Makale

DİN VE DEĞER

DİN VE DEĞER
Prof. Dr. Vejdi Bİlgİn

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


Davranışlarımıza Ne Yön Veriyor?
Davranışlarımızın temelinde hangi faktörlerin yer aldığı sorusu, insan bilimlerinin temel problemlerinden birisidir. Evet, bir taraftan fizyolojik ihtiyaçlarımız vardır, diğer taraftan da psikolojik ve toplumsal ihtiyaçlarımız. İnsan sadece yiyecek, eş ve barınakla yetinmez; yekdiğerine güvenmek ister, sevilmek ihtiyacındadır, saygı görmeyi arzular. İhtiyaçların dışında, başkaları üzerinde hâkimiyet kurmak, hile yapmak, intikam almak vs. isteyenler vardır. İnsanoğlu, diğer canlılardan farklı olarak, yaratılıştan verilen, örneğin bir karıncada ya da balinada olduğu gibi sabit bir doğaya sahip olmadığından ifrat ve tefrit arasında pek çok davranış sergiler.
Toplum, sınırsız potansiyel davranışlarımızın bir kısmından gönüllü olarak vazgeçmemizle kurulmuştur. Bunu, seküler bir şekilde, mutlak kudret sahibi gibi görünen ama esasında -çok kısa bir süre içerisinde annesinden ayrılan ve ölünceye kadar ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabilen- bir hayvan yavrusundan bile daha aciz olan insanın kendi eksikliğini ve başkalarına olan ihtiyacını idrak ederek topluma uymak zorunda olmasıyla açıklayabiliriz. Böylelikle zaman içinde toplumu bir arada tutan değerler ve onlara bağlı davranış kuralları (normlar) gelişmiştir. Bizim itikadımıza göre Allah doğrudan insana vahyederek bu süreci belirlemiştir. Konuyu ne şekilde ele alırsak alalım, tarih içerisinde din, sınırsız insan düşüncesini ve davranışlarını kontrol altında tutan değerler dünyasının kurucu başat öğesi olmuştur.
Öyleyse insan davranışlarının fizyolojik ve psiko-sosyal ihtiyaçlar yanında değerler dünyasına dayandığını söyleyebiliriz.
Öz ve Kabuk Olarak Değer ve Norm
Değerler toplum tarafından paylaşılan, bireyin ve toplumun mutluluğu için gerekli görülen, ortak duygular uyandıran düşünce, tasavvur ve ideallerdir. Bunlar bağımsızlık, anne-baba hakkı, namus, adalet, arkadaşlık, ahde vefa, sadakat gibi geniş bir alana yayılır. Günümüzde bu değerlere insan hakları, fırsat eşitliği, seçme ve seçilme hürriyeti gibi yeni idealler katılmıştır.
Değerler, çoğunlukla soyut oldukları için sosyal kurallarla (normlar) kendilerini gösterir. Büyüklere hürmet, hitap şeklinden karşılarında oturmaya kadar toplumun örf ve âdet olarak kabul ettiği normlarla ortaya çıkar. Normlar, değerlerimizi kuşatan davranış kurallarıdır. Eğer bir düşünce norm üretemiyorsa toplum tarafından değer olarak kabul edilmemiş demektir.
Değerler ve normlar, toplumsal değişimin olağan seyri içinde gelişebileceği gibi, kişilere ve tüzel kişiliklere ait politikalar dahilinde de gelişebilir. Ancak bu ikincisinde başarılı olma ihtimali daha düşüktür. Örneğin hükümetin kapalı kamusal alanlarda sigara içilmesini kanunla yasaklaması, toplumumuzda hâlâ bir norm hâline gelmemiştir. Bir şeyin toplumsal norm hâline gelişinin en önemli göstergesi, resmî, hukuki yaptırım olmasa dahi, toplumun ortalama bireylerinin o kurala uyması, uymadığında ise toplumsal yaptırımlarla karşılaşması ve bunlara olumlu cevap vermesidir. Bugün hastanelerde veya toplu ulaşım araçlarında kesinlikle sigara içilmezken çeşitli iş yerlerinde sigara içildiğini gördüğümüzden, bu yasağın henüz tam anlamıyla toplumsal norm hâline gelmediğini söylüyoruz. Belki de toplum, sigaranın bu iki mekânda içilmemesini bir norm olarak kabul edecek, diğerlerini ise benimsemeyecektir. Toplumsal değişimin nereye doğru gideceğini tam olarak kestirmek mümkün değildir.
Bir Değer Olarak Din
Dinin kendisi hem bir değerdir hem de pek çok değere kaynaklık eder. Genelde dinî değerlere bağlı kaldığımızda toplumdaki problemlerin de çözüleceği gibi naif bir yaklaşım vardır. Oysa esas problem detaylara inildiğinde ortaya çıkmaktadır. Detaylardaki dinî değerler nelerdir ve bunların etrafında gelişen kurallar dinî olarak bizi bağlamakta mıdır? Kul hakkı örneğinden hareket edecek olursak, acaba randevumuza belirttiğimiz vakitte gelmeyip karşıdakini bekletiyorsak bu, kul hakkına girmekte midir? Ya da devlete vergi vermediğimizde ama devletten her türlü hizmeti almaya devam ettiğimizde, işçimizin gündeliğini tam olarak verdiğimizde ama sigortasını yatırmadığımızda, tam tersi olarak fabrikadaki otuz dakikalık öğle tatilini kırk dakikaya çıkardığımızda yine kul hakkına girmekte miyiz? Toplumda bu saydığımız hususlar, maalesef, çoğunlukla din ile ilişkilendirilmez. Bu da bize, dinî değerlerin içselleştirmesi ve norm hâline gelmesi sürecinde problemler olduğunu gösterir.
