Makale

Cumhuriyetimizin Bir Kurumu Olarak Kur'an Kursu

Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Cumhuriyetimizin Bir Kurumu Olarak
Kur’an Kursu

Cumhuriyet’le birlikte yeni bir yapı ve işleyişe kavuşturup varlığını günümüze kadar hep sürdüren Kur’an Kursu, zaman zaman ve olur olmaz vesilelerle tartışılan, polemik konusu edilen, politik çekişmelere malzeme yapılan kurum olmaktan bir türlü kurtulamadı. Üstelik, bütün bu tartışmalar, bir devlet kurumu olmasına rağmen onun devlet içindeki varlığı/meşruiyeti hususunda yoğunlaşmaktadır.
Kur’an Kursunun devlet kurumu olmasına karşı çıkan bir grup, lâiklik ilkesinden hareketle karşıtlıklarını ortaya koymakta, lâik devlet içinde böyle bir kurumun bulunamayacağını ileri sürmekte, zaman zaman da lâiklik tartışmalarını Kur’an kursu üzerinden yapmaktadırlar. Bunlardan bir kısmı, dinî duyarlılık adına Kur’an Kursunun lâik sistem içinde yer almasına karşı çıkarken, diğerleri lâiklik hassasiyeti adına karşı çıkmaktadırlar.
1940’lı yıllarda görülen bu anlayışların (bk. Tarhanlı, 1993:80,81), hâlâ varlığını koruduğu son yıllardaki tartışmalarda açıkça görülmektedir. Söz gelimi, 2003 yılındaki Kur’an Kursu Yönetmeliğine ilişkin değişiklik üzerine yapılan yoğun tartışmalar esnasında Diyanet İşleri Başkanı’nın, "Bu değişiklik, kursları tam olarak devlet denetimine almayı hedefliyor." sözü, dinî hassasiyet adına şöyle eleştirilmektedir: "Bu devlet ’lâik’ değil mi? İslâm dininin mukaddes kitabı olan Kur’an’ın öğretilmesi ile ’lâik’ bir devletin ne ilgisi olabilir?..." Bu yaklaşımı benimseyenlerle pek nadiren karşılaşılmaktadır. Onun için, bu yaklaşım üzerinde durmaya gerek duyulmayabilir.
Kur’an Kursunun lâik sistem içinde varlığına lâiklik hassasiyetiyle karşı çıkanlara gelince, diğerlerine göre sesini daha gür ve etkili şekilde çıkaran bu kesim, lâiklik ile Kur’an Kursunun bir arada olamayacağını düşünmekte; bu kurumun varlığını lâik sistem için tehdit olarak algılamaktadır. Böyle düşünenler, her ne zaman Kur’an Kursundan söz edilse, hemen onun lâikliğe, lâik eğitime karşıtlığını şu veya bu biçimde dile getirmeye çalışmaktadırlar. Fakat, bu karşıtlık iddiasını, somut ipuçları, kanıtlar ortaya koyarak temellendir(e)memekte; niçin lâiklikle bağdaşmadığını rasyonel ve gerçekçi bir yaklaşımla açıkla(ya)mamaktadırlar.
Bunların temelde, toplumumuzun büyük çoğunluğunun dinî duyarlılığını, Islâm dininin kutsal kitabını öğrenme ve çocuklarına öğretme yönündeki güçlü ve ısrarlı talebini, en azından İnsanî ve toplumsal bir gerçeklik olarak doğru algılayamadıkları/algılamak istemedikleri söylenebilir. Üstelik bu anlayışlarını, Atatürk’e mâl etmeye çalışmaktadırlar. (Toplumumuzdaki İslâm gerçekliğini, bu sosyolojik olguyu doğru algılamak, bu toplumsal olguyu doğru anlamak, kişinin dinle/İslam’la ilişki biçimine bağlı değildir; önyargısız, bilimsel yaklaşımla anlamaya çalışmak yeter.)
