Makale

Hayatı Anlamlandırmada Kur'an Önermeleri

Doç. Dr. Mustafa Öztürk
Çukurova Üniv. İlahiyat Fak.

Hayatı Anlamlandırmada
Kur’an Önermeleri

Bakara suresinin hemen başında Kur’an’ın bir rehber olduğu bildirilmiştir. Burada sözü edilen rehberlik, hayatın anlamını kavratma ve dosdoğru biçimde yaşatma işleviyle ilgilidir. Kur’an’ın rehberliğinden istifade edebilen insana Allah’ın uygun gördüğü sıfat ise muttakidir. Literal olarak "takva sahibi" anlamına gelen muttaki, Allah’ı sevip sayan ve O’na saygıda kusur etmemeye çalışan kimse demektir. Ancak mümin sıfatını kazanmadan muttaki olunmaz. Öyleyse Allah-insan diyaloğunun başlangıç noktası imandır. Arap dilinde "Güven duygusuna sahip olmak, güven içinde olmak" anlamına gelen emn (emân) kökünden türetilmiş olan iman, haddi zatında gönülde mekân tutan bir insiyaktır. Diğer bir ifadeyle iman, Yunanca nous ya da Latince ratio-intellectus anlamındaki aklın değil, kalbin edimidir. Ayrıca Allah, bilgi ve düşünceye mevzu olan konkre bir varlık değildir. Dolayısıyla imanı gerekçelendiren şey de Allah’ı kavramak değil, kavranamazlığını onaylamaktır, işte bunun Kur’an’daki tam karşılığı gayba imandır.
Kısaca, imanın merkezi kalptir. Âsim Efendi’ye göre kalbin Türkçe’deki tam karşılığı gönüldür (Bkz. Âsim Efendi, Kâmus Tercümesi, I. 445). Bu demektir ki insanın iman üzerinden Allah ile kurduğu bağ gönül ve sevgi bağıdır. Sevgi ise içtenliğin, dostluğun ve yakınlığın (kurbiyet) ifadesidir. Mümin gönlündeki bu sevgiden ötürü Allah ile adeta arkadaş olur ve yakarışlarında O’na "Sen" diye hitap eder. Yine gönlündeki sevgi sayesinde Allah’a inancını ve dindarlığını da toplumun, geleneğin ve gündelik alışkanlıkların duyarsızlaştırıcı doğasından kurtararak içselleştirir. (Bu konuda çok dikkat çekici görüşler için bkz. Soren Kierkegaard, Korku ve Titreme, çev. İbrahim Kapaklıkaya, İstanbul 2002; Vefa Taşdelen, Kier- kegaard’ta Benlik ve Varoluş, Ankara 2004) Muttaki, işte böyle bir niteliğe sahip imanını saygı temelinde güçlendirip Rabbinin emirlerine sadakatle taçlandıran mümine özgü bir sıfattır.
Mümin bu sıfatla muttasıf olduğunda Kur’an’ın rehberliği pratik yaşamın her safhasında mutlaka tecelli eder. Ancak bu tecelli, müminin Kur’an’la çok sıkı bir ilişki kurmasıyla gerçekleşir. Bilindiği gibi Kur’an, Hz. Peygamber’e evvelemirde "Oku!" der. Hz. Peygamber’in şahsında diğer bütün müminleri de tazammun eden bu İlâhî buyruk, bilindik anlamda bir okumaya delâlet etmez. Burada söz konusu olan okuma, özne-nesne ayırımını ortadan kaldırmayı gerektiren bir bütünleşmeyi ima eder. Daha açıkçası, bu İlâhî emir, müminin okuyan özne, Kur’an’ın da yazılı metin ya da mushaf olarak okunan bir nesne olarak konumlandırılmasını değil, mümin-Kur’an arasında çok esaslı bir duygudaşlığın (empati) tesis edilmesi gerektiğini telkin eder.
Bu hususu bir örnekle tavzih etmek için Fecr suresi, 15-16. ayetleri hatırlayalım. İnsanın nankör bir varlık oluşunu tasvir eden bu ayetlerde mealen şöyle buyrulur: "İnsan var ya insan, Rabbi onu (zenginlik, mutluluk, sağlık, afiyet gibi) lütuf ve ikramlarıyla sınadığı zaman, ’Rabbim beni (layık olduğum şekilde) ödüllendirdi’ der. Ama onu fakirlikle denediğinde, ’Rabbim bana haksızlık etti’ diye feryat eder."
Kur’an’ı kendimizden, öz benliğimizden ayrı bir metinsel obje olarak okuduğumuzda bu ayetler bize çok fazla bir şey söylemez. Hatta biz yaşadığımız muhitte mümin olarak tanınıp bilinmenin verdiği rahatlıkla bu ayetlerde sözü edilen insanı kendimizin dışındaki bir insan zanneder ve dolayısıyla "Ne insanlar varmış yahu!" diye düşünebiliriz. Ama okuma faaliyetinde Kur’an’a kendimizi kattığımızda, hayatımız boyunca Allah’a karşı kaç kez nankörlük ettiğimizin muhasebesini yapma ihtiyacı duyar ve pişmanlıktan kaynaklanan yürek sızımızı dindirmek için bundan böyle nankörlük yapmamaya ahdederiz.
