahçenin az ötesinde sağ tarafta ekili, birbirlerine sıkıca sarılmış fasulye sırıklarının oluşturdukları oval kapılardan geçerken verilen sözler de hâlâ toprağın altında canlı duruyor.
Şimdi sımsıkı kapalı kapılar ardında hapsolmuş geçmiş, perdeyi aralayıp göz ucuyla düşlerde seslenmekteyken kesik kesik havlamakta olan bir köpek bölüyor bu yâdının son kırıntılarını. Zihin sis kaplı, bulanık düşünce yığınlarını istiflemeye uğraşırken dil ari bir ruh efsanesi okuyor. Mütereddit hâliyle dönüp dolaşıp aynı nakaratı tekrarlıyor. Hayata güçlükle tutunmak zorunda olduğunu hatırlatan binlerce düşünce öbeği… İnsan, kesintisiz bocalamalar arasında sıkışan ruhunu kurtarmaya uğraşıyor. Lakin çok evvelden, ruh denilen odanın oymalı kapılarının ardına bir hayat gömdüğünü hatırlıyor. Tam o anda önünde kırılgan, soluk mavi bir hayat cenazesi boylu boyuna uzanmış yatıyor. Her şey bir gölge misali sıyrılıyor, kâh ayaklarının altından, kâh sağından kâh solundan. Eylem ve eylemsizlik arasında bikarar şehrin kalan son ölgün ışıklarını takip ediyor varacağı menzilden habersiz. Bu kadim şehir ağarmaya başlarken tan yerinden güneş sedasının aksini gök kubbeye vurmaya yüz tutuyor. Geceden bu yana göğsünden diline yol alıp nakaratında asılı kalarak mırıldandığı şarkı dilinden gönlüne tekrar yol almaya koyuluyor. Melankolik ruh travmalarını mağlup etmeye hazır bir avcı edasıyla beklemeye koyuluyor. Ruhunu kendi kalbiyle aharlayıp terbiye etmeye muktedir bir gönül selametine muhtaç azat oluyor tüm karanlıklardan, sisli puslu gecenin katmerinden. Gözlerini açıyor ve başlıyor büyüyen, akışkan gürültüsüyle insanı yutmaya hazır devasa helezonun dairelerinde dönerek karar bulmaya. Zaman döngüsünde başa dönene dek…