Yaz Kur’an kursuna ilköğretim 5.sınıftan mezun olanların kabul edilmesi bile, bu görüş sahiplerince, lâik eğitimin aleyhine yorumlandı: "Ülkenin hoşgörüye, uzlaşmaya, birlik ve beraberliğe gereksinim duyduğu bir süreçte, lâik eğitimi hırpalamaya, zayıflatmaya çalışmanın akla uygun açıklaması yapılabilir mi?" Kur’an kursundaki eğitim, lâiklik karşıtı teokratik eğitim olarak lanse edilmektedir: "...pozitif bilimleri yeterince öğrenmemiş, çağdaş eğitimini tamamlamamış küçüklere, henüz bilinçlenmeden teokratik eğitimin verilmesi,..."
Sözü edilen anlayış sahipleri, esasen bünyesinde Kur’an Kursunun yer aldığı Diyanet İşleri Başkanlığının lâik devlet yapısı içindeki varlığını lâiklikle bağdaştıramamaktadırlar. Sıkça şu tür değerlendirmeler yapmaktadırlar: "Bir devlet bünyesi içinde ’Diyanet İşleri’ diye bir daire olur, bu daire ... fetva vermeye başlarsa, bu sistemin adı nedir, bilmiyorum, ama herhalde ’lâiklik’ değildir Devletin içinde ’Diyanet İşleri’ varsa bu lâiklik değil,"...
Bu yazı, bunları bütün yönleriyle tartışmanın yeri değildir. (Lâiklik-Diyanet ilişkisi için bk. Çakır-Bozan, 2005: 106 vd). Ancak, burada birkaç noktaya işaret etmek gerekmektedir. Bu ifadelerde bir zihin karışıklığıyla, kavram kargaşasıyla, meseleye yüzeysel ve tek yönlü yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzun altı çizilmelidir. Şöyle ki, mesela fetva, tamamen bireysel bilgilenme çerçevesinde kalan ve isteyen Müslümanlara yapılan özel dinî açıklamadır; hukuk ve siyaset alanına taşan bir yaptırım gücü ve niteliği yoktur. Diyanet İşleri Başkanlığı, İslâm dininin inanç, ibadet ve ahlâk esaslarını insanımıza doğru bilgiyle açıklamakla yükümlüdür. Bu bağlamda yapılan açıklamaların, siyaset, yasama, yürütme ve yargı alanlarına bir müdahale olarak algılanması ve tanıtılması elbette doğru değildir.
Çoğulcu bir toplumda her kesimin hak ve özgürlüklerinin garantisi olduğunu kanıtlamış bir lâiklikten hiç kimse vaz geçmeyi düşünemez, onu hırpalamaya kalkış(a)maz. Kaldı ki, lâik sistem kendini koruma reflekslerine sahiptir.
Burada işaret edilmesi gereken bir diğer nokta da şu: Lâiklik kavramının tanımı, lâiklik uygulamaları hep tartışılmaktadır. Bu, tamamen olumsuz bir durum da değildir; çağdaş demokratik değerler çerçevesinde ufuk açıcı rol oynayabilir. Yeter ki, bu tartışmalar,sağduyu ile ve iyi niyetle bilimsel bir yaklaşımla yapılsın, düşünsel derinliğe sahip olsun. Bu bağlamda şu soruyu öncelikle sormak gerekmektedir: Batı’dan aldığımız lâiklik kavramı, tarihsel, siyasal, kültürel... tecrübelerimiz çerçevesinde temel- lendirilmeye açık mıdır, yoksa belli bir batılı tanımı sabit kareler şeklinde dondurulmuş mudur?