Okuma faaliyetinin bu evresine düşünme süreci denebilir. Ancak bu süreç, mantık terminolojisinde, "Şuur ile eşya yahut sebeplerle sonuçlar arasında münasebet kurmak" şeklinde tarif edilen "düşünme" ediminden çok farklı bir mahiyete sahiptir. Esasen insanoğlu düşünmeden önce hissetmektedir. Dolayısıyla Kur’an okuma faaliyetindeki düşünme de her şeyden önce duygu ve hissedişle ilgilidir. Duygu, merhum N. Topçu’nun çok güzel ifadesiyle, "Hem aklı kımıldatan kuvvettir, hem de kendi varlığının farkına vardıran şeydir." (Nurettin Topçu, Var Olmak, İstanbul 1997, s. 24) Kaldı ki Kur’an’da da düşünme, akletme ve anlamanın kalbe ait fiiller/işlevler olduğu belirtilir (Bkz. A’râf, 179; Hac, 46). Keza birçok ayette sezme, anlama ve bir şeyi kavrama gücü gibi anlamlarda kullanılan fuâd ve lüb kelimeleri de esas itibariyle insanın vicdanına, gönül dünyasına işaret eder, işte tam bu noktada, ülü’l-elbâb tabirinin -ki bu tabire kimi meallerde "temiz akıl sahipleri" şeklinde çok tuhaf bir anlam verilmektedir- "selim fıtratı, yaratılış mayası bozulmamış, gönül dünyası kirlenmemiş insanlar" anlamına geldiğini hatırlatmak gerekir.
Sözün özü, Kur’an okuma faaliyetindeki düşünme müminin zihninde değil, gönül dünyasında olup biten bir süreçtir. Bu süreçte bilindik anlamda aklın, yani felsefe ve mantık dilinde "Kavram ve önerme üretebilen, kıyas yapabilen güç" şeklinde terimleşen aklın kayda değer bir fonksiyonu yoktur. Zira bu anlamda akıl, Allah-insan ilişkisinde itaatten ziyade isyana yatkın olup çok kere insanın kendini beğenmesine ve müstağni görmesine hizmet eder. Akıl genellikle bu mânâda algılandığından Montaigne çok yerinde bir tespitle şöyle demiştir: "En zavallı, en Allah- lık insanlar bile akıldan yana paylarına razıdırlar. Başkalarında bizden daha fazla yiğitlik, beden gücü, deneyim, yetenek, güzellik görebiliriz; ama akıl üstünlüğünü kimseye vermeyiz." (Montaigne, Denemeler, çev. Sabahattin Eyuboğlu, İstanbul 1994, s. 169)
İşte bu anlamdaki aklın insan idrakine sunulan İlâhî mesajları doğru anlayıp kavramada hemen hiçbir katkısı yoktur. Şayet bu iddiamızın aksi varit olsaydı, İlâhî kelâmı duyan, okuyan tüm insanların mutlaka mümin olmaları gerekirdi. Çünkü Kur’an akledip düşünen İnsanların evrende sayısız İlâhî sanat şaheserini (âyât) görebileceklerini söylüyor. Oysa dış dünyada Allah’ın varlığına, eşsiz yaratma sanatına işaret eden bunca ayet ya da mucizeyi görmek çok fazla insana nasip olmuyor. Demek ki Kur’an’da sözü edilen akıl, bilindik akıl değil, imana mekân teşkil eden kalb-i selîmdir.
Diğer taraftan Allah, Ankebût, 43. ayette ancak bilenlerin akledebileceğini bildirmiştir. Burada sözü edilen "bilmek", suje ile obje arasında kurulan ilişkinin hâsılası anlamına gelmediği gibi, "bilenler"den maksat da okuma yazma bilen yahut iyi eğitim gören insanlar demek değildir. Kur’an’daki anlamıyla bilmek, Allah’ı yegâne Rab olarak tanıyıp bilmektir. Nitekim Hz. Peygamber bu ayette zikri geçen "âlim- ler"i, "Allah’ı bilip tanıyan, O’nun emrine uygun işler yapıp yasakladığı şeylerden kaçınan kimseler" olarak tarif etmiştir. (Bkz. İbn Atıyye, el-Muharrerü’l-Vecîz, Beyrut 2001, IV. 319; Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut 1977, III. 207)
Kur’an’ı anlama ve yaşama konusuna gelince, esasen bu ikisi aynı anda gerçekleşen bir edimdir. Çünkü Kur’an’ı anlamak, haddizatında Allah’a adanmayı ve O’nunla barışık olmayı taahhüt etmiş bir insan olarak "ben"i anlamaktır. Böyle bir anlam arayışında, anlamak isteyen ile anlaşılmak istenen şey arasında özgelik ya da ötekilik yoktur. Zira Kur’an, "ben"le vardır ve "ben"le birlikte anlam kazanır.
