Makale

DUA, TESPİH, ZİKİR

DUA, TESPİH, ZİKİR

Prof. Dr. Muammer ERBAŞ | Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

"Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, sizlere icabet edeyim." (Mümin 40/60.)


İslam inancına göre Allah Teala yaratmış olduğu bütün varlıklarla vahiy yoluyla sürekli olarak iletişim hâlindedir. Sözlükte pek çok anlamı bulunan vahiy kavramı, genel olarak iki varlık arasındaki özel bağlantıyı ifade eder. Buna göre Allah Teala, yaratmış olduğu maddi-manevi her bir varlık türüyle zaman ötesi boyutta, sadece ona özel bir tarzda ve yine onu harekete geçirecek şekilde iletişim kurmakta yani ilahî emir ve buyruklarını kendisine bildirmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Cenab-ı Allah’ın manevi varlıklar olan meleklere vahyettiği bildirilir: “Rabbin meleklere, ‘Ben sizinleyim, inananları destekleyin.’ diye vahyetti.” (Enfal, 8/12.)
Yüce Allah, sadece gayp âlemine ait manevi varlıklar olan meleklere veya cinlere değil dünya hayatındaki maddi varlıklara da vahyetmekte yani onlara bildirmek istediği ilahî buyruk ve mesajları bu şekilde hızlı, özel ve etkileyici tarzda iletmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Cenab-ı Allah’ın bal arısına vahyettiği ifade edilir. Bu sayede bal arısı, Rabbinin kendisine olan buyruğunu alır ve üstlenmiş olduğu görevi eksiksiz bir şekilde yerine getirerek insanlar için şifa olan balı üretir: “Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye vahyetti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” (Nahl, 16/68-69.)
Bu bağlamda Allah Teala, genel tekvini vahiy kapsamında canlı cansız bütün varlıklarla sürekli iletişim hâlindedir. Ve bu, sadece Allah’tan yaratılmışlara yönelik tek taraflı bir iletişim değil aynı zamanda yaratılmışlardan da Yaradan’a yönelik çift yönlü bir iletişimdir. Zira Kur’an’da ifade edildiğine göre Allah Teala, yaratılmışlara vahiy yoluyla ilahî buyruklarını bildirirken onlar da tespih etmek suretiyle bu ilahî hitaba karşılık verirler: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tespih eder. O’nu övgü ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tespihini anlamazsınız. O, halimdir, bağışlayıcıdır.” (İsra, 17/44.)
Bütün varlıklarla iletişim hâlinde olan Allah Teala, doğal olarak mecazi anlamda kendi vekili ve her şeyi emrine amade kıldığını belirttiği insanoğluyla da sürekli iletişim hâlindedir. Bunlardan ilki, diğer varlıklarla da olan genel tekvinî vahiy yoludur. Zira Allah Teala, insanoğluyla daha kendisini yaratıp dünyaya göndermeden önce “Kâlû Belâ”da konuşup iman sözü almıştır: “Rabbin, insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. Onlar da: ‘Evet, şahidiz.’ demişlerdi.” (Araf, 7/172.)
Bunun anlamı, insanın fıtrat yani İslam üzere yaratılmış olduğu gerçeğidir. Buna göre, şayet doğru işletebilirse aklı insana doğruları gösterir ve şayet iyi dinleyebilirse kalbi onu iyilik ve güzelliklere yöneltir: “Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/30.)
Bununla birlikte diğer varlıklardan farklı olarak insanoğlu cüzi irade sahibidir. Buna göre insan aklı doğruya ulaşabildiği gibi, yanılıp yanılgıya da düşebilmektedir: “Kişiye ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene ant olsun …” (Şems, 91/7-8.)
İnsanın kalbine vicdanın yani Hakk’ın sesi gelebildiği gibi nefsin yani şeytanın fısıltıları da gelebilmektedir: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar...” (Enam, 6/112.)
Allah Teala insan aklını yanılgıdan kalbini de bozulmaktan korumak üzere onu ilk insan Hz. Âdem (a.s.)’den itibaren özel teşrii vahyi ile desteklemiştir. Zira bu bağlamda insanoğluna yüce elçiler aracılığıyla pek çok ilahî suhuf ve kitap gönderilmiştir. Bu noktada özel teşrii vahyin genel tekvinî vahiy karşısındaki konum ve fonksiyonu, insan aklına ve kalbine hidayet etmek; yani onları aydınlatmak suretiyle yanılgıdan koruyup doğruya ulaşmalarını sağlamaktır: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır...” (Bakara, 2/185.)
Allah’ın gönderdiği kutsal suhuf ve kitapların insana fayda verebilmesi, bu ilahî mesajların onda karşılık bulmasına yani söz konusu iletişimin karşılıklı olmasına bağlıdır. Zira bizatihi Kur’an’da onun herkese değil sadece takva sahibi yani samimi, hassas ve istekli kimselere fayda vereceği ifade edilmiştir: “Kendisinde asla şüphe olmayan o kitap (Kur’an), müttakiler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.” (Bakara, 2/2.)
Bu aşamada insana düşen görev ve sorumluluk, Rabbinin kendisine olan çift boyutlu çağrısına kulak verip O’na icabet etmesidir. Bunun öncelikli yolu dua etmektir. Dua, kulun samimi ve içten bir şekilde Rabbine yönelip ona arz-ı hâlde bulunması; yani ondan meşru istek ve ihtiyaçlarını karşılamasını talep etmesidir. Bu hususta Yüce Rabbimiz bizlere Kur’an’da âdeta açık çağrıda bulunmaktadır: “Rabbiniz şöyle buyurdu: “Bana dua edin, sizlere icabet edeyim.” (Mümin, 40/60.)
Allah Teala’nın ilahî davetine kulak vermenin bir diğer yolu zikirdir. Çok boyutlu bir kavram olan zikir, kulun Yaradan’ını aklından çıkarmamasını, dilinden düşürmemesini ve gönlünden uzaklaştırmamasını ifade eder. Zira bir Müslüman için onun aklını, dilini ve gönlünü meşgul edecek Allah’tan daha değerli bir kutsal varlık mevcut değildir. Kur’an’a göre dünya ve ahiret mutluluğu, insanın bütün düşüncelerini, sözlerini, eylem ve tutumunu Allah’ın rızasına uygun hâle getirmesine bağlıdır. Bu ise, ancak zikirle yani daima O’nu düşünmekle, O’nu anmakla ve O’nu sevmekle mümkündür: “Onlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28.)
İlahî davete icabetin evrensel yolu ise canlı cansız diğer bütün varlıklarla birlikte Yüce Yaradan’a yönelip O’nu tespih etmek yani dilimizden Allah’ın adını bir an bile düşürmeksizin üzerimize düşen görev ve sorumlulukları eksiksiz bir şekilde hakkıyla yerine getirmektir. Bu bağlamda nasıl güneşin tespihi dünyayı aydınlatmak ve ısıtmak, bulutların tespihi ekinleri sulamak, toprağın tespihi bitkileri bitirmek, bitkilerin tespihi canlıları beslemek, arıların tespihi bal yapmaksa insanın gerçek anlamda tespihi de amel-i salihtir yani ortaya Allah’ın rızasına uygun faydalı işler koyabilmektir. Zira Yüce Rabbimiz Kur’an’da bizlere şöyle buyurmaktadır: “Ey inananlar! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tespih edin.” (Ahzab, 33/41-42.)
Yüce Rabbimiz aklımızdan, dilimizden, gönlümüzden duayı, zikri ve tespihi eksik etmesin.