Makale

İnsanlığın Ortak ve Vazgeçilmez Değeri ADALET

Dr. Yaşar Yiğit
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

İnsanlığın Ortak ve Vazgeçilmez Değeri
ADALET

Yaratıldığı günden bugüne değin söz konusu süreç içinde insanlık âlemi, (s muhteşem ve muazzam bir birikime sahip olmuştur. Bu değerler içerikli birikimin oluşumunda, İlâhî dinlerin yadsınamaz ölçüde katkısı olmuştur. Akıl sahibi insan, bilgi ve tecrübeleri ile bu birikimin şekillenmesinde, şüphesiz belirli mesafeler kat edebilir. Ancak bu süreç ne kadar bir zaman dilimine yayılır ve hangi doğrultuda seyreder, bunu kestirmek oldukça güçtür. İlâhî bilgilendirme/vahiy ile yön verilen ve desteklenen aklın, bu birikimin şekillenmesinde daha hızlı ve doğru aşama kaydettiği açıktır. Nitekim, Yüce Mevlâ’nın; "Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da (doğru) yola iletmedi mi?" (Duha, 7) hitabı, ontolojik açıdan insanın geçmişine ve içinde bulunduğu sürece/konuma işaret etmektedir. Özelde âlemlere rahmet olarak gönderilen kutlu elçiye olan bu hitap, aslında bütün insanlığın dünya serüvenindeki yolculuğunun tarihsel arka plânını dile getirmektedir. Bu yolculukta insanoğlu, vahiyle desteklenmesine rağmen zaman zaman akla hayale gelmeyecek türden sapkınlıklar içine düşmemiş midir? insanlık, uzaklaştığı ana yoldan, İlâhî müdahalelerle tekrar rayına oturmamış mıdır? Böylesi saygın konumdaki bir varlık, sadece İlâhî yoldan uzaklaşmakla kalmamış, kendine de yabancılaşmış, saygınlığına gölge düşürecek eylemler sergilemiştir.
Kaynağı her ne olursa olsun bir prensip veya ilkenin, ideal olarak nitelendirilebilmesi için bireysel veya kitlesel bazda maslahata zemin teşkil etmesi önemli bir kuraldır. Aksi bir durumda temeli zulüm ve şiddete dayalı bir prensibin ideal olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. İdeal olarak nitelendirilen bir prensibin aynı zamanda dönemsel değil, süreçsel olması da önemli bir ölçüttür. Zira tarihin derinliklerinde kalmış ilkesel odaklı, ideal olarak nitelendirilen nice uygulamanın hatta çağımızdaki bazı kabullerin, zamanla ideal oluştan ne derece uzak ve anlamsız oldukları hemen herkesin fikridir, işte içeriğini doldurma ve uygulama noktasında sıkıntılar olsa da adalet kavramı, başlangıçtan günümüze değin hemen her din ve düşünce sisteminin, dahası insanlığın vazgeçemeyeceği ortak değerlerden biri olmuştur. Adalet, toplumu teşkil eden bireylerden tutun da milletler arası ilişkilere varıncaya dek olmazsa olmazlardandır. Bütün ilişkilerin meşruiyet kazandığı zemin, şüphesiz adalettir. Bireysel ve toplumsal ölçekte adaletin gözetilmemesi durumunda, ülkenin sosyal ve hukuksal düzeninde kaos yaşanacağı açıktır. Böyle bir durumda kolektif adalet yerine, kişisel öç ve intikam almalar, hukuka güven yerine güvensizlik gündeme gelir ki, bunun da toplum barışını ve birlikteliğini derinden yaralayacağı izahtan varestedir. Bu bağlamda H.David Thore- au’un; "Hakların mahkum edildiği bir ülkede, bütün doğruların yeri cezaevidir." sözü, adaletin, vicdanları teskin edici bir özellik arz etmemesi durumunda, ihkak- ı hak kabilinden meşru zemine oturtulamayacak türden kişisel öç almaların vuku bulacağını dile getirmesi açısından zikre değerdir. Bu nedenledir ki Yüce Allah, kozmik sistemde hemen her şeyi bir denge çerçevesinde yaratmıştır. "Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın." (Rahman, 7-8) ayeti, bu dengeyi dile getirmektedir. Sosyal ve toplumsal eksende düşünüldüğünde, bu dengenin özünü adaletin oluşturduğu görülür. Dengenin varlığı, adalete bağlıdır. Adaletin yokluğu, dengenin yokluğunu beraberinde getirecektir. Gerçekten toplumdaki adaletsizliklerin, hak-hukuk tanımazlıkların, sosyal dengeyi bozmadığı söylenebilir mi? Dolayısıyla toplumsal barış ve dengenin ön şartı olan adalet, huzurlu ve mutlu bir yaşam için istisnasız hemen herkesin muhtaç olduğu bir ilkedir.
