Makale

İSLAM’I ANLAMADA KAYNAK SORUNU

İSLAM’I ANLAMADA KAYNAK SORUNU

Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
Necmeddin Erbakan Üniversitesi Ahmet Kelefloğlu İlahiyat Fakültesi

İslam Dünyasının en önemli düşünce sorunları arasında dinin referans sistemi olan ‘kaynak’ları doğru anlama gelmektedir. Çünkü dilde, lafız-mana ilişkisi son derece önemlidir. Her ilim dalının, her inancın ve her dünya görüşünün kendine ait kavramları vardır. Ancak bir medeniyet de kendi kavramları üzerine inşa edilebilir. Kavramlar, o medeniyetin dili, sözcüsü ve alamet-i farikalarıdır. İthal kavramlarla yeni bir medeniyet kurmak mümkün değildir.
Din dilinin önemi
İslami literatürde, kavram karşılığı olarak ‘ıstılah’ sözcüğü kullanılır. Eğer, ‘ıstılah’ kelimesinin anlam çözümlemesini verirsek, kavramın dil-düşünce ilişkisi açısından ne denli büyük bir önem taşıdığı daha iyi anlaşılacaktır. Arapça bir kelime olan ‘salâh’ sözlükte, bozgunculuğun zıddı olup; düzelmek, doğru olmak, sağlam olmak, bozukluk kendinden gitmek gibi anlamlara gelirken, aynı kökle bağlantılı olan ‘ıslah’, iki şey veya iki kişinin arasında meydana gelen ya da gelebilecek olan çatışmayı sona erdirmek; ıstılah ise, lafzın ilk konulduğu yerden nakledilen şeyin ismiyle bir şeyin adlandırılmasında bir topluluğun söz birliği etmesi veyahut bir lafzın kullanılışı üzerinde anlaşmazlığın giderilmesi ya da bir kelimenin ilim dilinde ifade ettiği anlam konusunda söz birliği manasına gelir. Her ilmin kendisine göre ıstılahları vardır. Türkçede buna terim veya kavram adı verilmektedir. İşte Arapçada salâh kökünden gelen bütün kelimelerin temel anlamı, ‘barıştırmak’tır. (bkz. Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredat, İstanbul 1986, 419–420; Cürcanî, Ta’rifat, Beyrut 1987, s. 174–75.)
Kavramlar, lafza sıkı sıkıya bağlı, aynı dili konuşan kimselerde ortak olan genel tasavvurlardır. Çünkü kavramlar, zihnin nesneleri kavramasına yardımcı olan mantıksal yapılardır. Bundan dolayı bazı dilbilimciler, yerine göre kavramı anlam, anlamı da kavram şeklinde kullanırlar. Bu tanıma göre, kavramla anlam arasında bir ayrım yapılmamaktadır. Bazen de kavram, “ortak nitelikleri olan nesnelere verilen ad” olarak da tanımlanır. O hâlde kavram, herhangi bir dilde genelleme, soyutlama ve sınıflandırmadır. (Doğan Aksan, Ana Çizgileriyle Anlambilim, Ankara 1978, 38; Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim, Ankara 1990, III, 152–53.)
Kavramlar, canlı organizmalar gibidir. Zaman içerisinde farklı etkenler sebebi ile bazen anlam genişlemesi, bazen anlam daralması, bazen de anlam kayması gibi değişimler geçirirler. Kur’an nazil olmaya başladığı zaman, kendi kavramlar dünyasını oluşturmuştur. Büyük oranda Kur’an’ın kullandığı kavramlar dünyası, her ne kadar cahiliyede kullanılan kavramlar dünyasının aynısı ise de Kur’an, bu kavramları, anlam yönünden köklü değişikliklere uğratmıştır. Değişim, genel plan ve sistem içinde gerçekleşmiştir. Kur’an’ın oluşturduğu yeni sistemde kullanılan her kelime, yeni mevki kazanır. Örneğin, cahiliye devrinde takva kelimesinin özü, “hayvan olsun, insan olsun, canlı varlığın, dışarıdan gelecek yıkıcı bir kuvvete karşı kendini savunma/koruma davranışıdır.” Bu kelime İslam inanç sistemine asıl manasını taşıyarak gelir. Ama sistemin etkisi altına ve İslam’a özgü monoteizm inancı alanına nakledilmesi dolayısıyla, çok önemli bir dinî anlam kazanır. Takva “hüküm günündeki ilahî azap korkusu” sahnesinden geçerek şahsi saf dindarlık (züht) anlamına erer. (Krş. Izutsu, Toshihiko, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. S. Ateş, Ankara, ts., 20-21.)
