Makale

GÖÇ YOLU GÜÇ YOLU

GÖÇ YOLU GÜÇ YOLU

Handan Erdoğan


Bizim işimiz yokluğa ve varlığa şahitlik etmek. Yolda kalmış, hasta ve sakat kişilerin elimizden geldiğince yardımına koşarız. Bazen onlarla ağlar onlarla güleriz, yüzlerce hikâyeye konuk olur, bir ekmeği böler gibi anıları paylaşırız.
Gurbet Çok Acı
Yatılı okula gidecek Suriyeli öğrencilerin heyecanı artık doruk noktadaydı, zira devlet onların kapısını çalmış “Çocuklarınızı yatılı okula göndermek ister misiniz?” demişti. Heyecanla oradan oraya koşturmalarının şahidiydik. Uzaktan gelen üç kişi gördüm. Karmaşanın içinde ağlayarak gelen, o üç çocuğun saçları özenle taranmış, beslenme çantaları omuzlara takılmıştı. Çocukların babası usulca yanıma yaklaşarak “Bir şey rica edebilir miyim?” diye sordu. “Tabi, buyurun!” dediğimde, “Anneleri savaşta vefat ettiği için çocuklarım yetim kaldı. Sağ olsun Türk Devleti bizi kabul etti, çocuklarımın can güvenliği var fakat karınları aç, yerde yatıyoruz altlarına serecek bir şeyim dahi yok. Çalışmak zorundayım ve onları bırakabileceğim bir yer lazım, sizin okul için kayıt yaptığınızı duydum. Lütfen benim çocuklarımı da alın zira onları sizden başka kimseye emanet edemem, çaresiz kaldım! Çaresiz olmak bir şey değil, o çaresizliği kabullenmek ağır geliyor insana. Gurbet çok acı.” dedi. Biz o gün çocukları aldık. Babalarının ağlayarak gidişini hatırlıyorum. Çocuklar hafta sonları okuldan eve döndüğünde sıcak bir yuvaları olsun diye evlerini düzenlemesi için babaya biz de biraz yardım ettik. Onlar bugün takdir belgeleri ile bizi gururlandırıyor ve savaş suçluları cezalansın diye hukukçu olmak istiyorlar.
Yoksulduk ama Mutluyduk
Bir ramazan günü vakfımızın kestiği kurban etlerini dağıtıyorduk. Bir Suriyeli kadın geldi. Yarım Türkçesiyle “Abla abla, şu binaya bir aile geldi; evde hiçbir şey yok, Allah için bir gelin bakın!” dedi. Beş katlı apartmanın tüm katlarında Suriyeli aileler oturuyordu, bina deseniz o kadar eski ki insan yürümeye korkar. Kapıyı çaldık, usulca içeri bizi buyur ettiler; evin salonunda bir düzine çocuk boy boy yere oturmuş. Kadın anlatmaya başladı:
Biz Afganistan’da bir dağda yaşıyorduk, eşimle birbirimizi severek evlendik. Hep yoksulduk fakat mutluyduk. Evimizin önünde bir ceviz ağacı vardı; ceviz her zaman bize güçlü olmayı öğreten bir bilgedir, dışı önce yeşildir bu bize umut verir. Kabuğu kuruyunca sertleşir bu da bize hayatın zor şartlarını hatırlatır. İçi tatlıdır, bu da bize kanaat etmeyi öğretir. Bir bilge der ki: Sen bir cevizsin, onun için insanlar seni kırıp yemek ister. Budur, hayatın özü.
Eşim Kabil’deki bir patlamada şehit düştü, o gün onunla ben de öldüm. Sekiz tane çocuğum vardı, ben onları nasıl büyütürüm endişesi aklımı kurcalayan dertlerimden sadece birisiydi. En büyük sorunum başkaydı. Bizim âdetlerimizde eşi şehit düşen kadın kaynı ile evlendirilir. Benim kaynım çok kötü biriydi; eşine ve çocuklarına karşı inanılmaz hakaretler ederdi. Eminim bu evliliğe mecbur bırakılırdım, o da bana ve çocuklarıma çok kötü davranırdı. O gün benim için zor günlerden biriydi. Bahçemize çıktım, gece dolunay vardı. Gökyüzünde kendimce bir umut, bir ses arıyordum. Bir karar vermem gerekiyordu, ya yaşayarak ölecektik ya da bilinmezlere gidecektik. Ani bir kararla içeri girdim, alabileceğim kadar eşyayı kenara yığdım, biraz azık ile yola revan olmak için.
Kendime sesli sesli soruyordum “Nereye bu hazırlık?” cevap hazırdı bir maceraya bir bilinmeze… Burada artık kalamazdım. Usulca çocukları uyandırdım, onlara kararımı açıkladığımda bana itiraz etmediler. Evimizden ayrılmak, eşimden ayrı kalmak kadar zor oldu. İçinde hiçbir eşyanın olmadığı o ev, bizim kalemizdi; sığındığımız yerdi. Bunu, Allah düşmanıma bile yaşatmasın!