Detaydaki dinî değerler ve bunlara bağlı normlar kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bunlar öncelikle âlimler tarafından ortaya konur, sonra da müderrisler ve imamlar gibi kişiler tarafından geniş halk yığınlarına aktarılır. Bizim geleneğimizde var olan 54 farz formülasyonu böyle bir normlaştırma çabasının ürünüdür. Birey bunları önce ailesinden, sonra öğretmeninden, nihayetinde sosyal hayatın farklı kesimlerinden duydukça ve uygulandığını gördükçe farkında olmadan bir değer olarak kabul eder, bunlara uymaya kendini mecbur hisseder, uymadığında ya da yapamadığında ise psikolojik olarak rahatsız olmaya başlar. Somut örnek verecek olursak: Kişi, yalan yere yemin etmenin kötü olduğunu bilir, yemin etmemeye çalışır ama herhangi bir şekilde yemin ettiğinde rahatsız olursa, “yalandan yemin etmeme” onun için tam bir norm hâline gelmiş demektir. Nitekim toplumda sık sık “Yalan yere yemine etme!” “Ağzını yemine alıştırma!” gibi tekrarlanan cümleler bu konunun norm hâline geldiğini göstermektedir.
Günümüzde, daha önceki dönemlerde olmayan yepyeni durumlarla karşı karşıyayız. Ancak bu konularda bazı insanlar, bir taraftan “Din hayattaki her şeyi kuşatır.” şeklinde bir söylem içerisindeyken; diğer taraftan –aşağıda bilinç bölünmesi dediğimiz bir durum ile- modern problemlerin dinin problemi olmadığını düşünmekte ya da yeni gelişen durumu eski şartlara göre değerlendirmektedir. Örneğin bugün telif hakkı diye bir şey dinin konusu içine girmekte midir? Bir başka ifadeyle, bir kişiye ait kitabı korsan olarak basıp satmak ya da izinsiz olarak bütünüyle fotokopi yapmak hangi kapsamda değerlendirilecektir? Telif hakkının bir değer hâline gelmesi ve bununla ilgili normların oluşması için âlimlerimizin önce bu konu üzerinde bir mütalaa yapması, bir görüş serdetmesi gerekmektedir. Ancak bu, konunun dinî norm hâline gelmesi için yeterli değildir. Pek çok âlim, ölçü ve tartıdaki hile gibi bu olguyu işlemeli, akabinde konu ders kitaplarında, kürsülerde, görsel-işitsel medyada yer almalı, nihayetinde ilmihâllere girmelidir. Toplum için ilmihâller en önemli dinî bilgi kaynağıdır.
Bölünmüş Bilinç ve Din
Günümüz dünyasında, dinin norm üretememesinin altında yatan etkenlerden birisi bölünmüş bilinç durumudur. Bölünmüş bilinç, dinî işlerin dünyevi işlerden farklı olduğu, dolayısıyla ayrı değerlendirilmesi gerektiği şeklindeki bir düşünce biçimidir ve moderndir.
Bölünmüş bilince göre, gündelik hayatımızda “sırf dinî alan”ı ibadetler oluşturur. “Yarı dinî alan” ise yardımlaşma, muhtaçlara destek olma, kutsal değerler için mücadele verme gibi davranışlardan meydana gelir. Bölünmüş bilincin üçüncü kategorisini ise tamamen dünyevi alan oluşturur. Mümin her ne kadar bütün eylemlerinin, içerisinde Allah rızasına yönelik bir niyet taşıdığı müddetçe birer ibadet olacağını bilse de davranışlarının tamamında bu bilinç durumu yeterince açık değildir. Hatta başkasına zararı dokunmadıkça bir davranışın yapılmasının sakıncası olmayacağını veya başkasına özel bir faydası olmadıkça da bir ibadet olmayacağını düşünmeye başlar. Örneğin bir öğrencinin sınavda kopya çekmesi, bir esnafın vergisini eksik vermesi ya da bir köylünün hasat sonrası anızı yakması dinî bir durumla ilişkilendirilmez. Vergi kaçırmanın ülkenin genel mali durumu konusunda ya da anız yakmanın ekolojik dengenin bozulması açısından zararı olduğu söylense de hiçbir düşüncede bu kadar ileri götürülerek bir fayda-zarar ilişkisi kurulmaz. Bu, tipik anlamda bilincin bölünmüşlüğü durumudur. Artık birey gündelik hayatını dinî olan ve olmayan biçiminde ikiye ayırır; dinî olarak kabul ettiği alanda dinî normları, dinî olmayan alanda ise hukuki-sosyal normları veya kişisel çıkarlarını referans olarak alır.
Bölünmüş bilinç durumunun din, dindar ve dinî hayat açısından en tehlikeli tarafı bilincimizin dünyevi yönünün dinî emirlere kapalı oluşudur. Maalesef hasat sonrası anızı yakmanın tabiatın doğal dengesini bozduğu, tarladaki canlıları öldürdüğü gerekçesiyle caiz olmadığının söylenmesi toplumda bir makes bulmuyor. Yahut bir hoca “Trafik kurallarına uymamak günahtır.” dediğinde alaycı bir tebessümle karşılaşıyor. Bugün bireysel ve toplumsal hayatımız, eskiden olmayan yeni durumlarla karşı karşıya. Dolayısıyla geçmişteki dinî değerlerimizi ihya etmenin yanında, yeni durumlara yönelik değerlerimizi belirlememiz ve bu değerlerimizin toplumsal norm hâline gelmesi için çaba sarf etmemiz gerekiyor.