Kur’ani kavramları, kendi bağlamları içinde değerlendirmek gerekir. Muhakkak ki kavramların kök anlamlarıyla ilgileri vardır. İşte Kur’an kavramlarını kendi genel bağlamından kopuk anlamak hem anlam daralmasını beraberinde getirir ve hem de o kavramın, arkaik/eski Arapçada taşıdığı anlamda savrulmalar yaşanır. Böylece kavram, asliyetinden kopuk bir şekilde yeni bir içerik kazanır. Bu da kavram kargaşasına yol açar. Hâlbuki kavram anlamına gelen ıstılah sözcüğü, kök anlamı itibarıyla, ayırmayı değil, birleştirmeyi önceler. Bir dil biriminin çevresini oluşturan bağlam (iç-dış), lafız-mana ilişkisi yönüyle de çok önemlidir. Kavram, bir nesnenin zihindeki tasavvuru olunca, doğrudan terminolojide meydana gelen değişim, düşünce ve bakış açılarının da değişmesini beraberinde getirecektir. Kavram, bir nevi anlamadır. Anlama olayı ise, dile dayalı bir anlatımın belli bir iletişim ortamında taşıdığı ya da taşıması muhtemel olan içeriktir. Bu sebeple kavramların yanlış anlaşılmasına yol açacak bir müdahale, özellikle İslami konularda birçok problemin doğmasına neden olacaktır. Böyle bir anlam değişmesinin olduğu bir kavramlar dünyasında, bilgi, varlık ve değer ilişkileri arasında alt-üst olmalar kaçınılmazdır. İslam dünyasının, uzun asırlardır düşünce alanında geçirdiği bunca acı tecrübelerden sonra yeniden kendi ayakları üzerine kalkabilmesi biraz da Kur’ani kavramları kendi mantığı ve mantalitesi içerisinde yeniden doğru bir şekilde kullanmasına bağlıdır.
Referans sistemimizi anlamada “usul”e ihtiyaç vardır
Dini anlama ve yorumlamada referans sistemlerimiz arasında yer alan Kur’an ve sünneti gerek lafız-mana ilişkisi ve gerekse konulu bağlamlarda değerlendirirken üzerinde durulması gereken sorunlardan bir diğeri usul sorunlarıdır. Bilindiği gibi dinde hakikati, Allah’ın maksadı ortaya koyar. Bu sebeple din bilginleri, Allah’ın buyruklarındaki maksadı ortaya çıkarmak için doğru bir akıl yürütme sayesinde elde edilen neticeye bizi ulaştırmada bir vasıta olan değişik yöntemler geliştirmişlerdir. Ancak bunu yaparken bir usule uyulmazsa bu yöntemler dini anlamada değil katkı sağlamak, bizatihi dini anlamanın önünde engel de teşkil etmektedirler. Hele hele hadisleri cerh ve tadile tabi tutmadan yorumlama çok farklı din anlayışı ve algılarını ortaya çıkaracaktır. Bu sebeple “ben Müslümanım” diyen her müminin evvela Allah ve resulünün maksatlarını anlayabilmek için azami çaba sarfetmesi tartışılmaz bir gerçektir. Çünkü biz, tek başımıza dünyaya geldik ve tek başımıza Rabbin huzuruna çıkacağız ve yaptıklarımızdan hesap vereceğiz. Bu açıdan, dindarlığımızı şekillendiren din anlayışımızın sağlam temeller üzerine oturtulması noktasında herkes kendi içinde bir iç muhasebe ya da eleştiri yapmak zorundadır. Bu gerek lafız mana ilişkileri ve gerekse dinin tüm boyutları arasındaki algılama biçiminden sürdürülmelidir. Özellikle Arapça ve Usul-i Fıkıh (mümkünse kelamcı usulcülerin) alanındaki eserlerden istifade ederek Kur’an ve sünneti anlamada bir yöntem edinebiliriz. Elbette buna bağlı olarak Ulumü’l-Hadis, Ulumü’l-Kur’an gibi usul kitaplarının yanında; Ragıb el-İsfehani’nin el-Müfredat’ı, Cürcani’nin et-Ta’rifat’ı gibi ıstılahlarla ilgili ciddi anlamdaki kitaplardan bir bilgilenme süreci yaşamalıyız. Bir nevi bunlar, Kur’an ve sünneti anlamada bizim için ana malzemeleri oluşturacaktır.