Biz dağlardan yürümeye başladık, dilimde besmele “Rabbim! Garibin, kimsesizin sahibi sensin, sen koruyan esirgeyensin, evlatlarımı bana kendi elimle ziyan ettirme.” diye dua ediyordum. Geceleri dinleniyor, gündüzleri yürüyebildiğimiz kadar yürüyorduk. Bir anne düşünün, bilinmezlere ciğerparelerini götüren. Çocukların kimi geride kalır, kimi koşar. Hep sabırla bir gerideydim bir ileride, bazen tok bazen aç ve susuz…
Bu şekilde İran sınırına kadar geldik. Orada tüm işlemlerimiz tamamlandı, perişan hâlimizi gören yetkililer bize yardımcı olmuştu. Her şey tamam derken bu arada ben sekiz aylık hamileydim, tabi günlerdir yolda helak olmuştuk, sancılandım. Çocuklarım sınırdan geçmişti, o sırada ben doğum yaptım. Bir oğlum oldu, adını Hamidullah koydum. Onun çok güzel mavi gözleri vardı -tıpkı babası gibi- ve o babasının adı ile yaşamalıydı. Sınırdaki herkes bu yeni bebeği sevmek için âdeta yarışıyordu. Üzerinde eski gömlekten zıbını, yer bezinden battaniyesi…
Bir yetkili yanıma geldi. Bana söylediği bazı sözleri anlamıyor ve bir anlam da veremiyordum. Sınırda çalışan İranlı bir kadın bana ağlayarak dedi ki: “Bebeği buradan geçiremeyeceğini söylüyorlar.”
Nasıl yani, anlayamamış ya da inanamamıştım. Bana çocuğunun pasaportu olmadığı için sınırdan geçemez, dediler. O an benim için zaman durdu, ben evlatlarımı kurtarmak için bu yola çıkmıştım. İnsan kalbini yaşarken sökebilir mi? Ne yaptıysam da kimseyi ikna edemedim. Çok çaresizdim. Böylece sınırda günlerce kaldım, kimselere evladımı veremezdim.
Orada tanıştığım İranlı bir aile bir sabah yanıma gelerek dediler ki: “Bak burada perişan olacaksınız, bu şekilde olmaz. Bir karar vermelisin. Bu çocuk sınırdan geçemez, gel sen bu çocuğu bize ver. Biz büyütelim, ona kendi çocuğumuz gibi bakalım. Sana adresimizi, telefonumuzu ve bir miktar para verelim. Ne dersin?”
Ben evladımı parayla satamazdım ancak şu şartla evet dedim. “Bir gün mutlaka gelirim ve onu alırım.” Yeni doğmuş bebeğimi o aileye verdim ve benim için kara günlerin başlangıcı olan 1460 günün ilk günü başlamış oldu.
Ayrılık ölümden daha acı, biz Türkiye sınırına geldiğimizde bitmiş hâldeydik. Hiç kimsenin konuşmaya cesareti yoktu zira içimizden biri ağlayacak olsa kimse bizi susturamazdı. Yokluk, yorgunluk, belirsizlik, açlık bizim için ayrılığın acısı yanında koca bir hiçti.
İlk Şanlıurfa’ya sonra Gaziantep’e sonra da Ankara’ya geldik. Pursaklar’da tanıdıklarımız-köylülerimiz vardı. Bizi birkaç gün misafir ettiler. Daha sonra da size artık bir ev lazım diye bize bir kiralık gecekondu buldular. Hemen binaların birinde çöp dökme işine girdim. Gündüz lokantada bulaşık yıkıyor, gece binaların çöpünü döküyordum. Bir gün bir abla ile tanıştım, o abla bana dikiş makinesi getirdi. Ben o makineyle dikiş dikme işine başladım.
Biz biraz para biriktirince önce bir cep telefonu aldım, ardından evladımı alan aileyi aradım. Gözyaşları içinde büyüme safhalarını dinledim. Çocuklarıma bir miktar para bıraktım ve çocuğumu almak üzere tekrar sınıra gittim. Kaçak yollardan geçerek sora sora ailenin kapısına vardım. Kapıyı çaldım, içeri girdim. Evladım kocaman olmuştu. Onu kaç kez öptüm hatırlamıyorum. Allah, o aileden razı olsun! O güzel insanlar, bana hiç zorluk çıkarmadı; sınıra kadar refakat ettiler.
Evladım benimleydi artık. Ne gam ne tasa üzerdi beni. Uzunca bir yolculuktan sonra bir sabah tüm yavrularıma kavuştum. Kalbim gövdemden ayrı geçen 1460 günün ardından artık ne kadar çalışırsam çalışayım dert değil.
Göç bana toprak gibi olmayı öğretti. Bazen çamursun bazen çiçek bazen yağmur. Yıkar seni bazen kar ama bu topraklar hep çiçek açar…