Kelime anlamı itibariyle adalet; "Davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak" gibi manalara gelmektedir. Adalet, Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde genellikle; "Düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hükmetme, doğru yolu izleme, takvaya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık" gibi anlamlarda kullanılmıştır.
İnsanlığın ortak değeri olarak nitelendirebileceğimiz adalete, dinimizde de büyük değer verilmiş, değişik vesilelerle adaletin ayakta tutulması, fonksiyonel hale getirilmesi emredilmiştir. Adalet, Yüce Yaratanın da bir sıfatı olarak yer almış (Tirmizi, Daavât, 83), O’nun âdil olup zulmetmeyeceği (Al-i imran, 18; Yunus, 47) beyan edilmiş, ayrıca adil davrananları sevdiği (Hucurat, 9) vurgulanmış, müminlerin de adaletli olmaları istenmiştir. (Hucurat, 9; Nahl, 90)
Adalet, kanun önünde herkesin eşitliği, kültür, bilgi ve statü farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranılmaması demektir. Öz bir ifadeyle adalet, kendisine muhtaç olanı mağdur etmez. Onun hakkaniyet dolu potasında, herkes eşittir. Adalet, insan niteliğini haiz herkese aynı derecede akraba, aynı derecede de yabancıdır. Onun odağında, kimliğine bakılmaksızın sadece hak ve hakkaniyet vardır. Adalet, zulmetmez, ağlatmaz. Adalet, mağduru mahrum, suçluyu/haksızı mağdur etmez. İslâm dini, bu anlamda istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, zen- gin-fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf ayırımı yapmamış, objektif kriterlere dayalı bir adalet anlayışı getirmiştir. Nitekim; "Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (Nisa, 135) ayeti, bir taraftan müminleri adaletin tahakkukuna katkıya davet ederken, diğer taraftan da böylesi bir görevin ifasında göz önünde bulundurulması gereken kırmızı çizgilere dikkat çekiyor. Şöyle ki, davacı ile davalının, mağdur ile haksızlık yapanın etnik kökeni, inancı, siyasal düşüncesi, toplumsal statüsü, yakınlığı veya uzaklığı, adaletin tecelli etmesinde etkin ve belirleyici ölçütler değildir. Islâm’ın adalet anlayışında, haksızlık yapan, başkalarını mağdur eden, canımızdan çok sevdiğimiz evlâdımız, anne-babamız dahi olsa, imanımızın gereği adaletin gerçekleşmesine katkı sağlarız. Bu katkı, yakınlarımızın aleyhine olsa da aynı tavrı sergileriz. Bu itibarla, adalet anlayışı, insanların bulundukları konuma ya da mağdurun inanç ve kimliğine göre şekillen- memelidir.