Burada sergilemeye çalıştığımız anlama tarzı, özü itibariyle sûfîlerin irfanına karşılık gelir. Bilindiği üzere sûfîlerin özellikle fıkıh ve kelâm ulemasının elinde ruhu kabzolan İlâhî mesajı hiç olmazsa kendi gönüllerinde ihya etmek maksadıyla geliştirdikleri irfânî usullerindeki tek asıl, Kur’an mesajıyla duygudaşlık kurmak, yani kelâm-ı İlâhînin meramını sezmek ve bunu bilfiil özümsemektir. Esasen Kur’an da buna benzer bir anlama tecrübesini salık vermektedir. Nitekim ta’akkul, tedebbür, tefekkür ve tezekkür gibi Kur’ânî kavramlar, zihinsel ve kuramsal düşünme çabasından öte iman ve ada- nışı ifade etmektedir.
Şöyle ki Allah’ın tefekkür ve te- debbürle ilgili buyrukları, ilk Müslüman nesil için, "imdi, peygamberinizin dilinden sâdır olan İlâhî mesajları can kulağıyla dinleyin ve gereğini ifa edin!" mealinde bir anlam taşıyordu. Tabiatıyla, anlama denen şey de muhataba ait bir lisanın kalıplarıyla söze dökülmüş İlâhî talimatların gereğini ifa etme çağrısına lebbeyk demeye tekabül ediyordu. Hz. Peygamber’in davetine icabet edilmesi hâlinde bu tavrın adı ta’akkul, tedebbür ve tezekkür olarak konuyor; aksi yöndeki tavır ise inkâr, istiğna ve istikbar gibi menfi kavramlaştırmalarla belirtiliyordu. Kısaca, vahyin nazil olduğu sırada Kur’an’ı anlamak, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği İlâhî mesajı, peşinen iman etmiş olmak koşuluyla mahza amel, yani sağduyu ve tezellülle kulak verip dinlemek ve mesajın mucebince edip eylemek biçiminde gerçekleşen ve hemen hiçbir zihinsel çaba gerektirmeyen bir süreçten ibaretti. (Mustafa Öztürk, Tefsir Tarihi Araştırmaları, Ankara 2005, s. 10-12)
Kur’an’ın ilk olarak nerede, ne zaman, kime hitap ettiği ve ne dediği gibi çok temel soruların cevabını bulmayı -ki bu soruların cevabı Kur’an’ın bize ne söylemek istediğini anlamak demektir- mümkün kılacak bir tarihî malumata sahip olunduktan sonraki en acil ihtiyacımız aşktır. Bu aşk, çok arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamışlıktır. Daha açıkçası bu aşk, Fuzülî’nin, "öyle sermestim ki idrak etmezem dünya nedir?" diye tarif ettiği İlâhî aşktır.
İşte böyle bir aşka nail olan insanın gönül âleminde ne kayıp kazanç, ne de menfaat ve çıkar gibi küçük hesaplara yer kalır. Çünkü bu aşkı yüreğinde taşıyan müminin yegâne hedefi, mükâfata nail olmaktan öte Allah’ı hoşnut etmektir. Şu halde Kur’an’ı hayatın içine transfer edebilmenin tek yolu onu aşkla okumak, yani benliği ona, onu benliğe katmaktır. Bu tarz bir okuyuşta Allah’ın emir-yasakları ifasına memur olduğumuz birer vecibe olmaktan çıkıp adeta sevgiliyle ilk buluşma anında yaşanan doyumsuz mutluluğa dönüşür. Şayet Allah’a ibadet olarak gerçekleştirilen fiiller böyle bir mutluluğa vesile olmuyor ve ibadetler mecburiyet hissiyle eda ediliyorsa, sorun kesinlikle "aşk" sorunudur.
Hâsılı kelâm, Kur’an’ın rehberliğinden faydalanmaya ve onun tarih- üstü mesajını hayatın içine katmaya gerçekten niyetliysek, bu sorunu tez elden halletmek durumundayız. Daha açıkçası, biz bugün en azından kendi muhitimizde iyilik hâkim kötülük mahkûm olsun istiyorsak; ana- babaya hürmet edilsin, akrabanın, yetimin, yoksulun derdiyle dertlenilsin istiyorsak; aramızda adalet, hakkaniyet, sevgi ve merhamet duygusu egemen olsun istiyorsak, evvelâ o İlâhî aşk ile gönül dünyamızı mamur kılmak, dolayısıyla Kur’an’ı da böyle mamur bir gönül köşkünde ağırlamak zorundayız.