Dinî metinleri anlama ve yorumlama çalışmalarımız belli bir sistem dâhilinde gitmediği sürece “ne söylersen gider” anlayışına dayalı post-modern söylemler İslam konusunda bizleri sorunu çözelim derken, daha çok karmaşık hâle getirmeye sürükleyebilir. Aksi takdirde biz, ne dediğini bilen, ayağı yere basan, söylem ve eylemiyle örnek oluşturacak ideal Müslüman inşası yerine, kendi içinde kavgalı, çevresiyle geçimsiz ve içinde yaşadığı toplumundan kopuk “şaşırmışlar” ordusu yetiştirebiliriz.
Maalesef günümüzde yukarıda sözünü ettiğimiz âlet ilimlerden mahrum bir şekilde sürdürülen teke tek Kur’an ve sünneti anlama çabaları çoğu gencimizi çıkmaz düşünce ve inanç sorunlarının içine itmiştir. Hatta böylesi anlayışlar, 1400 yıllık ümmetin ürettiği ilmî ve irfani birikimi Kur’an ve sünneti anlamanın önünde bir engel olarak görme yanlışına da düşmüşlerdir. Önyargılı ve kaba böylesi bakış açıları, İslam’ın geçmiş zengin kültürel mirası hakkında olumsuz imajlar oluşturdukları için genç nesillerin hem geçmiş mirasımız hem de gelecek hakkındaki ümitlerini berhava etmektedir. Bu sebeple, dinî literatürümüzü anlamada lafızcı bir söylemi benimseyen anlayışlar kadar mevcut üretilen mirasla yetinelim diyen söylemin her ikisi de büyük yanlışlar yapmaktadır ve yapmışlardır da. Bu her iki uç söylemin dili, İslam’ın çağın idrakine sunulmasında iç sorunları tetiklemiş ve genç nesiller üzerinde heyecan yaratılmasını önlemiştir. Böyle bir vasatta, yeni bir davet fıkhı ve yeni bir nebevi siyer dili ve davet stratejisi geliştirmek zordur. S. Kutup’un “Yeni Kur’an Nesli” dediği, hem anlama hem de yaşama noktasında örnek nesiller yetiştirilmezse, ne kendi coğrafyamızda ne de diğer coğrafyalarda olup-bitenleri anlamamız zordur. Ancak, dünyada meydana gelen olayların arka planını iyi okumak için doğru din anlayışına ve bilinç düzeyi yüksekliğine ihtiyaç vardır. Yoksa emperyalizmin önümüze diktiği duvarları aşmak kolay olmayacaktır.
Netice, İslam’ın kök değerleri doğru bir yöntemle kavratılmalıdır. Çünkü din dili sorunu halledilmeden inanç ve düşünce sorunları halledilemeyecektir. Allah’ın maksadını anlamada doğru bir yöntem olmazsa olmaz bir ilkedir. Bu ilke sayesinde hayatlı bir din gerçeğinden ancak dinli bir hayat gerçeğine ulaşılabilir.