Hemen her sözünde nice anlamların yüklü olduğu Sevgili Peygamberimiz, birçok sözünde adaletin ve adil davranmanın önemini dile getirmiştir. Bir sözünde o (s.a.s.); "Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar." (Müslim, imâre 18) buyurarak, adil davranmanın Allah katındaki mükâfatını ifade etmiştir. Peygamberimizin sadece sözde değil uygulamada da çok güzel örnekler sergilemiştir. Bu örneklerden biri şöyledir: Mekke’nin fethi esnasında, soylu bir kadın hırsızlık yapmış ve cezaya mahkum olmuştu. Bu kadının af edilmesi için yakınları, Peygamber (s.a.s.)’in sevdiği bir kişi olan Üsa- me b. Zeyd’i aracı kıldılar. Üsame, Hz. Peygamber ile konuştu ve şu cevabı aldı: "Üsâme! Seni Allah’ın koymuş olduğu herhangi bir cezanın uygulanmaması için aracılık yapar görmeyeyim." Rasulullah (s.a.s.) sonra bir konuşma yaparak şunları söyledi: "Şüphesiz sizden önceki milletlerin mahvolmasının başlıca sebeplerinden birisi, içlerinden asil (soylu) bir kişi hırsızlık yaptığında onu (cezadan) af etmeleri, zayıf birisi hırsızlık yaptığında ise, ona ceza uygulamalarıdır. Allah’a yemin olsun ki, eğer hırsızlık yapan Muhammed’in kızı Fâtıma dahi olsa, onun da elini keserdim." (Buhâri, Hudûd, 11; Ebû Dâvûd, Hudûd, 4) Hz. Peygamberin bu tavrı, adaletin temininde önemli bir etken olan hukuk/kanun önünde herkesin eşitliği ilkesini göstermesi açısından önem arz etmektedir.
İslâm dini, üstünlüğün ancak takvada bulunduğunu (Hucurât, 13), takvanın da adaleti sağlamakla gerçekleştiğini (Mâide, 8) belirterek bütün kurumlarını adalet zeminine oturtmayı hedeflemiştir. Hz. Peygamber ve ashap devri bu çizgideki uygulama örnekleriyle doludur. (Bkz. Hindî, Kenzü’l-Ummâl, XII, 658; Kandehlevî, Hayâtu’s-Sahâbe, II, 93) Hz. Peygamber ölüm döşeğinde iken, Hz. Ali ile Fadl b. Ab- bas’ın yardımları ve destekleriyle minbere çıkarak oturmuş ve; "Ey insanlar! Kimin sırtına haksız olarak vurduysam, gelsin, işte sırtım. Her kimin namus ve şerefine dil uzattıysam, işte benim namus ve şerefim, gelsin ondan intikamını alsın. Her kimin malından bir şey aldıysam, işte malım burada gelip malını ve hakkını alsın. Ben ona düşmanlık ederim diye asla düşünmesin. Düşmanlık ve kin tutma asla benim işim değildir, iyi bilmelisiniz ki, en sevdiğim kişi, bendeki hakkını alan yahut benimle helalleşen, böylece Rabbi- me gönül rahatlığıyla kavuşmamı temin etmiş olanınızdır." (Müslim, Birr, 90, 94; Dârimî, Rikâk, 52) buyurmuştur. Bu nezaket ve İnsanî erdemler dolu davranışın temeli, adalet anlayışının ve insana değer verişin bir uzantısıdır. Rahmet ve şefkat peygamberinin bu örnek davranışı, insanları küçümsememenin, örülen ayrımcılık duvarlarının yıkılışının, eşitliğin haykırmışının, tavandan tabana adaletin işlevsel hale getirilişinin resmidir.