Sanıyorum bu soruya şöyle bir cevap yanlış olmaz: Her kavram gibi lâiklik de, kendi toplumsal/tarihsel koşulları altında değerlendirilmelidir. Lâikliğin çıktığı coğrafya olan Batı’daki dinsel, toplumsal, kültürel ... şartlar/yapı, bizimkinden çok büyük farklılıklar taşımaktadır. Hatta Batılı ülkeler de, bu anlamda birbirinden farklıdırlar. Her toplum kendi tarihini sırtında taşımaktadır. Bu durum, lâikliğin, bazı farklılıklarla toplumsal bünyeye uyarlanmasını zaruri kılmaktadır. Nitekim, Avrupa’da da tek bir lâiklik modeli yoktur. Buna bağlı olarak din eğitimi anlayışı ve uygulamalarında da farklılıklar söz konusudur. Ama bu ülkenin şart ve taleplerine uyarlama ihtiyacı, lâikliğin olmazsa olmaz niteliklerinden taviz vermeyi asla gerektirmez.
Türk inkılabı ve onun omurgası olan lâiklik, evrensel uygarlık ölçütlerinden ilham almış, ama kendi gerçeklerimize rağmen şekillenmiş değildir. Nitekim, 1949’da ilkokulların programına konan ihtiyari din dersi dava edildiğinde Danıştay Baş Kanun Sözcüsü şu değerlendirmeyi yapmıştır: "Lâiklik mefhumu, sayın davacının ileri sürdüğü veçhile Avrupa ve Amerika ölçülerine göre, ısmarlama suretiyle, Teşki- lat-ı Esasiye Kanunu’na ithal edilmek için imal ettirilmiş değildir. Hiçbir zaman müstağni kalamayacağımız medeniyet âleminin müşterek malı olan esaslardan alınmış ilham ile milli tarihimizin ıstırap ve felaketlerinden süzülerek, milli bir mana taşımak üzere şekillendirilmiş bir mefhumdur.." (Bilgin,1995: 92)
Her şeyden önce, sanılanın aksine Türk inkılabı, dini tasfiye eden değil, kapsayan bir inkılaptır. Atatürk’ün yakın çevresindeki bazı etkili kişilerin, okullarda din eğitim-öğretimine asla yer verilmemesi gerektiğine dair görüşler ileri sürmelerine, söz geli- mi, görüşlerine Atatürk’ün çok değer verdiği ve kendisiyle eğitim konularını görüştüğü İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Darulfünun’un rektörü olarak Şubat- 1924’de Atatürk’e,
" ... Din içtimai bir müessesedir. Realitede yaşamaktadır. Fakat devlet onu mekteplerinde öğretmeye mecbur değildir. Devlet terbiyesinin karakteri ancak milli olabilir. İnkılap Maarif müesseselerini lâik- leştirmelidir." (Ergin, 1977: 1648-49.) demesine rağmen, Tevhid-i Tedrisat Kanunu aksi bir anlayışla çıkarılmış; yeni mesleki din eğitimi kurumlan açıldığı gibi okullardaki din derslerine de dokunulmamıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş ve bünyesinde Kur’an Kursları açılmıştır. Meclis kararı ile Kur’an’ın Türkçe meali, Hamdi Yazır’ın hazırladığı Kur’an tefsiri ve Sahih-i Buharî’nin özeti olan Tecrid-i Sarih’in çevirisi yayınlanmıştır. Bu gibi adımlar, Cumhuriyeti kuran iradenin, dine bakışını, lâiklik anlayışını yeterince açıklamaktadır.