Böylesi bir anlayış zemininde filizlenen ve gelişen insanlar, tarih sahnesinde, tarafsız ve ön yargısız herkesin gıpta ile anacağı hatıralar bırakmışlardır. Bu tablolardan çağımız insanı olarak alacağımız çok şeyler olduğu kanaatindeyiz. Bu tablolara belki de en çok konu olan adalet sembolü sahabî, Hz. Ömer’dir. Nasıl ki doğruluk denildiğinde Hz. Ebu Bekir, hayâ ve edep denildiğinde Hz. Osman, ilim ve şecaat denildiğinde Hz. Ali aklımıza geliyorsa, adalet denildiğinde de belleğimize hemen Hz. Ömer gelmektedir. Onun hakkın- daki bu kabul, haksız da değildir. Zira o, örnek uygulamaları ile İslâm tarihinde adaletin sembolü olmuştur. Nitekim aktaracağımız şu olay, onun adalet anlayışını gayet güzel ve anlamlı bir şekilde yansıtmaktadır. Halifeliği döneminde Hz. Ömer’le Übeyy b. Kâ’b arasında, arazi mülkiyeti yüzünden bir anlaşmazlık çıktı. Ömer, Übeyy’e: "Aramızdaki bu meselenin çözümü için bir hakem seçelim." dedi. Bunun üzerine Zeyd b. Sâbit’in hakem olması konusunda her ikisi de anlaşma sağladı. Zeyd’in evine giderek, aramızdaki meselenin çözümü için sana geldik dediler. Davalar onun evinde hükme bağlanırdı. Her ikisi de içeri girdiklerinde Zeyd, Hz. Ömer’in altına minder sererek yanına oturtmak istedi. Bunun üzerine Hz. Ömer Zeyd’e; "işte bu davranışın, vereceğin hükümde ilk adaletsizliktir. Ben hasmımla (davacımla) beraber oturacağım." dedi. Her ikisi de Zeyd’in karşısında oturdular ve Übeyy iddiasını ileri sürdü, Hz. Ömer de onun bu iddiasını kabul etmedi. Zeyd, Übeyy b. Kâ’b’a dönerek, "Halifeyi yeminden muaf tut. Halifenin dışında hiçbir kimse için böyle bir teklifte bulunmam." dedi. Buna rağmen Ömer (r.a.) yemin etti. Sonra da yeminle; "Ömer’le herhangi bir Müslüman arasında eşit şekilde muamele yapmadıkça, Zeyd’e dâva götürülmemelidir." dedi. (Kandehlevî, ll, 93) Bu ve benzeri nice örnek, ilk dönem Müslümanların adalet ve eşitlik konusunda ne derece titiz davrandıklarını göstermektedir.
Sonuç olarak belirtmek gerekirse; Kur’an-ı Kerim’e göre adaletin ölçüsü yahut dayanağı hakkaniyettir. Hidayete hak sayesinde ulaşılabileceği gibi adalet de hakka uymakla sağlanır. Hak objektif bir kavram ve sabit bir kanun ilkesidir. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi durumunda bu hükmü tanımayan insanlar için "işte bunlar zalimlerdir" (Nur, 4851) denilmiştir. Bu itibarla kişisel menfaat temini, akrabalık, düşmanlık gibi hissi durumlar, taraflardan birinin soylu veya alt tabakadan olması, bedenî veya ruhî bakımdan kusurlu bulunması gibi ahlâkî ilkeleri ilgilendirmeyen sebepler bir hakkın ihlâlini, örtbas edilmesini ve sonuç olarak adalet ilkesinden sapmayı mazur gösteremez. (Maide, 8; Nisa, 3; Al-i imran, 75) Zira "Eğer hak onların keyfî arzularına uysaydı göklerin, yerin ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu." (Mü’minun, 71) buyurularak, adaletin objektif kriterlere oturtulmaması durumunda karşı karşıya kalınacak tehlikeye işaret edilmiştir. Kısaca;
* Adalet, mağdur etmez.
* Adalet, ağlatmaz.
* Adalet, herkese eşit uzaklıktadır.
* Adalet, hakkaniyet/hak merkezlidir.
* Adalet, mağduru mahrum, haksızı mağdur etmez.
* Adalet, vicdanları teskin eder.
* Adalet, intikam almaz, ilkeleri doğrultusunda şekillenir.