Bu gerçekliğe karşın yukarda sözü edilen anlayış, lâikliği ’din ve devlet işlerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrılması’ şeklinde tanımlayıp, devletin dinle ilgisini olumlu anlamda tamamen kesmesini öngörmektedir : "Lâisizmin ilanından sonra din dersleri devletin mesuliyetine mevzu olmaktan çıkarılmıştır. Vatandaşlar, bu vicdani duyguyu istedikleri gibi evlâtlarına telkin edebilirler. Fakat bunu fert olarak kendileri yaparlar. Devletin bir müessesesi olan mektep, devlet gibi, bütün dinler ve manevi telakkiler karşısında tamamiyle bitaraftır. Onunla alakadar olamaz ve kendi bütçesiyle ne eskiden olduğu gibi mektebin camisinde imam, ne de sınıfında ulûmu diniyye muallimi bulunduramaz." (Yücel,1994: 227)
Ateş, "Lâiklik tanımlanmak istenirken, diyor, ’din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’ tanımının getirilmesi, elbette yanlış değil, fakat çok eksik. Din ve devlet işleri nasıl birbirinden ayrılır, ne biçimde birbirinden ayrılır vb. gibisinden soruları dile getirdiğiniz zaman, yanıt vermekte zorlanırsınız." (Ateş, 09.06.2005)
Yücel’in belirttiği üzre lâiklik, devletin(yönetim erkinin), "bütün dinler ve manevi telakkiler karşısında tamamiyle bîtaraf" olmasıdır. Lâik devlet, bütün dinler ve ideolojilere eşit mesafede durup hakem rolünü üstlenir. Ancak, lâik devletin bu tutumu, Yücel’in dediği gibi, onlarla alakadar olmasına acaba engel midir? Meselenin enine boyuna irdelenmesi gereken can alıcı bir noktası da işte burasıdır.
Lâikliğin, insan hak ve özgürlüklerini, özellikle din ve vicdan özgürlüğünü garanti etme özelliğinin/yükümlülüğünün olmazsa olmazlığı hesaba katılırsa, lâik devletin, tarafsızlık adına toplumdaki dinlere ve ideolojilere ilgisiz kalması düşünülemez. Zira, her vatandaşın inanıp inanmama, istediği şeye inanma, inandığı gibi yaşama, inançlarını öğrenme ve başkalarına öğretme hak ve özgürlüğünün ortamını hazırlamazsa, onun önünde engeller varsa ve bunların kaldırılması hususunda aciz kalan vatandaşlarına yardımcı olmazsa, lâik devlet hakemlik/garantörlük yükümlülüğünü yerine getirmemiş demektir.
Esasen lâik devlet, yönetimde hiçbir dini veya manevi bir telakkiyi esas edinmez, ona göre kararlar almaz. Ancak bu devletin, aldığı kararlarda, halkın beklentilerini, ihtiyaçlarını, alışkanlıklarını, geleneklerini, kültürünü... hesaba katması/gözetmesi, lâiklik ilkesiyle çelişmek şöyle dursun, onun gereğidir. Tabiî ki, bu yapılırken hiçbir inanç grubunun güdümüne girme veya aralarında ayrım yapma, birinin hak ve özgürlüklerine zarar verme..., hiçbir şekilde söz konusu olmayacaktır. Yani, lâikliğin temel niteliklerini yok edecek bir yaklaşım sergilenemez. Ba- tı’da bu durum açıkça görülmektedir. Nitekim bir Alman bilim insanı, Alman okullarında din dersi yapılması hususundaki dinî temsil meselesinden söz ederken şunları belirmiştir: "Bu da göstermektedir ki, dini açıdan tarafsız görünümdeki Alman Anayasa Hukukumuz, aslında Hristiyan dini ve Kiliselerinin yapısına uygun yapılmıştır..." (Cebauer, 1991:,77) işte Cumhuriyet’i kuran irade, Ülkemizin gerçeklerini, tarihsel deneyimlerimizi, kültürel yapımızı, İslâm’ın niteliklerini, halkımızın taleplerini ve beklentilerini... hesaba katarak, Diyanet işleri Başkanlığına devlet bünyesinde yer vermiştir. Başkanlık, toplumu Islâm dini hakkında aydınlatma, din hizmetleri konusunda isteyenlere rehberlik etme göreviyle yükümlü kılınmıştır. Halkı İslâm konusunda aydınlatma, onu doğru bilgiyle donatma görevini yerine getirmek için Başkanlık bünyesinde bir de Kur’an Kursu oluşturulmuştur. Devlet lâik eğitim sisteminde yetiştirdiği öğreticiler vasıtasıyla buralarda eğitim yaparak halkın taleplerini, beklentilerini karşılamaya çalışmaktadır. Öğreticilerin maaşlarını ödemek dışında hiçbir finansal yük de üstlenme- miştir. Binaların yapımı dahil bu kurumların diğer bütün ihtiyaçlarını halk karşılamaktadır. Bu, lâikliğe aykırı görülmemiş, aksine toplumsal ve kültürel gerçeklerimiz çerçevesinde, din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olan lâikliğin gereği olarak algılanmıştır.
Bu yapılanmayı eleştirenler, lâiklik adına devletin dinle hiç ilgilenmemesini, onu adeta yok saymasını öngören bir söylemle, soruna çözüm üretmek şöyle dursun, daha da içinden çıkılmaz hâle getirmektedirler. Oysa, mevcut yapı ve uygulamayı eleştirip "bu kurumlar lâikliğe aykırıdır, bu sebeple kaldırılmalıdır" şeklinde bir iddiayla ona karşı çıkanların, bu yapı ve kurumlar olmadığında nelerin olabileceğini, ne tür sorunlarla karşılaşılacağını düşünüp, toplumsal gerçekliklerimizle ve çağdaş evrensel demokratik değerlerle tutarlı yeni alternatif çözümü ortaya koymaları gerekmektedir. Bu tür önemli konularda temel hareket stratejisi olarak kaldırılması teklif edilenin yerinin ne ile doldurulacağının söylenmesi ve bunun garantisinin alınması son derece önemlidir. Daha iyi olan yenisi ortaya konunca, eskisi zaten işlevini yitirecektir.
İşte bu yapılmamaktadır. Sadece kalıp yargılar üzerinden karşıtlık ortaya konmakla yetinilmektedir. Geçmişte deneyip sonunda vaz geçtiğimiz anlayış ve uygulamalara tekrar dönmeyi önermekten başka bir şey ortaya konmamaktadır. Yani, daha ileriye gitmemiz gerekirken, geri dönmemiz önerilmektedir. Onun içindir ki, toplumsal sağduyu bunlara iltifat etmemekte; lâik ve demokratik sistemimiz içinde din eğitimi açısından temel bir işleve sahip olan Kur’an Kurslarına toplumun ilgisi devam etmektedir. Bu kurumlar, çağdaş bilimsel bir yaklaşımla eğitim kalitelerini yükselterek, çağın insanının beklenti ve taleplerini hakkıyla karşılayabildikleri oranda bu ilgi daha da artacaktır.
Gerçekte, din hizmetleri ve din eğitimi konusunda Türkiye Cumhuriyeti’nin model edineceği ne bir İslâm ülkesi ne de bir Batı ülkesi vardır. Türkiye bu konuda oldukça zengin bir tecrübeye ve entelektüel birikime sahiptir. Bu kendi tarihsel tecrübe ve birikimimizi yeniden bilimsel yaklaşımla değerlendirip değişen şartları dikkate alarak, bu alanda bize özgü ve çağdaş evrensel değerlere açık bir değişimi/gelişimi gerçekleştirebiliriz, diye düşünüyorum.

KAYNAKLAR:
1. Ateş, Toktamış, "Lâiklik", Cumhuriyet, 09.06.2005.
2. Bilgin, Beyza, Eğitim Bilimi ve Din Eğitimi, Ankara, 1995.
3. Çakır, Ruşen-Bozan, İrfan, Sivil Şeffaf ve Demokratik Bir Diyanet İşleri Başkanlığı Mümkün mü?, Tesev Yay., Şubat- 2005.
4. Ergin, Osman Nuri, Türk Maarif Tarihi, l-V, Eser Matbaası, İstanbul, 1977.
5. Gebauer, Klaus, "Müslüman Öğrencilerin Alman Okullarındaki Din Eğitimi", Din Öğretimi ve Din Hizmetleri Semineri, 8-10 Nisan 1988, DİByay. Ankara, 1991.
6. Tarhanlı, Iştar B., Müslüman Toplum, Lâik Devlet, Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı, Afa Yayıncılık, İstanbul, 1993.
7. Yücel, H. Ali, Türkiye’de Orta Öğretim, T.C. Kültür Bakanlığı Milli Kütüphane Basımevi, Ankara, 1994.